Ermeni terör örgütü JCAG tarafından 7 Haziran 1982 tarihinde şehit edilen Lizbon Büyükelçiliği İdari Ataşesi Erkut Akbay ve eşi Nadide Akbay Lizbon'da anıldı.
DİĞER   
7.6.2019 18:37:14


Ermeni terör örgütü JCAG tarafından 7 Haziran 1982 tarihinde şehit edilen Lizbon Büyükelçiliği İdari Ataşesi Erkut Akbay ve eşi Nadide Akbay Lizbon'da anıldı. Dışişlerine Bakanlığına bağlı yurtdışında ki Elçilik ve Başkonsolosluklarımız çok sayıda mesaj paylaşalarak şehit Lizbon Büyükelçiliği İdari Ataşesi Erkut Akbay ve eşi Nadide Akbay'ı andılar.

 

 

Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada; 

 

Ermeni terör örgütü JCAG tarafından 7 Haziran 1982 tarihinde şehit edilen Lizbon Büyükelçiliğimiz İdari Ataşesi Erkut Akbay ve eşi Nadide Akbay’ı saygı ve rahmetle anıyoruz, açıklamasında bulundu. 

 

*****

 

Rahmetli ''Türk Diplomat Deniz Bölükbaşı''  Dışişleri şehitlerinin aziz hatıralarına ithaf ettiği Dışişleri İskelesi kitabında Şehit Erkut Akbay ve eşi Nadide Akbay hakkında şu satırlara yer vermişti:

 

Lizbon Büyükelçiliği bir yıl ara ile iki kere Ermeni teröristlerin saldırısına uğramıştı. 7 Haziran 1982’de ilk saldırıda evlerinin önünde vurulan Büyükelçilik İdari Ataşesi Erkut Akbay ve eşi Nadide Akbay şehit olmuşlardı. Erkut Akbay olay yerinde arabasının içinde sırtından vurulmuş, eşi ise sürekli komadan çıkamayarak 8 Ocak 1983’te Ankara Hacettepe Hastanesi’nde hayatını kaybetmişti.Saldırıyı “Ermeni Soykırım Adalet Komandoları” adındaki Taşnak terör örgütü üstlenmiştir. Katillerin kimlikleri tespit edilememiş, Portekiz polisi hiçbir iz bulamamıştır.

 

Rahmetli Bölükbaşı kitabında dışişlerinden bahsederken; 

 

Bir kısım büyükelçilik iş yükü yoğun, siyasi tansiyonu ve güvenlik riski yüksek, çalışma şartları ağır olduğu için “cephe temsilcilikleri”dir. Buralarda görev yapmak “Yemen cephesinde askerlik” gibidir... 

 

*****

 

Portekiz, Lizbon Büyükelçiliğinde Şehit Erkut Akbay ve eşi Nadide Akbay için Lizbon Oeiras’ta evlerinin önünde bulunan anıtta anma töreni düzenledi. Lizbon Büyükelçiliği yaptığı açıklamada: 

 

7 Haziran 1982 tarihinde Ermeni teröristlerce evlerinin önünde şehit edilen Büyükelçiliğimiz mensupları Erkut Akbay ve Nadide Akbay’ı Oeiras’ta evlerinin önünde dikilen anıtın önünde rahmetle andık, mesajı paylaşıldı. 

 

 

 

 

 

*****

 

Dışişleri Bakanlık teşkilatlarının yurtdışında görev yapan Büyükelçilerimiz, Konsoloslarımız, Ateşelerimiz ve onlarca dışişleri mensubu teşkilat görevlisinin geçmişte yaşadığı ve günümüzde halen benzer tehditlerin bulunduğunu, ülkelerinden binlerce kilometre uzakta bizleri, ülkemizi temsilen görev yaptığı bilinmelidir. 

 

Vatandaşlarımızın Dışişleri teşkilatlarının önemini, onların bizler için evlerinden çok uzaklarda bu zor şartlarda görev yaptıklarını unutmamasını umuyoruz. DışişleriŞehitlerimiz hakkında detaylı bilgilere ulaşmak için link tıklayınız: 

 

Maalesef Teröre 39 şehit veren Dışişleri Bakanlığı, devlet kurumları arasında birinci sıradadır. Şehitlerimizin 19’u Dışişleri kadrolarında memur, 6’sı da eşleri ve çocuklarıdır. 14 şehidimiz diğer devlet kurumları mensubudur. Rahmetli Diplomat Deniz Bölükbaşının da Dışişleri İskelesi kitabında belirttiği gibi Dışişleri “Yemen cephesinde askerlik” gibidir... sözünün anlamını sanırım hepimiz iyi anlamalıyız. 

 

Dışişleri Şehitlerimizi bir kez daha rahmetle anıyoruz...

 

HABER GALATA

 

 

E. Amiral Gürdeniz'den Çok Sert Eleştiri Milli Kimliği Olmayan Vatansızlar
DİĞER   
2.6.2019 14:51:20

E. Amiral Cem Gürdeniz Aydınlık gazetesinde sert bir yazı kaleme aldı. Haklı tepki gösteren Gürdeniz Akdeniz ve Kıbrıs'la ilgili önemli konulara dikkat çekti, basında çıkan bazı haberleri eleştirdi. Tecrübeli Komutan Gürdeniz'in haklı tepkileri, vatandaş tarafından dikkatle takip edilmesi ve yaşanan sorunların anlaşılmasın da ciddi önem arz ediyor. 

 

Mavi Vatanın Güney Kalesi; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Durumsal Farkındalık


Durumsal Farkındalık kabaca içinde bulunduğumuz zaman diliminde yakın, orta ve uzak çevremizde yaşananların ve yaşanacakların farkında olmak; en uygun hareket tarzını seçilebilmek için bunların her boyut ve kapsamdaki etkilerini anlamak ve değerlendirebilmektir. Durumsal Farkındalık bilgi, beceri ve tecrübenin bir sonucudur. Dış siyasette ve özellikle jeopolitik gelişmelerde durumsal farkındalık yaşamsal önemdedir. Jeopolitik Durumsal Farkındalığın temelini oluşturan unsurlardan bilgi ekseninde strateji ve tarih bilgisi en az güncel bilgiler kadar önemlidir. Stratejik perspektifte tarihten çıkarımlar ve yansıtmalar yapılmadan rota çizilemez. Örneğin bugün, yani küresel tek kutup sisteminin çöktüğü şu günlerde, 70 yıllık güçlü Atlantik bilinçlendirmesi sonucu bazı aydınlar, askerler, gazeteciler, iş insanları ve diplomatların değil günün koşullarına uygun jeopolitik durumsal farkındalık sağlamak, büyük bir aşk ile sadık kaldıkları Soğuk Savaş paradigmasını, tarihin durdurulamaz akışı ve dinamizmine rağmen sürdürdüklerini görebiliyoruz. Batıdan gelen her şey iyidir. Doğu kötü ve karanlıktır. Demek ki sadece bilgi girişi durumsal farkındalığa yetmiyor. Teori de önemli.

 

KKTC’DE DURUMSAL FARKINDALIK


Bu konuya nereden geldik? Geçen hafta içinde Avrupa Parlamentosu seçimleri gerçekleşti. İlk defa haydut devlet Güney Kıbrıs Rum kesimindeki seçimlere Rum Komünist Çalışan Halkın İlerici Partisi (AKEL) listesinden bir Türk aday gösterildi. Önce bir hatırlatma yapalım. Kıbrıs Türk halkının herhangi bir Rum seçiminde oy kullanması 2004 öncesinde söz konusu değildi. Ancak Rumlar 1 Mayıs 2004 tarihinde Annan Planı'nın reddine rağmen, Adanın tüm halk ve toprağını temsil yetkisiyle tam AB üyeliğine kabul edildi. Böylece Kıbrıs Türklerine vatandaşlık hakkı olarak seçme hakkını kullandırmak zorunda kaldılar. Bu seneki seçimlere maalesef 5600 Kıbrıslı Türk katıldı. (Bu sayı bir önceki seçimde 1800 kadardı.) Türklerin 200 bin seçmeni olduğuna göre bu sayı % 2,8 gibi düşük bir değerdedir. Ancak bir önceki seçime göre artmıştır. Bu seçimlere katılmanın Annan Planına evet demekten farklı olmadığını hatırlatmama gerek yok. Bu artışta KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın da önemli katkısı olduğu söylenebilir. Kendisi, 9 Mart 2019 tarihinde Lefkoşa'nın merkezindeki Büyük Han'da, ENOSİS'ci AKEL Partisi'nin seçim kampanyasına katılarak AKEL adaylarına destek vermiş ama en ilginci halkın güneye geçerek AKEL listesine oy vermesini istemiştir. Neticede 26 Mayıs 2019 da yapılan seçimlerde Kıbrıslı bir Türk vatandaşı, AKEL partisinden seçimi kazandı. Bu Kıbrıs tarihinde maalesef bir ilk oldu. “Yes Be Annem’’ sloganıyla Türk Hükümeti, Muhalefeti ve dönemin Genelkurmay Başkanı tarafından Nisan 2004’de teşvik edilen Annan Planı'na yüzde 65 evet oyu veren KKTC halkının düştüğü büyük hata mikro düzeyde de olsa tekrar edildi.

 

TÜRKIYE’DEKI DURUMSAL FARKINDALIK


Şimdi gelelim durumsal farkındalığa: Anavatanımızın köklü gazetelerinden Hürriyet, 28 Mayıs 2019 tarihli nüshasında sanki hayırlı bir işmiş gibi bir Türk’ün seçilmesini Türk kamuoyuna “Avrupa Parlamentosunun ilk Kıbrıslı Türk’ü” diye bildirdi. Daha sonra yapılan bir röportajda da Kıbrıslı Türk parlamenter şunları söyledi: “Kıbrıs’ta tarihi bir şey oldu, çoğunluk Kıbrıslı Rumların oyuyla bir Kıbrıslı Türk kazandı. Avrupa Parlamentosu’nda uluslar yok, yurttaşlar temsil edilir. Bu nedenle ben herhangi bir ulusu değil, yurttaşları temsil ediyorum.”

 

MİLLİ KİMLIĞİ OLMAYAN VATANSIZLAR


Bravo. Nasıl olsa Kıbrıslı Rumlar da milli kimliği olmayan Kıbrıslı yurttaşları temsil ediyor. Olsun; AP, Türkiye aleyhinde ve Kıbrıslı Türkler aleyhinde kin kussa da; Kürtler lehine Türkiye aleyhine her ay bir karar çıkarsa da; Temsil ettiği AB, Doğu Akdeniz’de Türkiye ve KKTC’yi mavi vatanını koruduğu için korsanlıkla suçlasa da, yurttaşımız Türk değil. Kıbrıslı bir yurttaş. Ana yine de Kıbrıslılık kimliği var. Kıbrıslı yurttaşlık Doğu Akdeniz mavi vatanımızdan 150 bin km kare alan çalınmasını önlüyor mu? Kıbrıslı yurttaşlık Fransa’ya Türkiye aleyhine üs kiralanmasını; Haydut devletin Türkiye karşıtı 6 ayrı askeri blok yaratmasını; Kuzey Kıbrıs Türklerine Kuzey Kore’ye uygulanandan beter yaptırım ve ambargo uygulanmasını önlüyor mu?


Yurttaş acaba Kuzey Kıbrıs’ın geleceğinin Türk anayurdu ve mavi vatanının geleceğini etkileyen en önemli unsur olduğunu biliyor mu? Kuzey Kıbrıs’taki bağımsız varlığın ve özellikle ikinci donanma etkisi yaratan Türk askeri varlığının Anadolu jeopolitiğinin olmazsa olmazı olduğunu biliyor mu? Kuzey Kıbrıs’ın kaybının Türk Mavi Vatanının kaybı olacağını; Anadolu’nun güneydoğusunu ve İskenderun Körfezi'ni de kapsayan bir sözde Kürdistan devletinin kurulmasına can suyu olacağını biliyor mu? Kıbrıslı Yurttaşlık 1963 sonrası Rum katliamlarında hayatını kaybeden kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk ve hatta bebekleri geri getirebiliyor mu?

 

JEOPOLITIK ÖZÜRLÜ TÜRK MEDYASI


Bu kişinin AP’ye seçilmesini büyük bir başarı gibi gösteren anavatan medyasının müesses büyükleri bu saydıklarımı düşünemiyor mu? Gazetenin bir sayfasında Doğu Akdeniz’de Türk çıkarlarının korunma mücadelesi hamasetle anlatılırken, diğer tarafta Kuzey Kıbrıs Türk varlığına en büyük tehdit olan federalizm kanserinin metastaz yapmasını nasıl alkışlayabiliyorlar?
İşte durumsal farkındalık burada devreye giriyor. Lütfen gazetelerinize milli jeopolitik bilinci öğretin.

 

MERHUM SEDAT SIMAVI’YI SAYGI İLE ALKIŞLIYORUM


Bu yazıyı Hürriyet Gazetesinin kurucusu Sedat Simavi’nin Kıbrıs’a yönelik yurtseverliğini hatırlatarak bitirelim. Gazeteci Nevval Sevindi’nin 27 Şubat 2017 tarihinde Hürriyet Gazetesinin efsane eski Yazı İşleri Müdürü Necati Zincirkıran ile yaptığı söyleşide (
https://odatv.com/hurriyet-iktidara-o-mansetle-cakmasaydi-bugun-kibris-yoktu-2702171200.html) Sayın Zincirkıran bakın neler anlatıyor:


g1950’li yılların başına dayanır. Kıbrıs’ı bir milli dava olarak başlatan Hürriyet’in kurucusu ve sahibi rahmetli Sedat Simavi’dir. Simavi 1953 yılında eski Sakız Adası mutasarrıfı babası Hamdi Bey’in de içinde yattığı Sakız Adası’ndaki Türk-Müslüman mezarlığının Rumlar tarafından vandal bir şekilde tahrip edilip, üzerinden yol geçirildiğini duyunca çok üzüldü. O sırada Atina’dan gelen ve Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Sedat Simavi’nin İstanbul’da çok iyi ağırladığı Rum Gazeteci Heyetinin ülkelerine dönünce yalan haberler yazmaları Simavi’yi iyice çileden çıkardı. Buna bir de 1949’da bir tatil gezisi sırasında Kıbrıs’ta duyduğu Rumların Müslüman Türk köylerini Hıristiyanlaştırdığı ve bir imamı zorla papaz yaptığı haberi eklenince, Simavi, Kıbrıs’ta sahipsiz Türk-Müslüman halkın haklarının savunulması gerektiğine karar verdi....Böylece Simavi Kıbrıs meselesini bayrak yaptı, ama bu da onun hayatına mal oldu. 1953’te Dışişleri Bakanı Fuad Köprülü‘Bizim Kıbrıs diye bir meselemiz yoktur’ deyince, Sedat Simavi ‘Gaflet’ diye manşeti çaktı… O sırada Sedat Simavi felçliydi ve zor konuşuyordu. Buna rağmen iktidar baskısıyla hakkında ağır cezada dava açıldı. O haliyle mahkemeye çıktı ve milli davayı savundu. Mahkemeden bir ay sonra sıkıntı ve üzüntüden 57 yaşında vefat etti… Yani Hürriyet’in logosundaki o bayrak boş bir bayrak değildir… Bayrağı ve Türk milletinin haklarını savunmak için canını veren bir sahibi vardı o zamanlar…”
Evet bu topraklar Sedat Simavi gibi gazetecileri gördü. Şüpheniz olmasın kendini Türk göremeyen az sayıdaki Kıbrıslı yurttaşa, durumsal farkındalığı ve teorisi olmayan medyamıza rağmen Anavatan, Mavi Vatan ve Yavru Vatanın jeopolitik birlikteliği ve ayrılmaz bütünlüğü kırılamayacaktır.


E. Amiral Cem Gürdeniz

 

Kaynak: Aydınlık

İstanbul Valisi Ali Yerlikaya İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Vekili olarak görevlendirildi
DİĞER   
7.5.2019 13:05:00

İçişleri Bakanlığı, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya'nın İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkan Vekili olarak görevlendirildiğini açıkladı.

 

Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada, Yüksek Seçim Kurulunun dün İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin yeniden yapılmasına karar verdiği bildirildi.

 

Yapılacak seçim sonucunda yeni belediye başkanı seçilinceye kadar 5393 sayılı Belediye Kanunu'nu gereğince İstanbul Valisi Ali Yerlikaya'nın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Vekili olarak görevlendirildiği açıklandı.

 

 

HABER GALATA

Dışişleri Bakanlığından ABD'ye tepki...
DİĞER   
6.5.2019 12:55:45

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Margan Ortagus, Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon arama faaliyetlerine ilişkin "ABD, Türkiye'nin, GKRY (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) münhasır ekonomik bölge olarak tanımladığı alanda sondaj faaliyetlerini yapma niyetini duyurmasından derin kaygı duyuyoruz açıklamasında bulunmuş,  Türk gemilerinin Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon arama faaliyetlerine ilişkin yazılı açıklama yaparak haksız bir açıklama yapmıştı. 

 

Dışişleri Bakanlığı yaptığı yazılı açıklamayla tepki gösterdi. İşte o açıklama,

 

Türkiye’nin kendi kıta sahanlığında gerçekleştirmekte olduğu sondaj faaliyetine ilişkin olarak ABD Dışişleri Bakanlığı'nın 5 Mayıs 2019 tarihinde yaptığı açıklama gerçeklerden kopuktur.

 

Türkiye, Doğu Akdeniz'de kıta sahanlığına ilişkin tutumunu 2004’ten bu yana açık şekilde ortaya koymuştur.

 

GKRY'nin bölge ülkeleri ile bu tarihten itibaren yaptığı MEB sınırlandırma anlaşmalarının hem bizim, hem de Kıbrıs Türkleri için geçerli olmadığı, bunların bir tanesinin de ülkemizin Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı haklarını ihlal ettiği zamanında ilgili ülkelerin ve uluslararası toplumun dikkatine getirilmişti.

 

Aynı şekilde Türkiye bölgedeki Kıta Sahanlığını da uluslararası topluma duyurmuş ve Birleşmiş Milletler nezdinde de kayda geçirmiştir. Bölgede, tüm ilgili kıyıdaşlar arasında uluslararası hukuk kuralları uyarınca hakkaniyete dayalı sınırlandırma anlaşmaları henüz tamamlanmamıştır.

 

 

Hal böyle iken, üçüncü tarafların kendilerini adeta uluslararası mahkeme yerine koyarak deniz sınırlarının nereden geçeceğini tayin etmeye çalışmaları kabul edilemez. Bu anlamda, ABD’nin Rumların “hak iddia ettiğini söylediği” bir alana yönelik geçerli sınırlandırma anlaşması varmış gibi Türkiye’ye çağrıda bulunması, ne yapıcı ne de uluslararası hukuka uygun bir yaklaşımdır.

 

Sondaj ve sismik gemilerimizin, kıta sahanlığımızda, Hükümetimizin 2009 ve 2012 yıllarında TP’ye verdiği ruhsat sahalarında arama ve sondaj faaliyetleri kararlılıkla devam edecektir.

 

Aynı şekilde Rum tarafı Ada’nın eşit ortağı Kıbrıs Türklerini, hidrokarbon kaynakları konusunda karar alma mekanizmalarına dahil etmedikçe veya tek taraflı hidrokarbon faaliyetlerini sona erdirmedikçe, Türkiye Kıbrıs Türklerinin de kıta sahanlığı haklarını korumayı sürdürecektir. 

 

 

HABER GALATA

 

Şırnak'tan acı haber 2 şehidimiz var...
DİĞER   
5.5.2019 18:25:35

Şırnak bölgesinde devam eden operasyonlarda, teröristlerle çıkan çatışmada 2 askerin şehit olduğu bildirildi.

 

Milli Savunma Bakanlığından yapılan açıklamada, Şırnak'ta bugün teröristlerle çatışma çıktığı belirtildi.

 

Bölgede devam eden operasyonlarda, teröristlerle çıkan çatışmada 2 askerin şehit olduğu, hava harekatı ile desteklenen operasyonların devam ettiği aktarılan açıklamada, şunlar kaydedildi:

 

Milli Savunma Bakanlığı'nın açıklama:

 

"Şırnak bölgesinde devam eden operasyonlar kapsamında, 05 Mayıs 2019 tarihinde teröristlerle çıkan çatışmada iki kahraman silah arkadaşımız şehit olmuştur.

Bölgede hava harekâtı ile desteklenen operasyonlar devam etmektedir.

Bizleri derin bir acı ve üzüntüye boğan bu olayda hayatını kaybeden aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet,  kederli ailelerine, Türk Silahlı Kuvvetleri ile asil milletimize başsağlığı ve sabır dileriz."

 

HABER GALATA

Piyade Deniz Yüzbaşı Celalettin Özdemir, son yolculuğuna uğurlandı
DİĞER   
5.5.2019 15:09:51

Suriye'de terör örgütü PKK/YPG'li teröristlerin  saldırısında şehit düşen Piyade Deniz Yüzbaşı Celalettin Özdemir, son yolculuğuna uğurlandı.

 

Şehit Özdemir için Ahmet Hamdi Akseki Camisi’nde cenaze töreni düzenlendi. Özdemir’in naaşı, cami avlusuna kortej eşliğinde getirildi.

 

 

Şehidin annesi Keziban, babası Yaşar, eşi Hande Özdemir ve yakınları cami avlusunda taziyeleri kabul etti.

 

Ayakta güçlükle duran şehidin annesi Keziban Özdemir, cami avlusuna sağlık ekiplerinin yardımıyla tekerlekli sandalyeyle getirildi.

 

Öğle namazının ardından kılınan cenaze namazı sonrası şehidin cenazesi, askerlerin omuzlarında top arabasına alındı. “İhtiram yürüyüşü”nde Buhurizade Mustafa Efendi’nin (Itri) “Tekbir” adlı eseri çalındı. Şehidin annesi top arabasını tekerlekli sandalyeyle takip ederken eşi Hande Özdemir de akrabalarının yardımıyla ayakta durdu. Törenin sonunda top arabasından cenaze aracına alınan şehidin naaşı, Cebeci Askeri Şehitliği’nde toprağa verildi.

 

HABER GALATA

Türkler ve Türk Donanması, anavatan ve mavi vatanın bir karışını vermez...
DİĞER   
5.5.2019 13:49:38

 

Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz:Türkler ve Türk Donanması, anavatan ve mavi vatanın bir karışını vermez...

 

 

ABD’nin denizlerde ve okyanuslarda en büyük rakiplerinden birisi olan Rusya’ya karşı uygulanacak harp oyunlarında bile suni savaş senaryosu kullanılırken, NATO müttefiki bir ülkenin senaryoda açık şekilde düşman statüsüne alınması Türkiye’ye ciddi bir mesaj ve diplomatik hakarettir.

 

Y%C3%BCzba%C5%9F%C4%B1%20Decatur%20ve%20%20Trablusgarp%20(1804)%20%C3%87at%C4%B1%C5%9Fmas%C4%B1%20tablosu.

Yüzbaşı Decatur ve Trablusgarp (1804) Çatışması tablosu.

 

 

Yazılarımı sürekli okuyanlar bilir. Denizde vekalet savaşı olmaz. Karada PKK ve IŞİD gibi devlet dışı aktörlerle savaşırsınız ancak denizde ulus devletler savaşır. Türk ordusu gerek Fırat Kalkanı gerekse Zeytin Dalı harekatında vekiller ile savaşıyor görünebilir ancak savaşın gerçek karşı tarafı topyekun Atlantik cephedir. Bu durumun hükümetler arası ilişkilerin diplomasi yolu ile yürütülmesine engel teşkil etmediğini söyleyebiliriz. Ancak denizde bu strateji uygulanamaz. Hele çıkar çatışma alanı Doğu Akdeniz ise...

 


21’inci yüzyılda Türkiye’nin en ciddi jeopolitik sorun alanı Doğu Akdeniz’dir. Zira Atlantik cephe Türkiye’den neredeyse Mavi Vatanın dörtte birinden vazgeçmesini istemektedir. Bu nedenle yaşanan sürece İkinci Sevr dönemi diyebiliriz. 1919 sürümünde anavatanın, 2019 sürümünde Mavi Vatanın parçalanması hedeflenmektedir. Bu kapsamda Doğu Akdeniz’de yaşananlar ve yaşanacaklar Ege sorunlarını gölgede bırakmaktadır. Zira karşımızda dev enerji firmaları ve arkalarında emperyalizmin tarihsel temsilcisi devletler vardır. (Noble Energy ve Exxon-Mobil: ABD; Total: Fransa; ENI: İtalya gibi)

 

İTTİFAK DÜŞMAN OLUR MU?

 

Ancak durum görünenden çok daha karmaşıktır. Türkiye, mavi vatanını parçalamak isteyenlerle aynı askeri ittifak şemsiyesi altındadır. Paradokslar silsilesi yaşanmaktadır. Bu nedenle Türkiye’ye donanma üzerinden yapılacak baskı ve uyarılar önce çekirdek ikili (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan) ile onların ayrılmaz müttefikleri İsrail ve Mısır aracılığı ile deneniyor. Sonra baskı cephesi büyütülüyor. Tatbikatlar, yeni silah alımları, denizde ve enerjide işbirliği açıklamaları, Türkiye karşıtı AB ilerleme raporları, ABD’nin çok sayıdaki düşünce kuruluşu ve kongre araştırma raporları, Atlantik cephede bazı siyasi kişiliklerin tehdit dolu beyanatları gibi faaliyetler Türk iradesini değiştirmeyi hedefliyor. Bu baskılara ABD Başkanı Trump’un 13 Ocak tweetinde Türk ekonomisi için kullandığı devastate (mahvetmek) fiilini, ya da 20 Mart Kudüs Zirvesinde ABD Dışişleri Bakanının Türkiye için kullandığı malign (habis) tanımlamasını ve son olarak S-400 ve F-35 uçakları üzerinden yürütülen baskı siyasetini de ekleyebiliriz.


AMERİKAN SENARYOSUNDAKİ DÜŞMAN: TÜRKİYE

 

 

Fakat bu saydıklarımın hiç biri, Amerikan Silahlı Kuvvetleri ateş gücünün Türkiye’ye karşı kullanılmasını açık bir şekilde dile getirmiyordu. Türkiye’deki Amerikan çıkarlarını ve Atlantik Sistemin Türk dostlarını tamamen kaybetmemek için hassas bir dil kullanan ve dolaylı tutum stratejisi uygulayan ABD, bugüne kadar yaptığı Türkiye karşıtı faaliyetlerde (4 Temmuz 2003 Özel Kuvvetlere Çuval Geçirme hadisesi hariç) ya Türkiye’deki FETÖ benzeri işbirlikçi enstrümanları kullanarak kumpas/baskı kurulmasını sağlıyor ya da gerek NATO, gerekse milli tatbikatlarında (Millenium Challenge 2000 gibi) jenerik bir coğrafya, uydurma isimler ya da semboller üzerinden Türkiye’ye mesaj vermeye çalışıyordu. Şimdi bu stratejinin değiştiğini ve ABD’nin vites yükselttiğini görüyoruz.

 

Başkanlığını Yunan asıllı eski NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı (SACEUR), Emekli Oramiral James Stavridis’in yaptığı USNI-United States Naval Institute (ABD Deniz Kuvvetleri Enstitüsü) bağımsız, kâr amacı gütmeyen bir düşünce kuruluşudur. Temel amacı, Amerikan deniz gücünün geliştirilmesine strateji, taktik ve fikirler üreterek katkı sağlamaktır. Aktif ve emekli, yerli ve yabancı binlerce üyesi vardır. Her sene onlarca yeni kitap USNI markasıyla çıkarılır.

 

1986 yılından bu yana çıkarılan “Naval Operations and Fleet Tactics (Deniz Harekatı ve Donanma Taktikleri)’’ isimli referans kitabın Temmuz 2018’de tamamlanan üçüncü baskısının 15. Bölümü, Ege Muharebesi (The Battle of Aegean) adıyla yayınlandı. Bu bölümde ABD Donanması ile Türk Donanması savaştırılıyor. Birinci baskıda hayali Amerikan-Sovyet deniz savaşı suni bir harita ve senaryo üzerinden; ikinci baskıda (1999) suni bir coğrafyada kıyı sularında deniz harbi işlenirken, son baskıda gerçek haritalar ve gerçek olgular kullanılmış. USNI’nin yayınladığı referans bir kitapta, bir NATO üyesini açıkça düşman statüsünde görmesi ciddi bir sorundur.

 

ABD’nin denizlerde ve okyanuslarda en büyük rakiplerinden birisi olan Rusya’ya karşı uygulanacak harp oyunlarında bile suni savaş senaryosu kullanılırken, NATO müttefiki bir ülkenin senaryoda açık şekilde düşman statüsüne alınması Türkiye’ye ciddi bir mesaj ve diplomatik hakarettir. Zira kitabın önsözü ABD Deniz Kuvvetleri Komutanı tarafından yazılmış ve imzalanmıştır. NATO’da bile tatbikat senaryolarında hedef ülkenin kim olduğu uzmanlar tarafından bilinmesine rağmen, hiçbir zaman o ülkenin ismi doğrudan zikredilmez, suni bir isim kullanılırken, bir NATO ülkesine (Türkiye) karşı, bir başka NATO ülkesinin (Yunanistan) savaşını adeta kışkırtan, ve daha sonra, tüm askeri ve siyasi gücü ile o ülkenin yanda savaşa katılacağın açıklayan bir senaryo, bulunabilecek en hafif tabiri ile, skandaldır. İlk iki baskısı sadece duayen deniz taktik uzmanı Wayne Hughes tarafından yazılan kitabın 3. Baskısında yeni yazar olarak E. Amiral Grier yer almış. Bu baskıda yeni kavramların ve özellikle Türk Amerikan çatışmasının eklenmesinde 90 yaşına gelen Hughes’un rolünden çok, müktesebatı modern deniz taktikleri, bilgi harbi, asimetrik harp, suni zeka, insansız araçlar, mayın harbi ve denizaltı savunma harbi olan, uzun yıllar NATO’da ve ABD Deniz Akademisinde çalışan Amiral Grier’ın rolünün öne çıktığını söyleyebiliriz.

 

DOST GÖRÜNEN DÜŞMAN: TÜRKİYE

 

Senaryo, Kıbrıs’a Yunanistan’ın balistik füzeler yerleştirmesini Türkiye’nin bunu önlemesi ve fırsattan yararlanarak benzer silahların yerleştirileceği Limni, Midilli, Sakız, Sisam ve İstanköy adalarını işgal etme niyeti üzerine kurgulanmış. Başlangıçta senaryonun Türkiye’yi hedef almadığı, 1920 yılında Amerikan donanmasının İngiliz donanmasına karşı oynadığı harp oyunlarına benzetilerek kurgulanmış olduğu belirtilse de, metinde Türkiye için ‘dost görünümlü güçlü bir düşman’ ifadesi kullanılması bu kabullenmeyi baştan çürütüyor. Türkiye’nin İslami değerlere sahip çıkan, ancak fanatik teokratik yaklaşıma sahip olmayan bir ülke olduğu belirtilen (her nedense laik - secular kelimesi kullanılmamış) senaryoda, Amerikan ateş gücünü Türk anavatanına yönlendirmenin ABD çıkarları için bir felaket olacağı vurgulanıyor.

 

Senaryo gereği, Ege’de gerçekleştirilen deniz kampanyasında silahlı çatışma alanı olarak sadece deniz tarafı kullanılmış. ABD 6. Filosu, başlangıçta Yunanistan’ın ve Güney Kıbrıs’ın toprak bütünlüğünü sağlamak ve Yunan Donanmasının yokoluşunu önlemek için Kıbrıs’a giden Türk amfibi konvoyuna ve filosuna karşı Aegis sınıfı kruvazörleri gönderiyor. Türkiye birini batırıyor. Onlar da adaya giden Türk tank çıkarma gemisini (LST) batırıyor. Gemiyle birlikte 700 kişi kaybediliyor. Daha sonra savaş Ege’ye yayılıyor, Türkiye Boğaz önü ve Doğu Ege adalarını işgale yöneliyor.

 

TÜRKİYE’Yİ TAMAMEN KAYBETMEMEK

 

6. Filonun hedefi amfibi gücü adalara varmadan diğer muharip unsurlarla birlikte imha etmek. Bunun için de Türk savaş gemilerinin karşısına yem olarak 6 adet korvet tipi gemi çıkararak Türk unsurları açık denize çekmek. Bu gemiler Türkleri oyalarken senaryoda gelecekte sahip olunması gerektiği vurgulanan 8 adet Phantom ismi verilen ve her biri 10 tane taktik balistik füze taşıyan kıyı sular saldırı gemileri ile Türk donanmasının işini bitirmek hedefleniyor. Senaryoda çok güçlü düşman olarak gösterilen Türkiye’ye karşı Ege’deki Türk kıyılarından itibaren tam bir deniz kontrolünün tesisi amaçlanıyor. Kıyı sularda deniz savaşının değişik taktik, doktrin ve muharebe sistemleri gerektirdiği ve yeni gemi tipleri ile silahlara olan ihtiyaç öne çıkarılıyor. Senaryoda amacın, savaşı karaya yaymadan sadece denizde kısıtlı ve emniyetli bir hareket yaparak riski azaltmak olduğu belirtiliyor.

 

Böylece hem Türkiye’yi tamamen kaybetmemek ve aynı zamanda Amerikan gemi ve can kaybını artırmamak amaçlanıyor. Genelde bilgi harbi ve insansız sistemlerin kullanılmasına vurgu yapılan senaryoda 6. Filo süper kahraman olarak gösterilmiş ve sayısal olarak güçlü Türk donanmasının karşısına zaman kaybetmeden çıkarılmış. Senaryo bu meydan okumayı İkinci Dünya Savaşının Pasifik Cephesinde Japonya’ya karşı kazanılan Midway savaşına benzetiyor. Avrupa Amerikan Deniz Kuvvetleri Komutanının akış içinde “barışı sağlamak için kan dökmenin gerekli olduğuna inanıyorum’’ sözü dikkat çekiyor. Senaryo Amerikan Başkanını tam bir Yunan hayranı yaparken, Amerikan Milli Güvenlik Kurulu Kıbrıs’a yönelik fiili bir harekatın ABD’ye yapılmış olacağı tehdidini ihmal etmiyor.

 

Yunanistan’a da hiç bir adasının işgal edilmeyeceği garantisi veriliyor. Her nasılsa savaşı Türkiye, Amerikan kruvazörünü batırarak başlatıyor. Senaryoda dikkat çeken bir diğer önemli husus, Ege gibi kıyı sularda Amerikan donanmasının bu sahada tecrübeli Türk donanması karşısında büyük riskler alamayacağı ve gemi kayıplarına tahammül edemeyeceğini belirtmesi. Bu nedenle Truman uçak gemisi, Türk Hava Kuvvetleri ve Türk gemilerinin füze menzili içine sokulmuyor. Diğer taraftan kıyı sularda Harpoon benzeri gemiye karşı güdümlü mermilerin de ana kara ve adaların gölgesi nedeni ile güvenilir olmayacağı genellemesi yapılıyor. Senaryoda Ruslar da Türkleri ikna için aracı olarak kullanılmış. “Türklere söyleyin. Adaları işgal etmesin.’’

 

SEMBOLLER VE MESAJLAR

 

 

Amerikalı meslektaşlarımız semboller üzerinden mesaj vermeyi de ihmal etmemişler. Amerikalı Oramiralin İtalya’daki NATO görevinden ve Rhode Island/Newport’taki Deniz Harp Akademisinden arkadaşı olan Türk Donanma Komutanının adı Oramiral Mehmet Abdül. Yazar, Abdül’ün Birinci Dünya Savaşında İngilizlerin Türkleri medyada küçük gördüğü karikatür ve yazılarda kullandığı bir tabir olduğunu bilmediğimizi sanıyor olabilir. Diğer sembol isim açık olarak verilmiş ve izah edilmiş. Phantom filosunun iki komutanından birisinin adı Albay Stephanie Decatur. Bayan subaya verilen soyadı da 1804 yılında Cezayir Dayısını yenerek Berberi gambotunu ele geçiren Deniz Yüzbaşı Stephen Decatur’dan geliyor. Amerikan Donanmasının ilk deniz zaferi olarak kabul edilen olayı resmeden ve yere düşen Türk bayrağını da gösteren Dennis Malone’nun yağlı boya tablosu, Pentagon’da ABD Deniz Kuvvetleri Komutanı makam odası girişinde bulunuyor.

 

GÜNCEL NAVARİN TEHDİDİ

 

Söz konusu kitabın 15. Bölümü salt bir deniz taktik kitabının çok ötesindedir. Türkiye’nin Ege, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’de çıkarlarını korumak için Yunan deniz gücü ile karşı karşıya kaldığında Amerikan gücünün kayıtsız şartsız Yunanistan’ın yanında olacağını ve bu uğurda gerekirse Türk donanmasını imha edebileceğinin açık mesajını veriyor. Durumu 1827 yılında Pilos’ta yaşanan Navarin Baskını şartlarına benzetebiliriz. Reel politik düzlem ile bu senaryo bir arada değerlendirildiğinde, Doğu Akdeniz’de, kontrolü giderek güçleşen askeri yığınaklanmanın devam ettiği; Türkiye ve KKTC’nin deniz yetki alanındaki meşru haklarına şirketleri üzerinden araştırma ve fiili delme, faaliyeti ile meydan okuyan; resmi açıklamada Türkiye’ye “habis” diyebilen siyasi ittifakların yer aldığı bir ortamda, ABD Deniz Enstitüsü tarafından yayınlanan bu senaryo, düşmanca bir niyetin yansıması ve Türkiye’yi hala Bon Pour L’Orient olarak görme temayüllerinin bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.

 

DİKKAT EGE’YE ÇEKİLİYOR

 

Senaryonun ve taktiklerin Ege harekat alanı açısından eleştirisi için sayfalar yetmez. Ancak söylenmeden geçilemeyecek husus, senaryoda bir savaşta son sözü söyleyecek Türk denizaltılarından hiç bahsedilmemiş olmasıdır. Pek çok maddi hata ve yanlış bilgi ile bu senaryo ve hal tarzının, hiç bir yerinde Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin kıta sahanlığını koruma kararlılığı ve hidrokarbon kaynakları mücadelesine yönelik gönderme yapılmaması da çok ilginçtir. Halbuki bugün için asıl mesele Ege’deki durumdan çok daha önemli olan Doğu Akdeniz enerji kaynakları mücadelesidir. Bir bakıma kurguda, Türkiye’yi Ege sorunlarına çekerek, Doğu Akdeniz yetki alanı paylaşım mücadelesini ikinci plana atmasını arzulayan bir mesaj verilmeye çalışılmıştır. Senaryoda Türkiye’nin Avrasya’ya ve özellikle Rusya’ya tamamen yönelmemesi için de tedbirler alındığını görüyoruz. Örneğin Türk Amfibi gücünü önlemek için çok fazla can kaybına neden olacağından denizaltıların kullanılması ya da ana karaya hava saldırısı istenmiyor. Yani Türk kamuoyunu kazanmak için açık kapı bırakılıyor.

 

YUNANİSTAN’A VE RUMLARA GÖREV

 

Diğer yandan Yunanistan ve Güney Kıbrıs’a bu senaryo ile aslında bir görev verilmektedir. “Türkiye’nin askeri gücü çok artmıştır, siz şimdi ön alırsanız, bizim de desteğimizle Türkiye’yi yener, karada ve denizde siyasi hedeflerinize ulaşırsınız.” Geçmişte emperyalizmin benzer teşvikleri ile kendi başlarına “Küçük Asya” felaketini getirmiş olanların, bu ucuz ve çok tehlikeli senaryoda yer alıp almayacaklarını bilemeyiz.

 

BİLGE DEVLET ADAMLARI NEREDE?

 

Diğer taraftan bazı Amerikalıların İkinci Dünya Savaşının bilge amirallerinden ders alması gerekiyor. Mesela Amiral King ve Amiral Leahy başta Başkan Truman olmak üzere karşı cephenin yoğun baskısına rağmen 1945 yılında Japonya’ya karşı nükleer silahların kullanılmasına açıkça karşı çıkmıştı. Bugün de ABD devlet sisteminde savaş çığırtkanlığı yapanları dizginleyecek akil devlet adamlarına ihtiyaç var. Sadece denizde kısıtlı kalacağını hayal ettikleri Türk Amerikan savaşının söz konusu koşul sağlansa bile yaratacağı deprem ve kıracağı fay hatlarını Amerikalılar düşünemiyor mu? Türkler ve Türk Donanması, anavatan ve mavi vatanın bir karışını vermez.

 

Bu uğurda güç kullanım tehdidi ve savaş ile caydırılamaz. Ege’de veya Doğu Akdeniz’de 1827 ve 1919 koşullarını geri getirmenin, mantık dışı senaryolarla Türkiye’ye mesaj vermenin zamanı geçmiştir. Zaman, deniz dibi kaynaklarının ve deniz yetki alanlarının kıyıdaşlar arasında hakça paylaşılması için müzakere edilmesi; Ege’de başta karasuları genişliği sorunu olmak üzere Yunan oldu-bittilerinin Türkiye’nin hayat alanını nasıl kısıtlayacağının anlaşılması zamanıdır. Zaman, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın ulusal güçlerinin ötesinde hayaller ile Türk mavi vatanından hırsızlık yapma teşebbüslerine son vermeleri zamanıdır.

 

CHURCHİLL DERSLERİ

 

Diğer yandan yazarlara, Birinci Dünya savaşında Türkler için kullanılan Abdül’ün yerini Mehmetçiğin aldığını hatırlatalım. Beğenmedikleri Abdül, Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşında Mehmetçiğe dönüştü. Churchill’in Lozan sonrası hatıratındaki ifadesi ile: “Türklerin yeniden Avrupa’ya girmeleri, müttefikler için en kötü aşağılanmadır... Müttefiklerin zaferi hiçbir yerde Türkiye’deki kadar tam olmamıştı. Şimdi galibin gücü hiçbir yerde Türkiye’deki kadar gösterişli bir şekilde aşağılanmamıştır.” Amerikalı meslektaşlarımızı tarih okumaya davet ediyoruz. Unutulmamalıdır ki, karşılıklı saygı ve anlayış üzerine inşa edilecek Türk - Amerikan dostluğunun küresel barış ve istikrara katkısı, bu ucuz senaryoların yaratacağı karmaşa ve yıkımdan çok daha değerlidir.

 

Başta Dışişleri ve Savunma Bakanlıklarımız olmak üzere devletimizin sorumlu makamları kuşkusuz bu senaryoyu ciddi şekilde değerlendirecektir. Ancak, Türk ve KKTC kamuoyu, devlet yönetiminde bulunanlardan, bu konuda yaptıkları/yapacakları resmi girişimler ve gösterdikleri kararlılıkla ilgili aydınlatıcı açıklamayı da beklemektedirler.

 

Emekli Tümamiral Cem GÜRDENİZ

 

 

KAYNAK: AYDINLIK

 

HABER GALATA

 

Beyoğlu'na bu görüntüler yakışmıyor...
DİĞER   
4.5.2019 04:42:05

 

Beyoğlu'nda meydan, cadde ve sokaklarda çöp sorununa çözüm bulunamıyor. Çöpü atanda, attıranda bir o kadar suçludur. Bu sorunların yaşanmasına neden olan bir gerçekte ilçenin göç vermesidir. Eski Beyoğlu'nda böyle sorunlar yaşanmaz medeni insanlar sorunlara anlık çözümler bulurlardı. Beyoğlu ileri gidiyor derken birileri ilçeyi nası geri götürürüz bunun derdine düşmüş gözüküyor. İlçe umurlarında değil. Cep telefonlarına gelen haber sitelerinden mesajları takip ediyorlar. İlçe gerçeklerinden ve insanından kopuklar. Eski yönetim kadrolarının acilen değişmesi gereklidir. Son 4 yılda benzer sorunları onlarca kez gündeme getirmemize rağmen sorunlara çözüm bulunmak istenmedi, böyle bir niyetlerininde olmadığını biliyoruz. (Perşembenin gelişi Çarşambadan bellidir) İstiklal cadddesi 15 milyon lira harcandı, Taksim ve Karaköy meydanlarına da milyonlarca lira harcandı. Milyonların üstüne patlamış çöp torbaları attırıyoruz, demek yönetim zihniyetinde bir sorun var. İlgili B. yardımcısına göre bu durum çok normal, insanlar çöplerini nereye atsınlar canım, atsınlar caddeye her saat toplatırız kafasında. Yeni başkanın göreve başlamasıyla umutlar yeşerdi, ancak ilgili müdürlükler ve yardımcıların gerçeklerden uzak olması sorunların devam edeceğinin işaretini veriyor. Bunar yeni başkanıda eleştirilere maruz bırakmak için ellerinden geleni yaparlar, geçmiştede böyle olmuştu...

 

Yapılan Müracaatlara verilen cevap: Belediyemize göstermiş olduğunuz ilgiden dolayı teşekkür ederiz. ÇÖP ŞİKAYETLERİ konusundaki istek veya öneriniz sonuçlandırılmıştır. Yapılan İşlem SÖZ KONUSU NOKTADA GEREKLİ KONTROLLER GERÇEKLEŞTİRİLMİŞ ÇÖP OLUMSUZLUK BELİRTİLEN SAATLERDE ÇIKARTILMAKTADIR KONTEYNER EMNİYET NEDENİYLE KOYULMAMAKTADIR BİLGİNİZE.

 

Yapılan müracaatın içeriği anlaşılmadığı gibi okunan başvurunun okunduğu ançak okuyarakta anlaşılmadığını görüyoruz.  Emniyet nedeniyle konteyner koyulmamaktadır; uyarısını Ankara ilgili kurumlar üzerinden biz yapmıştık, bunun cevabınıda kendilerinin nasıl verdiğinide hatırlamıyorlar. Akılları nerede? Avrupa - Amerika... 

 

Sözde tecrübeli eski Meclis üyeleri ne iş yapıyor? Günün her saati cadde ve meydanlarda yürüyenler bu gerçekleri neden göremiyor veya görmek istemiyor tartışılması gereken bir konudur. 

 

Yeni bir konu duyuldu, biz hizmet ediyoruz diyen bir kaç yönetici son zamanlarda çok fazla tartışılıyor. Hizmet ediyoruz diyenler maaşlarını alıyor, + ?  bunu hatırlatalım...Yani kimse bedavaya hizmet etmiyor, bizi konuşturmayın diyoruz...Kimseyi zorla göreve getirmiyorlar, seçim öncesi zaten ben göreve devam etmek istemiyorum diyenler tekrar koltuklara yapışmış durumda... zaman içerisinde özel işlerinden dolayı ilçe sorunlarına zaman ayıramayabilirsiniz. Bu durumu sonlandırmanın çok kolay bi yolu var, iftifa müessesi... Bu mesaj niteliğinde son yazımız olacaktır. Tüm yapılması gerekenleri ilgili kurumlara detaylarıyla anlatmıştık. Yapılan çalışmaları gözlemleyerek tüm gerçekleriyle sorunun kimlerden kaynaklandığı ve gerekçelerini ileri ki bir zamanda son araştırmalarımızla yayınlayacağız...

 

Çöp sorunlarına çözüm üreten belediyelerin bulduğu kesin çözümlerden bir kaç fotoğraf...Yanlış anlaşılmasın ftoğraflar Mars'ta çekilmedi, Türkiye'de bazı uygulamaların fotoğraflarıdır...Ayrıca Fatih ilçeside tarihi bir bölgedir, onlar uygulamada başarılı olmuşlar...

 

yeraltı çöp konteynerleri ile ilgili görsel sonucu

 

Ä°lgili resim

 

yeraltı çöp konteynerleri ile ilgili görsel sonucu

 

yeraltı çöp konteynerleri ile ilgili görsel sonucu

 

 

 

HABER GALATA

Yalnızca Topraklarımızda Değil, Kültürümüzde de Kök Salan Çiçek Lale
DİĞER   
3.5.2019 13:35:54

 

Yalnızca Topraklarımızda Değil, Kültürümüzde de Kök Salan Çiçek Lale

 

İstanbul Valiliği ve İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi işbirliği ile hazırlanan ''İstanbul Röportajları'' isimli çalışmada Doç. Dr. Özgü Yolcu sordu, Prof. Dr. Gül İrepoğlu'nun ''İstanbul'un Lale'lerini'' anlattı. ''İstanbul'un Lale'leri'' isimli bir söyleşi İstanbul Valiliğince yayınlandı. 

 

Prof. Dr. Gül İrepoğlu: Gül bizim çiçeğimiz ama aynı zamanda dünyanın çiçeği. Lale ise bizim çiçeğimiz böyle bir fark var arada.  istanbul'un böyle çalışmalara çok ihtiyacı var. Bu muhteşem röportaj ve video haberimizde.

 

Lale: Doğada, Tarihte, Sanatta” kitabının yazarı Prof. Dr. Gül İrepoğlu, lalenin Orta Asya’dan İstanbul’a ve tüm dünyaya nasıl yayıldığını anlattı. Prof. Dr. İrepoğlu, lalenin İstanbul’da Osmanlı İmparatorluğu döneminde yabani bir çiçek olmaktan çıkıp bahçe çiçeği haline getirildiğini dile getirdi.

 

 

 “Lale: Doğada, Tarihte, Sanatta” kitabının yazarı Prof. Dr. Gül İrepoğlu, lalenin Orta Asya’dan İstanbul’a ve tüm dünyaya nasıl yayıldığını anlattı. Prof. Dr. İrepoğlu, lalenin İstanbul’da Osmanlı İmparatorluğu döneminde yabani bir çiçek olmaktan çıkıp bahçe çiçeği haline getirildiğini dile getirdi. 

 

“Laleye pir-i sabadan bu nefes şimdi değil


Ezelidir bu heva vü heves şimdi değil”

 

Şair Remzi Efendi’nin de ifade ettiği gibi bu topraklarda lale sevgisinin kökenleri, çok eski zamanlara uzanıyor. Lale, Türklerle birlikte Orta Asya’dan yola çıkıp, İran’dan geçerek oradan Anadolu’ya ve İstanbul’a geliyor. Bahçelere, evlerin en güzel köşelerine, geleneksel el sanatlarımıza ve edebiyatımıza yerleşiyor.

 

 

Bu nedenle Prof. Dr. Gül İrepoğlu, laleyi “yalnızca topraklarımızda değil, kültürümüzde de kök salan bir çiçek” olarak tanımlıyor. Rengârenk lalelerin İstanbul’un en güzel parklarına,  bahçelerine ve yol kenarlarına yerleştiği bugünlerde “Lale: Doğada, Tarihte, Sanatta” kitabının yazarı, mimar ve sanat tarihçisi Prof. Dr. Gül İrepoğlu bizlere bu özel çiçeği anlattı.

 

Lale, İstanbul’a nasıl ve ne zaman geldi?


Lale zor iklimlerin çiçeği. Çok soğuk ve kayalık yerleri seviyor ve oralarda çıkıyor. Ben lale hakkında araştırma yaptığım zaman bu topraklarda lale ilk olarak ne zaman mevcutmuş diye baktım. Önce Bizans’a baktım. Bizans biliyor mu laleyi? Bizans’ta hiçbir sanat eserinde laleli bir motif yok, Bizans’ta bilinmiyor. Peki nasıl gelmiş? Çünkü ondan hemen sonra Anadolu Selçukluları’nda lale var. Yine araştırmalarla şunu gördüm ki; Orta Asya’dan Türkler çıkmış, İran üzerinden Anadolu’ya gelmiş, lale de onlara eşlik etmiş. Yani lale bizim eşlikçimiz bir çiçek ve bu topraklarda serpilmiş, büyümüş. Sonuçta şunu söyleyebiliriz ki; Türkler’in Anadolu’ya gelişiyle birlikte gelmiş olan bir çiçektir lale ve bizim çiçeğimizdir.

 

 

Anadolu Selçukluları laleyi sanat eserlerinde nasıl kullanmıştır?

 

Anadolu Selçukluları, o zamanlar yabani bir çiçek olan laleyi kendi sanat eserlerinde kullanmışlar. Nerede? Harikulade çinilerinde kullanmışlar. Orada gayet net bir şekilde görüyoruz lale motifini. Kubadabad Sarayı’ndan kalan çinilerde örneğin müthiş, sivri uçlu laleler var. İstanbul Lalesi değil, tamamen doğal olarak yetişen lalelerden bunlar. Tomurcuk lalelerle oluşturulmuş çinileri var veya bir Anadolu Parsı’nın bir ayağının dibinden biten lale motifi var. Lalenin o zaman da sevilen bir çiçek olduğunu biliyoruz.

 

Lale ne zaman yabani bir çiçek olmaktan çıkıp bahçe çiçeği haline gelmiştir?


Osmanlı bir imparatorluk haline geldiği zaman, yani 16. yüzyılda lale artık bir yabani çiçek olmaktan çıkarak bir bahçe çiçeği oluyor. Cinsleri seçiliyor, ehlileştiriliyor. Kanuni döneminde lale sevgisi artıyor, laleler çeşitleniyor. Herkes birbirinden görüyor. “Benim de güzel lalelerim olsun” diye hevesleniyor ve lale çeşitleri çoğalmaya başlıyor. O zaman İstanbul Lalesi dediğimiz o ince, uzun, uçları giderek bir tığ kadar incelen laleler ortaya çıkıyor. Yetiştirilerek ortaya çıkıyor bu laleler.  Bu lale soğanları çok değer kazanıyor elbette.


Osmanlı İmparatorluğu’nda lalenin bu kadar çok benimsenmesinin nedeni nedir?


Lalenin dinsel sembolik anlamları var. Lalenin yazılışındaki harfler ile Allah sözcüğünün yazılışındaki harflerin aynı olması muhakkak ki laleye verilen önemde büyük bir rol oynamış. Başka anlamlar da yükleniyor laleye. Lalenin esası kırmızıdır ve içinde bir karalık vardır. Bu, tasavvufta “bağrı yanık lale” olarak değerlendiriliyor. Tek bir sap üzerinde tek bir çiçek olarak açıyor. Bu da Allah’ın birliği ile özdeşleştiriliyor. Ancak yalnızca bunlardan ibaret değildir lale. Lalenin pek çok sanat yapıtında kullanılması aynı zamanda onun zarafetinden de kaynaklanır. Tasarıma çok uygun bir biçimdir bu gerçekten. Her türlü malzeme üzerinde çok güzel kullanılabilir. Bir de çok çeşitleri olabilen bir çiçek türü. Yüzlerce çeşit var lalede.


En ünlü şairler kullanmış laleli benzetmeleri. Sevgiliye benzetilmiş. Bir de lale, renginden dolayı kan olarak da kullanılmış anlam olarak. Lale ile ilgili pek çok mitolojik söylence de var. Kavuşamayan âşıkların kanı toprağa döküldüğünde, oradan kırmızı laleler çıkar. Pek çok birbirine benzeyen öykü var bu şekilde.

 

 

Osmanlı İmparatorluğu’nda lale, bahçeler dışında hayatın ve kültür-sanatın hangi alanlarında görülmektedir?

 

Minyatürlerde laleli bezemeleri bol bol görüyoruz. Bazı sahnelerde lale bahçesi görünüyor. Bir de iç sahne görünüyor. Orada vazo içinde laleler var. Yani lalenin bahçede oluşu yetmiyor. Muhakkak iç mekânda da isteniyor lale ve çiçek. Çiniler zaten bir çiçek bahçesi. Selçuklular’dan, Anadolu Selçukluları’ndan o muhteşem çinilere, İznik Çinileri’nin hiç solmayan lalelerine bol bol değinmeliyiz. -Güzel laleli çiniler görmeyi istiyorum, nerede göreyim- derseniz Rüstem Paşa Camii’ne gidin derim veya Sultanahmet Camii’ndeki çinilere bakın. Topkapı Sarayı Haremi’nde de bol bol büyük bir neşeyle ve zevkle kullanılmış. Yalnız çiniler değil. Kumaşlara, padişah kaftanlarına bakın. Oradaki o güzelim lalelere bakın. Maden üzerine de işlenmiştir lale. Alemlerde lale vardır. Taş işçiliğinde bol bol görürüz laleyi. O çeşmelerin yüzeylerinde vardır laleler.

 

Sultan III. Ahmet’in Çeşmesi bence Lale Devri denen dönemi en güzel özetleyen sanat yapıtıdır. Onun üzerinde taşta laleler görürüz. Yalnız bu değil, mezar taşlarına bakın. Mezar taşlarında harikulade laleler vardır. Ahşap işçiliğinde de bol bol lale kullanılmıştır. Aklınıza gelen her türlü sanat eserinde, sanat dalında kullanılmış bir motiftir lale. Edebiyatta da çok kullanılmıştır. Fuzuli’nin, Baki’nin şiirlerini okuyun. Ben bu araştırmaları yaparken Divan Şiiri’ni bir kere daha sevdim. Ama yalnız Divan Şiiri’nde olduğunu zannetmeyin. Günümüzün şiirlerine kadar uzanan çağdaş şiirde de lale bir metafor olarak çok sevilerek kullanılmış.

 

Lale, Osmanlıdan Avrupa’ya nasıl gitmiş?

 

Kanuni döneminde, o zamanlar Avusturya’dan gelen elçi Busbecq Kanuni ile görüşmeye geliyor. Yolu üzerinde bütün gördüklerini not ediyor. İmparatorluk sınırlarına girmesinden başlayarak gördüğü çiçek sevgisine şaşırıyor, diyor ki: “Türkler aslında hiçbir şeye para harcamazlar, çok mütevazı yaşarlar ama iş çiçeğe gelince buna para verirler. Yalnız bahçede değil, kesme çiçeği de çok severler hatta bunu alıp başlarına takarlar.” Dönerken birkaç tane lale soğanını da başka birçok şeyle beraber götürüyor Avrupa’ya. İlk önce Viyana’ya götürüyor ve orada botanikçi bir arkadaşına hediye ediyor. Sonra o botanikçi arkadaşı, Hollanda’ya Leiden’de bir saraya çağırılıyor çalışmak üzere ve işte lalenin Hollanda’ya gidişi o gidiş.

 

Çok seviliyor Hollanda’da ve baş tacı ediliyor. Hatta 17. yüzyılda “Tulipomania” dediğimiz bir lale çılgınlığı yaşanıyor Hollanda’da. Öyle ki; büyük bir çeyiz sadece değerli bir lale soğanından oluşabiliyor. Ya da evler el değiştiriyor birkaç lale soğanına. Lale bahçeleri yapılıyor, çok değerli olduğu için çiçeklerin arasına aynalar yerleştiriliyor çok görünsün diye. Birden bire lale borsasında bir düşüş yaşandığında korkunç iflaslar yaşanıyor sadece laleye bağlı olarak. Lale çılgınlığı bu şekilde bitiyor ama laleye olan sevgi ve ilgi devam ediyor. Biliyorsunuz Hollanda günümüzde en büyük lale yetiştiricisi ve ihraç ediyor bunu her tarafa. Ben Hollanda’ya gittiğimde tabii bu konuyu da konuşuyoruz, onlar lalenin buradan gittiğini her yere söylüyorlar, yazıyorlar. Bunu asla inkâr etmiyorlar. Lale buradan gitmiştir, orada çoğaltılmıştır ve değeri bilinmiştir. Bunu da söyleyelim. Tabii şimdi dünyanın birçok yerinde, Kanada’da da örneğin çok lale yetiştiriliyor ve çok seviliyor ve şimdi biz laleyi tekrar kucakladık.

 

 

Lale Devri’nde lale çeşitlerinin sayısı iki bini buldu


Prof. Dr. Gül İrepoğlu, kitabında esasen yabani bir çiçek olan lalenin, 16.yy.’da Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’da ıslah edildiğini ifade etmektedir; Lale-i Rumi (Osmanlı Lalesi/ İstanbul Lalesi) diye isimlendirilen bu laleleri ilk yetiştiren kişi, Kanuni Sultan Süleyman’ın şeyhülislamı Ebussuud Efendi olmuştur. 18. yüzyılın başlarındaki “Lale Devri”nde lale çeşitlerinin sayısı iki bini bulmuştur. Lale devrinin ani ve kanlı sonu ile birlikte laleye olan büyük ilgi de ortadan kaybolur ancak lale sevgisi uzaktan da olsa devam eder. Laleye olan ilgi son yıllarda yeniden canlanır ve İstanbul’un dört bir yanı lale bahçeleri ile dolar. (Görseller: Pembe lale ve mor menekşe, Ali Üsküdarî, Gazeller, İÜK / Turuncu lale ve hercai menekşe, Ali Üsküdarî, Gazeller, İÜK)

 

Kitaplarda gördüğümüz, Osmanlı İmparatorluğu zamanındaki İstanbul Lalesi ile bugün parklarda ve yol kenarlarında gördüğümüz laleler arasında fark var mı?

 

Arada çok fark var. Yazık ki; İstanbul Lalesi dediğimiz, 18. yüzyılda zirveye çıkmış olan lale sevgisiyle birlikte çeşit çeşit yetişmiş olan ince uzun laleler resimlerde kaldı. Günümüze ulaşmadı. Arada bir kopukluk var. 18. yüzyıl dedik, Lale Devri, sonradan adlandırılan bir dönem. Bir sembolik isimdir aslında tarihçiler tarafından zaman zaman kullanılan bir şey bu. Çünkü Sultan III. Ahmet Döneminde, 18. yüzyıl başlarında laleye olan düşkünlük, yaşamın tadını çıkarmak, yaşamdan keyif almakla paralel giden bir şeydi ve o dönemde gerçekten büyük eğlenceler yapıldı. Ama bundan ibaret bir dönem değil bu. O döneme haksızlık etmeyelim kesinlikle. Sanatta, pek çok sanat dalında pek çok ilerlemeler kaydedilen bir dönem, yeniliklere açık bir dönem üstelik.

 

Ama bir simge olarak lale var o dönem için. O dönem bittikten sonra da yine 18. yüzyıl boyunca lale sevgisi devam ediyor. Sonra 19. yüzyıl, artık beğenilerin iyice değiştiği bir zaman ve bahçelerdeki zevkler de değişiyor. Pek çok Avrupalı bahçıvan geliyor yeni bahçeleri düzenlemek için. O zaman yeni ağaç türleri, yeni çiçekler yer alıyor. Lale giderek unutulmaya yüz tutuyor. Tamamen unutuldu diyemeyiz belki ama işte o bütün türleri azalıyor ve günümüze gelmiyor bu yüzden. Bahçelerdeki zevk farklılığı yüzünden arada bir boşluk var dedim. Şimdi tekrar lalelerin bizim kültürümüzdeki önemini gördüğümüz için laleyi yeniden yetiştirmeye çalışıyoruz. Ama henüz o laleler yok ortada yani ona gelinememiş. Bugün gördüğümüz laleler bütün dünyada gördüğümüz lale çeşitleri, belki daha kolay yetişen laleler. Buna bağlıyorum ben bunun nedenini. Ama ne olursa olsun lale, ruhumuza neşe veren bir çiçek.

 

Beyaz lale saflık, mor lale soyluluk anlamına geliyor.

 

 


Prof. Dr. Gül İrepoğlu “Lale demek aşk demektir. Lalenin orijinal rengi kırmızıdır. Aşkın yakıcılığındadır.” diyor. Prof. Dr. Gül İrepoğlu, kitabında ayrıca lalelere farklı renklere göre verilen anlamları şöyle sıralıyor: Beyaz lale saflık ve masumiyet, mor lale soyluluk ve romantizm, sarı lale hem neşe hem de umutsuz aşk, siyah lale ulaşılmazlık ve ender bulunurluk, çizgili lale “güzel gözlerin var” anlamında kullanılıyor.

 

Araştırmalarınızı yaparken sizi en çok etkileyen laleler hangileri oldu?

 

Bunu seçmek gerçekten kolay değil ama belki bir-iki tane söyleyebilirim. Benim kişisel görüşümü istiyorsanız lalenin en çok yakıştığı malzeme çini. Hürrem Sultan Türbesi’ndeki laleler ve Edirne’de Selimiye Camii’ndeki laleler, içimi titreten laleler. Ama bir yandan da o hani ilk laleler, Anadolu Selçukluları’nın, günümüzde bir parçası kalmış, çininin devamı da yok ama bir pars ayağının dibinden serbestçe çıkan o lale galiba en sevdiğim lale.

 

Bilimsel araştırmalarınızın yanı sıra romanlarınız ve tasarım çalışmalarınız da var. Bu çalışmalarınızda lalenin yeri ve önemi nedir? Günümüzde laleyi hayatımızı zenginleştirmek için nasıl kullanabiliriz?

 

Laleyi ben her alanda kullanıyorum. İlk romanımın -ki şimdi altıncısı yayınlandı- ismi “Gölgemi Bıraktım Lale Bahçelerinde”, Lale Devri’nde geçen bir romandı. Birkaç yıl önce bir porselen firması bir Osmanlı serisinin danışmanlığını istemişti bizden, orada o porselenlerle kahve fincanlarında, yemek takımlarında laleyi birçok biçimiyle kullandık ama tamamen günümüzün yaşantısına uygun biçimde tasarımlardı onlar. Bir de benim sanat tarihinde çalıştığım bir diğer konu mücevher tarihi, biliyorsunuz “Osmanlı Saray Mücevheri” diye de bir kitabım var. İki yıldır Osmanlı esinli mücevher tasarımlarına danışmanlık yapıyorum, birlikte tasarlıyoruz mücevherleri ve burada da mutlaka lale motifini büyük bir sevinç ve memnuniyetle kullanıyorum.

 

Mücevhere çok güzel yakışıyor lale. Zaten eski mücevherlerde de örneğin sorguçlarda, broşlarda ve baş takılarında da lale kullanılmış. Elmasın biçimini lale biçimi gibi yontarak da kullanmışlar veya mineli işçilikle kullanmışlar. Bugün ben de onu günümüzün kullanımına taşımaya çalışıyorum. Öyle çok alanda kullanılabilir ki lale. Masanıza bir tek lale koyarak da bunun zevkini alabilirsiniz, çalışırken bir vazo laleyi yanınıza koyarak bunun keyfini sürebilirsiniz. Lale, çok incelikler barındıran bir çiçek ve hani gülün kokusu vardır, müthiş bir koku… Lalenin kokusu yoktur zannedilir ama öyle değil. Lalenin çok ince bir kokusu vardır ama onu algılayabilmek için, koklayabilmek için önce sizin onun önünde eğilmeniz gerekir.

 

İstanbul denilince ilk akla gelen çiçek lale. Lalenin yanı sıra kültür ve sanatımızda ön plana çıkan diğer çiçekler ya da ağaçlar hangileridir?

 

 

 

 

Şunu da unutmayalım, bizim kültürümüzde büyük bir çiçek sevgisi var. Büyük bir çiçek kültürümüz var. Yalnızca lale değil, bütün çiçekler baş tacı edilmiş. Örneğin; gül. Gül konusunda da bir araştırma yapmıştım. Özetle şunu gördüm; gül, bizim çiçeğimiz ama aynı zamanda dünyanın çiçeği. Lale ise bizim çiçeğimiz. Böyle bir fark var arada. Gül ile İstanbul ayrılamaz. Aynı şekilde İstanbul şiirlerinde de her zaman gül vardır, edebiyatta da hep gül vardır. Pek çok sanat dalında vardır.

 

Gülün şöyle bir özelliği var; gül yalnızca bir süs çiçeği değil aynı zamanda yenilen, içilen bir çiçek. Gül suyu, gül yağı, gül şerbeti, gül reçeli şeklinde… Topkapı Sarayı’nın hemen altında Gülhane bahçesi var biliyorsunuz. Gülhane bahçesi sarayın gül ihtiyacını karşılamak için yapılmış bir bahçe. O yetmemiş, Edirne’de de bir Gülhane yapılmış. O kadar çok gül tüketiliyor sarayda. Bir de gül, şifalı bir bitki. Baş ağrısından ruhsal bunalıma kadar iyi gelen bir çiçek. Onun için gülü de bu kültürün bir parçası olarak görmeliyiz.

 

Tabii hemen erguvan ağacından bahsetmemiz gerekir. Erguvan kadim bir ağaç, bu toprakların ağacı, bizden önceki kültürlerin de ağacı. Erguvan, renk olarak da zaten İstanbul’a çok yakışan bir renk.

 

Sümbül çok seviliyor. Anadolu’dan sümbüller getiriliyor İstanbul’a ekiliyor. Karanfil de aynı zamanda yenilebilen ama esas olarak o kokusuyla ve zarafetiyle büyüleyen bir çiçektir.

 

Hanımeli hep var burada, zambak var. Topkapı Sarayı’nda bulunan I. Ahmet’in Arifiye Tahtı bana göre Osmanlı mücevherinin en güzel örneğidir. Bağa üzerine sedef çiçekler vardır üzerinde. O çiçeklerin üzerinde de yakutlar, zümrütler, firuzeler vardır. Orada bütün bu saydığım çiçeklerin arasında hanımeli de vardır. 17. yüzyıl başı, ki 16. yüzyıl Osmanlısının o zirveye çıkmış bütün sanat dallarının bir özeti gibi 17. yüzyılın başı ve Sultanahmet Camii’nin mimarı Sedefkâr Mehmet Ağa’nın tasarladığı bir tahttır.  Müthiş oranlarıyla ve her şeyiyle… Ve işte onun üzerinde gonca güller, açmış güller, laleler ve hanımelini de görürüz. O da bir İstanbul çiçeğidir.

 

Bence mor salkım da İstanbul’la birlikte rengiyle, kokusuyla, zarafetiyle anmamız gereken bir çiçektir.

 

Röportaj: Doç. Dr. Özgü Yolcu 

KAYNAK: İstanbul Valiliği

 

Röportaj İstanbul'a moral ve motivasyon kaynağı oldu. İstanbul Valimiz Ali Yerlikaya, Prof. Dr. Gül İrepoğlu, Doç. Dr. Özgü Yolcu  ve İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesine teşekkür ederiz.  

 

 

HABER GALATA 


 

 

Deniz Kuvvetlerinin Amiral Gemisi TCG ANADOLU denize iniyor...
DİĞER   
3.5.2019 11:44:20

Türkiye’nin ilk Helikopterli Çıkarma Gemisi  TCG Anadolu, 4 Mayıs 2019 Cumartesi günü denize iniyor.

 

Türkiye’nin ilk Helikopterli Çıkarma Gemisi L400 bordo numarası taşıyacak olan TCG Anadolu gemisi 4 Mayıs 2019 Cumartesi günü denize inecek. C4Defence’in edindiği bilgilere göre gemi için şimdilik denize inme töreni planlanmadı. 

 

 

Geminin denize inmesi de bilinen kızaktan denize inmek şeklinde gerçekleşmeyecek. TCG Anadolu hâlihazırda bir kuru havuzda “Takarya” adı verilen takozlar üzerinde dengede duruyor. Geminin içinde bulunduğu kuru havuz suya batacak ve gemi denizle tanışacak. Ancak bu işlemden sonra TCG Anadolu tekrar kuru havuza alınacak. Gemi inşa edildikten sonra sistemlerin entegrasyonuna geçilecek. Bu sırada geminin ağırlık noktası değişecek. Geminin denize inmesi ile yeni ağırlık merkezine göre takozların yeniden yerleştirilmesi mümkün olacak.

 

Öte yandan geçtiğimiz günlerde gemide çıkan yangının programa hiçbir etkisi olmayacak. Edinilen bilgiye göre geminin planlanandan önce kuvvete teslim edilmesi için çalışmalar hızlandırıldı.

 

Sedef Tersanesinde inşa edilen geminin 2021’de Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda hizmete girmesi hedefleniyor. Çok Amaçlı Amfibi Hücum Gemisi olarak kullanılması planlanan TCG Anadolu, 1 amfibi taburunu normalde gerekli olan haberleşme, muharebe ve destek araçlarına ihtiyaç duymadan istenilen bölgeye çıkartabilecek.

 

Gemi tek başına önemli bir askeri gücü binlerce kilometre uzağa taşıyabilecek.

 

 

ÇOK MAKSATLI AMFİBİ HÜCUM GEMİSİ

 

Türk Deniz Kuvvetleri'nin amiral gemisi olarak nitelendirilen gemi 232 metre uzunluk, 32 metre genişliğe sahip.

 

 

58 metre yüksekliği bulunan Anadolu'nun bin 410 metrekare tank, konteyner gibi ağır araçlar için ağır yük garajı mevcut. Gemide ayrıca bin 165 metrekare gemi havuzu, bin 880 metrekare hafif yük garajı, 6 iniş alanı ile bir uçuş rampasına sahip 5 bin 440 metrekare uçuş güvertesi, 900 metrekare hangar yer alıyor.

 

Anadolu, ayrıca 6 adet F35, 4 adet Atak helikopteri, 8 adet orta yük nakliye helikopteri, 2 adet seahawk genel maksat helikopteri ve 2 adet insansız hava araçlık kapasiteye sahip bulunuyor.

 

TCG Anadolu, Türk Deniz Kuvvetleri'nin efsane gemisi Yavuz’dan bu yana en büyük savaş gemisi olacak. TCG Anadolu, Türk Deniz Kuvvetleri’ne Karadeniz ve Doğu Akdeniz’de eşi benzeri görülmemiş amfibi saldırı yeteneği sunacak. 

 

Türkiye’nin ilk Helikopterli Çıkarma Gemisi  TCG Anadolu, 4 Mayıs 2019 Cumartesi günü denize iniyor.

 

KAYNAK: C4 Defence - Video: MSB - AJANSLAR

 

HABER GALATA

 

Habercilerimiz sizler için çalışıyor onlara destek vermek için sosyal medya hesaplarımızı takip edebilirsiniz.

TERÖR ÖRGÜTLERİNİN KORKULU RÜYASI SABRİ UZUN GÖZALTINDA
DİĞER   
23.4.2019 15:39:05

E. Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun, gözaltına alındı. Sabri Uzun'un işlemleri Ankara Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlarla Şube Müdürlüğü'nde devam ediyor. Terör örgütlerinin korkulu rüyası E.İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun'un neden gözaltına alındığına dair resmi makamlardan bir açıklama yapılmadı. 

 

Basına yansıyan haberlerde Sabri Uzun'un gözaltına alındığına dair yapılan haberlerde çok ciddi bilgi kirliliği ve dezenformasyon olduğu görülüyor. Bazı medya organlarında terör örgütü suçlamasaıyla gözaltına alındığı yayılıyor ancak Sabri Uzun'un Organize Suçlarla Şube Müdürlüğü'nde olduğu biliniyor, yanıltıcı haberler buradan başlıyor. Terör suçları kapsamın da gözaltına alınması durumun da terör birimlerince gözaltına alınmış olurdu. Terör örgütleriyle amansız mücadelede bulunan Sabri Uzun'un gözaltına alınmasının nedenlerini kamuoyu sabırsızlıkla bekliyor.

 

Sosyal Medyadan gözaltı kararına tepkiler:

 

 

 

 

 

 

 

Emin Arslan ODATV'ye açıklamalarda bulundu. 

 
 

 

Emin Arslan ODATV'ye açıklamalarda bulundu. 

 

HABER GALATA

 

 

Oy oranımız yüzde 18.81'dir. 18.81, 1881'dir. O da Atatürk'ün doğumudur
DİĞER   
20.4.2019 13:19:35

Milliyetçi Hareket Parti'li İl Başkanları Buluşması'nda konuşan Milliyetçi Hareket Parti'si (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, "Adana Kozan'da hakkımız yenmiştir, Iğdır'da hakkımız gasp edilmiştir, İstanbul Maltepe'de önümüz kesilmiştir" dedi.

 

Milliyetçi Hareket Parti'si (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli:

 

Bildiğiniz gibi, insana hizmet siyasetimizin ana amacıdır. Bu amaçtan taviz vermemiz, bu amacı tehir etmemiz eşyanın tabiatına bütünüyle aykırıdır. Yerel yönetimler insanımıza hizmetin ilk ve en öncelikli zeminidir. Demokrasinin kökleşmesi, karar mekanizmalarının aşağıdan yukarıya doğru kurulması ve kurumsallaşması yerel yönetimler sayesinde gerçekleşmektedir. Münakaşadan ziyade müzakerenin güçlenmesi, muğlak ve muamma ilişkiler yerine mutabakat ve meşverete bağlanmış diyalogların genişlemesi yerel yönetimlerle birlikte oluşmaktadır.

 

İnsanımızla doğrudan temasın ilk yüzü yerel yönetimlerdir. Öyle ki, demokrasinin barometresi de yerel yönetimlerdir. Eskilerin ifadesiyle söyleyecek olursak, tebşir ederek tedvir, yani müjdeleyerek yönetim yerel yönetimlerin temel felsefesidir. Bizim bakış ve anlayışımızın özü de budur.

 

Belediye hizmetlerinin yürütülmesi amacıyla 1826’da kurulan İhtisap Nazırlığı’ndan bugüne kadar geçen 193 yılda yerel yönetimler alanında önemli mesafeler alınmış, çok sayıda reform ve düzenlemeler yapılmıştır.

 

İstanbul’da modern anlamda ilk belediye idaresi ise “İstanbul Şehremaneti” adıyla 1854 yılında çıkarılan bir Nizamname ile kurulmuştur. Osmanlı döneminde ilk belediye uygulamaları Beyoğlu ve Galata semtlerinde görülmüşken, bugün 1398 belediye yönetimine ulaşmış olmamız önemli bir gelişmedir. Özellikle Cumhuriyet’in ilanında 421 olan belediye sayısının 96 yıl içinde yaklaşık 3,5 kat artması millete hizmet aşkının, demokrasiye sadakat hissiyatının bize göre en bariz numunelerinden birisidir.

 

Belediye demek, umuda aralanan kapı, ufuk ötesine açılan kavrayış demektir. Belediye demek, hakka hürmet, halka hizmet, hakikate riayet demektir. Belediye demek, akıl, ahlak ve adalet üçgeninde kul hakkını gözeten, emanete vefa gösteren, erdemli yönetime gövdesini yerleştiren adanmışlık ve inanmışlık demektir.

 

Belediye yönetimlerini üstlendiğimiz her vatan köşesinde, kalp kırmayacağız, hiç kimseyi incitmeyeceğiz, kutuplaşmaya izin vermeyeceğiz. Hoca Ahmet Yesevi ne güzel de buyurmuş: “Kalp kırmak, Allah-ü Teala’yı incitmek demektir.” Nitekim bu hususta hem titiz, hem de vicdani teyakkuz halinde olacağız. Ben değil, biz diyeceğiz. Ama biz içindeki sayısız beni görmezden gelmeyeceğiz. İnsanımızın ümitlerine dokunacağız, herkese samimiyet ve şefkat göstereceğiz.

 

Gücümüzü koltuktan değil, kalbimizden, kafamızdan ve karakterimizin asil vasıflarından alacağız. Makam tutkusuna kapılıp kişilik ve kimlik ölçülerinden kopmayacağız. Mert olacağız, namerde eyvallah etmeyeceğiz. Hukukun çizgisinden, helalin yolundan asla savrulmayacağız. Millet sevdasından bir an olsun ayrılmayacağız. Çalışmaktan gocunmayacağız. Üretmekten, üretken belediyeciliğimizi anlatmaktan yorulmayacağız. İtidalli olacağız. Önce tedbir, sonra tevekkül diyeceğiz. Sağduyulu hareket edeceğiz. Sabır göstereceğiz. Meselelere stratejik bakacağız. Sükûneti gözeteceğiz. Bir söylüyorsak bin düşüneceğiz. Bir selamın bin hatır edeceğini bileceğiz.

 

Ah dememek için akledeceğiz, ahitlerimize bağlı kalacağız. Dinleyeceğiz, dinlediğimizi hissedeceğiz, hissettiğimizi tatbik edeceğiz. Zamanın dar kalıplarına sığmayacağız, mesai saatlerine sıkışıp kalmayacağız. Bahane değil iş üreteceğiz. Gelişmeler karşısında bana ne değil, bize ne düşer diyeceğiz. Varsın birileri dedikodu yapsın, biz işimize bakacağız.


Milliyetçi Hareket Partisi’nin ve Cumhur İttifakı’nın itibar ve iradesini asla lekeletmeyeceğiz. Meşhur ve merhum İslam düşünürü İbn-i Haldun veciz bir şekilde demişti ki: “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.” Geçmişimiz şereflidir, geleceğimizin teminatıdır. Gelecek geçmişimizin istikametinde tecelli edecektir. Hamd olsun dünümüz temiz, yarınımız emindir. Buna layık olmak, bunun gereğini yapmak boynumuzun borcudur. Dikkat ediniz, belediye haksız kazanç kapısı, ulufe dağıtım kaynağı değildir. Belediye; partizanlık, yandaşlık, yağcılık, yardakçılık, dar kadroculuk, beleşçilik, bencillik, beş yıllık saltanat, devletin malı deniz demek hiç değildir.

 

Allah korkusu olmayan belediye yönetimlerinin sonu karanlıktır. Geçmişte bu yola sapanlar aramızdan birer birer ayrılıp gitmişlerdir. Vatandaşlarımızla empati yapamayan, dertlere deva olamayan, sorun ve şikayetlere kulak veremeyen belediye yönetimlerinin akıbeti biliniz ki kayıptır. Mütemadi ilerleyiş ve irade görülmeden mutlak bir muvaffakiyet vuku bulamaz.

 

İkbal düşkünü değil, siyasi iffet düşkünü olmak lazımdır. Çıkarların ikmaline değil, haysiyetin ifasına, hidayetin ifadesine, hizmetin idamesine dört elle sarılmak önem ve öncelik sıralamasında en önde yer almalıdır. Diyor ya Hz.Mevlana: “Kula bela gelmez Hak yazmadıkça, Hak bela vermez kul azmadıkça.” Şehirlerinin emanetini üstlenen değerli arkadaşlarımın bu hususlara azami dikkat göstereceklerine içtenlikle inanıyor, hepinizden bunu bekliyorum.


31 Mart seçimlerinde Türk milleti Milliyetçi Hareket Partisi’ne çok değerli bir destek vermiştir. Bu desteği heba ve heder edemeyiz. Milletimizin güvenini sarsamayız, hayal kırıklığına uğratamayız.

 

Milliyetçi Hareket Partisi tuzakları boza boza bugünlere gelmiştir. Milliyetçi Hareket Partisi engelleri aşa aşa, manşetleri yene yene, adeta düştüğü yerden dev gibi doğrularak müstesna bir başarıya imza atmıştır. Bu başarının altında hepinizin payı vardır.

 

Alayınızı kutluyor, il başkanlarımıza, belediye başkanlarımıza ayrı ayrı teşekkür ediyorum. İnandık, ihanete birlikte direndik. İman varsa, imkan vardır dedik. Kenetlendik, mücadelenin gereğini beraberce gerçekleştirdik. Yolumuza çıkan sırtlanları kenara ittik, sırtımızdaki keneleri el birliğiyle temizledik. İmkansızlıklara teslim olmadık, ilkel saldırılara boyun eğmedik. Dedik ki, vatan bölünmeyecek, bayrak inmeyecek, ezan susmayacak, Türkiye sonsuza kadar var olacak. Milli bekamız üzerinde oyun oynayanlara sonuna kadar direnç gösterdik. Yapamayacağımızı söylediler, öyle bir yaptık ki, şaşkınlıklarından şoka girdiler, köşe bucak kaçacak yer aradılar.

 

Bilmiyorlardı ki, küllerimizden yeniden doğarız. Kalın kafaları basmıyordu ki, üç hilali gölgelemeye hiçbir menfur ve menhus emelin gücü yetmez. Toparlanamaz demişlerdi, toparlanmak şöyle dursun iddia ve iftira sahiplerini iman dolu nefesimizle devirdik, azgınlaşan nefisleriyle birlikte yerle yeksan ettik. Bununla yetinmeyeceğiz. Aldığımız sonuçlar bize yeter demeyeceğiz.

 

31 Mart’ta; 1 büyükşehir, 10 il, 58 metropol ilçe, 78 ilçe, 89 belde olmak üzere toplam 235 belediye başkanlığını kazanmamız tesadüfi değil tarihi bir başarıdır.

 

Adana Kozan’da hakkımız yenmiştir. Iğdır’da hakkımız gasp edilmiştir. İstanbul Maltepe’de önümüz kesilmiştir. Ne var ki başarıya duyduğumuz inancı bir türlü engelleyemediler. Ulaştığımız başarı günbegün yoğunlaşan bir mücadelenin eseridir. Bu başarı milletimizin bize duyduğu güven duygusunun müessir esenliğidir. 31 Mart’ta 1389 belediyenin 987’si Cumhur İttifakı’nın siyasi sorumluluğuna teslim edilmiştir. Belediye başkanlıkların yüzde 72’si Cumhur İttifak’ını oluşturan MHP ve AK Partinin yönetimine geçmiştir.

 

Samanlıkta iğne arayanlar, çalı dibi yoklayanlar, karanlıktan aydınlığa taş fırlatanlar, harman yeri dişleyenler bu gerçeği örtemezler, hakikatin ışığını perdeleyemezler. 30 Mart 2014 Mahalli İdareler Seçimleriyle 31 Mart 2019 Mahalli İdareler Seçimlerini mukayese ettiğimizde belediye sayısını oransal düzeyde en çok arttıran Milliyetçi Hareket Partisi’dir. Sadağından çıkan ok hedefine varmıştır. Attığımız her doğru adım günden güne hızlanarak menziliyle buluşmuştur. Altını kalın olarak çizmek isterim ki, 31 Mart seçimlerinde 3 bin 658 belediye meclis üyesi partimizin listelerinden seçilmiştir.

 

188 il genel meclis üyesi partimizi temsilen seçilmeyi başarmıştır. Kara kampanya faillerinin ne uydurup, neyi servis ettiğine aldırmıyoruz. Biz millet ne diyor ona bakıyoruz. Biz tarih ne diyor, ecdad ne diyor, istikbal haklarımız neye ihtiyaç duyuyor onu hissediyor, ona kulak veriyoruz. Bunların dışında kim ne söylüyorsa fuzuli laf kalabalığıdır. Müfterilerin isnatları, müfsitlerin ithamları, münafıkların ilkesizlikleri ayaklarımızın ta altındadır, kuşkusuz çiğnenmeye müstahaktır. Türkiye muhaliflerinin itibarsız ve iradesiz sözleri nazarımızda yok hükmündedir. Bir adama bakarız adam mı diye, bir de lafa bakarız laf mı diye.

 

Karşımızda saf saf dizilen ihanet ve iftira mangasının ne adamlıktan nasipleri, ne de laflarının en ufak kıymet-i harbiyesi vardır. Cumhur İttifakı 31 Mart’tan zaferle çıkmıştır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi güçlü şekilde tescillenmiştir. Milliyetçi Hareket Partisi de 31 Mart’ta yüzünü ağartacak müstesna bir netice elde etmiştir. Kıskanan varsa buyursun kıskansın. Çekemeyen varsa durmasın çatlasın. 31 Mart’ta beka için milli karar, cumhur için istikrar anlayışı galip gelmiştir. 31 Mart’ta sağduyunun birlikteliği açık ara öne geçmiştir. Bütün belediye başkanlarımızı, il başkanlarımızı, seçilemese de sahada çok aktif mücadele eden bütün adaylarımızı, Cumhur İttifakı’nın bütün mensuplarını yürekten tebrik ediyorum. Takdir ve teveccühünden dolayı aziz milletimize bir kez daha teşekkür ediyorum.

 

Muhterem Dava Arkadaşlarım, Değerli Basın Mensupları,

 

Milliyetçi Hareket Partisi yarım asırdır siyasetin zorlu etap ve kulvarlarını inancıyla, tertemiz ülküleriyle aşmasını bilmiştir. Nice badirelerle, nice ağır imtihanlarla sınansak da her seferinde daha da güçlenerek yolumuza devam ettik. Önce ülkem ve milletim dedik. Biz bu ülkeyi karşılık beklemeden sevdik. Tıpkı aşığın maşukuna vurulduğu gibi biz de Türk milletine vurulduk. Ama vurgun yemedik, dur durak bilmedik. Milli bekamızın varlığına başımızı koyduk. Milli birliğimizin yaşatılmasına yemin ettik. Türk-İslam Ülküsünün hedefleriyle bezendik ve bilendik. Zaman oldu hissemize çile, hanemize ateş düştü; baş göz üstüne dedik, hiç sızlanmadık, hiç sitem ve şikâyet etmedik. Gün geldi şehadet dediler, mahkûmiyet dediler, mağduriyet dediler, seve seve katlandık, ne yapalım kaderimiz buymuş deyip acımızı içimize gömdük. İçin için ağlasak da belli etmedik. Ülkümüz vardı, ülkücü olduk. Ülkemiz vardı, sevdalısı olduk. İlkelerimiz vardı, tutarlı ve ahlaklı hayat çizgimizi muhafaza ettik. Hatırımızdan hiç çıkarmadık ki, gündelik hayatın kaygıları altında vizyonları kısıtlanmış kitlelere anlam ve güç kazandıran büyük dava adamlarının varlığıdır, gösterdikleri dirayettir. İnsanı anlamlı kılan, insan olarak yaradılışından da öte; bir toplum içinde yaşıyor olmasıdır. Bunu asla unutmadık. Yalnızca yaşıyor olmaktan başka bir gaye taşımayan toplumların, tarihin acımasız çarkında nasıl öğütülmüş olduğunu beşeriyetin kalıntılarına bakarak öğrendik. Gerçekte gaye, hayatın anlamıdır, gücüdür. Gaye varsa hayat anlam kazanacaktır. Hayat, varlığını sürdürmek isteyen ve bunun gereğini yapanlar için anlamlıdır, ayrıcalıklıdır. Ancak gideceği limanı bilmeyenler için hayat fırtınalıdır, zifiri karanlıktır.

 

Ne var ki gideceği yeri bilmek, ancak geride kalanı özümsemekten, bugünü anlamaktan, geleceği planlamaktan geçecektir. Geçmiş, bugün ve gelecek; bunlardan birinin eksikliği hedeften sapmalara, mesafelerin uzamasına, nefeslerin kesilmesine yol açacaktır. Yanlış yere saplanmak da, hedefin arkasına düşmek de, hedefsiz olmak kadar isabetten uzaktır. Geride kalan insanlığın izleri; dünü, bugünü ve yarını bir bütün olarak yorumlayamamış toplumların doğru zannettikleri yanlış yollarda nasıl heba ve helak olduklarının örnekleri ile doludur. Tarih bu kapsamda nice ibretlik olaylara sahnedir. Siyasetin doğru yapılması kadar doğru siyaseti yapmanın manası da burada aranmalıdır. Büyük hedefler büyük heveslerin, büyük hevesler ise büyük düşüncelerin eseridir. Hedefsiz fikir, dümensiz gemi gibidir. Böylesi bir gemi denizde yüzer, ama nereye gideceği meçhuldür. Fikirsiz heves tıpkı kanı çekilmiş bedene benzer. Hedefimiz vardır, hevesimiz vardır, fikrimiz varittir. Bizi biz yapan değerlerimiz tüm haşmet ve görkemiyle vakidir. Basit fikirlerden büyük heyecanlar doğmamış, doğmayacaktır. Küçük heyecanlardan büyük ülkülerin yeşermesi de beklenmeyecektir. Biz hayatı seyretmek için değil, seyrini değiştirmek için mücadele ediyoruz.  Biz siyaseti zaman doldurmak, meşgul olmak için değil, zamanın rotasını Türk milletinin lehine dönüştürmek için yapıyoruz. Korkarak, vehmederek, basit hesaplar yaparak, sinsi planlara meylederek, egolarımızın boyunduruğuna girerek hiçbir yere gidemeyeceğimiz açıktır. 

 

Gelişmeler karşısında cesaret gösteremeyen esaret altına girecektir. Hz.Mevlana ne güzel de söylemiş: “Cesaret akıldan geliyorsa cesarettir, bilgisizlikten geliyorsa cehalettir.” Akılsız cesaret körlük, sevgisiz siyaset köhneliktir. Sevmek için yürek, sürdürmek için de emek şarttır. Çok şükür biz de hem mangal gibi yürek, hem de fedakârlıkla perçinlenmiş emek vardır. Ve Türk milletinin ilelebet hizmetindedir. Cehaletin olduğu yerde zekânın fenerleri sönüktür. Korkaklığın olduğu yerde zafer fikri siliktir. İmkânsızlık sadece acizler için geçerlidir. Bizim lügatimizde böyle bir şey yoktur. Şunu unutmayınız ki, uzak hedefleri kucaklayan, hayal gibi görülen ülkülerin peşinden koşanlar gönlü, vicdanı, ruhu, heyecanı ve şuuru büyük olan dava adamlarıdır. Dava adamlarının dilinde imkansız diye bir şey yoktur. Ülkücü kendinden vazgeçerek varlığını ve geleceğini bağladığı milletinin devamına ve yükselişine adamış ve odaklamış şuur sahibinin unvanıdır.

 

Bu müstesna unvan, millet sevgisi ve kaygısıyla öylesine eriyiş halidir ki, tıpkı sufilerin ölmeden önce Allah aşkıyla benliklerini yok edişlerine benzeyen bir mecz olma haliyle millet sevgisi içinde yok oluşu ifade eder. O halde ülkücülüğün çıkış noktası ve yegâne dayanağı millet sevgisi ve millet varlığıdır. Millet namına ve millet için verilen mücadele engellerin birer birer aşılmasını gerektiren güçlü bir iradeyi de zorunlu kılmaktadır. Bu yüksek iradeye sahip olanlara biz “dava adamı”, bu niteliklerin cümlesine “dava adamlığı” adını veriyoruz. Dava adamı olmak için elbette önce adam olmak, mert olmak, ahlaklı olmak, ruh köküne sahip olmak, ya olduğu gibi görünmek ya da göründüğü gibi olmak asıldır, tarihi önemdedir. İşte bu ruh sayesinde ihanetlere göğüs geriyoruz. İşte bu ruh vesilesiyle Türkiye’nin tarihi haklarını korkusuzca müdafaa ediyoruz.

 

Artık öyle bir kavşaktayız ki, irade gösteremeyenlerle vakit kaybedemeyiz. Bedel ödemeyi göze alamayanlarla oyalanamayız. Kararının ardında duramayanlarla aynı hedefleri paylaşamayız. Fikrini ve mücadelesini savunamayanlarla birlikte olamayız. Soluğu kesilince saklanıp, zoru görünce kuytuya sinenlerle birlikte yürüyemeyiz. “Vatanımın ha ekmeğini yemişim, ha uğruna kurşun” diyebilen, diyebilmiş, diyebilecek yiğitlerin şeref payesi olan davamızı onun bunun ihtiraslarına kurban edemeyiz. Alnımız açıktır, başımız diktir, vicdanımız rahattır, yüreğimiz sevgi doludur. Hak edenle ekmeğimizi bölüşürüz, haksızlığa tevessül edenin ise yakasından tutar, hesabını sorarız. Zira haksızlık karşısında susmak dilsiz şeytanlıktır. Zulme rıza zulümdür. Zalime müsamaha zayıflık ve zillettir.

 

Efendimiz Hz.Muhammed buyuruyor ki: “Bir kötülük gördüğünüz zaman onu elinizle düzeltin, buna gücünüz yetmiyorsa dilinizle düzeltin, buna da gücünüz yetmiyorsa kalbinizle buğzedin.” Lütfen dikkat buyurunuz, 31 Mart seçimlerinden sonra kötü niyet ve hedef sahipleri daha da gün yüzüne çıkmışlardır. Özellikle Cumhur İttifakı’nı karalamak ve siyasi hesaplarla yaralamak için organize bir şebeke tedavüldedir. 

 

Bilhassa partimizin il genel meclis seçiminde aldığı yüzde 18,81 oy oranını diline dolayıp Cumhur İttifakı’nın hisarlarında gedik açmak için el ovuşturan fırsatçılar fitne nöbetine girmişlerdir. Halep oradaysa arşın sandıkta, YSK’nın tespitlerindedir ve oy oranımız yüzde 18,81’dir.

 

Milliyetçi Hareket Partisi’ne AK Parti’den kayış olduğunu söyleyerek Cumhur İttifakı’na suikast düzenleyen, muazzez birlikteliğimizi sabote etmeye kalkışan nifak yuvaları, şu işe bakınız ki, oldukça faaldir. Emel sahiplerinin maskeleri düşmüştür. Biz bunların alayını biliyor ve tanıyoruz. Ne yapmak istediklerini, nereye varmayı planladıklarını az çok fark ediyoruz.

 

Mesela FETÖ’nün Fehmisi, Pensilvanya’nın Koru’su, alenen husumet aşılamaya çalışmaktadır.  

 

Öteden beri kronik MHP düşmanı olan bu zat, anlaşılan 15 Temmuz’un rövanşını almak için kuyruğa girenler arasına adını çoktan yazdırmıştır. Bu şahsın hala elini kolunu sallayarak geziyor olması hayret verici bir garabettir. 31 Mart’ta Zillet İttifakı’nın kısmi mevzi kazanmasından ümitlenen ihanet lobisinin yüzüne kan gelmesi, cüretkarlıkta merhale kaydetmesi ibretlik bir tablodur. Pensilvanya korosunun eski gazeteci kadrosundan olan melun şahıs, Cumhur İttifakı içinde MHP’nin AK Parti’nin altını oyduğunu iddia etmiştir.

 

 

AK Parti’nin ittifakta eridiğini alçakça ileri sürmüştür. Hıyanetin Koru’su, AK Parti’nin, eski güzel günleri canlandırmaya yarayabilecek daha az zararlı bir müttefik bulmasını utanmadan sıkılmadan teklif edebilmiştir.

 

Hatta AK Parti’nin kendisine daha yakın, ülkeyi birlikte daha rahat yönetebileceği bir müttefik bulmasını önermiştir. Kızarmayan yüzlü, yaşarmayan gözlü, malum görevli devrededir.

 

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Seçimindeki organize usulsüzlüklerin ve sandık yolsuzluklarının üstünü örtercesine sonuçların hiç uzatılmadan kabulünü söyleyen bu köksüzün tekrar başını kaldırması 15 Temmuz şehitlerine büyük bir haksızlık ve hakarettir.

 

Türkiye’yi yöneten parti bellidir. Hükümet bellidir. Cumhurbaşkanımız ve Bakanlar Kurulu görevinin başındadır. Milliyetçi Hareket Partisi ise TBMM’de denge ve denetleme görevini icra konusunda sorumluluk üstlenmiştir. FETÖ’nün gazeteci kisvesindeki elamanı, eğer yanlış değerlendirmiyorsak, AK Parti’nin, bizatihi kuyusunu kazanlara kucak açmasını, yani eski müttefikleriyle tekraren beraber olmasını dilemektedir. Bu çürük yumurta, bu husumet odağı, ne hakla, hangi yüzle yazıp çizmekte, bunları nasıl söyleyebilmektedir? Bu ne şerefsizliktir? Puslu ortamların, bulanık dönemlerin kalemşörü olan bu şahsın nedametini duyan, geçmişinden dolayı utanç duyduğunu gören var mıdır? FETÖ’nün Koru’su kime ne anlatıyor, hangi kripto mesajları veriyor?

 

Milliyetçi Hareket Partisi’yle AK Parti’nin ittifakından rahatsız olanlar Türkiye’den rahatsız olan mihraklar, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni yıkmak isteyen müptezellerdir. Cumhur İttifakı’nı hazmedemeyenler 15 Temmuz’da yarım kalan hıyanetlerini tamamlamak isteyen rezillerdir. Bizim ittifakımız konjoktürel değildir. Bizim ittifakımız pazara kadar değildir. Bizim ittifakımız çıkar ve pazarlığa dayalı değildir. Bizim ittifakımız siyasi alış veriş üzerine bina edilmiş değildir. Cumhur İttifakı, Türk milletinin muhteşem iradesiyle temellenmiştir. Cumhur İttifakı Türk tarihinin mirasıyla harcı karılmıştır. 7 Ağustos Yenikapı ruhunun müktesebatıyla çatısı örülmüştür. 16 Nisan Halkoylamasının muzaferliğiyle pekişmiş, 24 Haziran seçimlerinin mecmuuyla güçlenmiştir. Cumhur İttifakı Türkiye’dir, ihanete karşı engel, işgale karşı direniş, yerli ve yabancı şer cephesine karşı muhkem siperdir. Biz gelecek seçimleri değil gelecek nesilleri düşünüyoruz. Aklımızda sadece Türkiye var diyoruz. Cumhur İttifakı’nın Türkiye’nin kurtuluş umudu olduğuna inanıyoruz.

 

Eğer gevşersek, eğer taviz verirsek, eğer oyuna gelirsek Türkiye’nin ödeyeceği çok ağır bedeller olacağını biliyoruz. Terörü önleme adı altında kendilerine soğuk savaş sonrası yeni bir öteki yaratmış olan küresel güçler açıkça Türkiye’nin çevresini kuşatmaktadır. Sudan, Yemen, Filistin, Cezayir, Libya, Suriye, Venezüella ağır sorunlarla boğuşmaktadır. S-400 krizi, F-35 gerilimi, ABD’nin terör örgütlerine verdiği destek şirazesinden çıkmış durumdadır. Aynı merkezden tertip ve kontrol edilen çok şiddetli siyasi ve ekonomik operasyon dalgası Türkiye’yi hedef almaktadır. İngiltere menşeli bir gazete her gün zehir kusmaktadır. Ekonomimiz üzerinde kara bulutlar dolaştırılmakta, kabus senaryoları alçakça dolaşıma sokulmaktadır.

 

FETÖ’cüler İstanbul Büyükşehir Belediyesi Seçimi üzerinden ganimet avcılığına soyunmuşlardır. Afrika ülkelerinde FETÖ’cülerin tezgâhıyla mazbata koroları kurulmaktadır. Mazbatayı Türkiye aleyhtarı mevziiye dönüştüren gafiller küresel kullanıma hazır olduklarını göstermek için her yola müracaat etmektedir. Döviz kurlarındaki dalgalanmalar siyasi sürece adeta çivilenmiştir. Türkiye çok tehlikeli bir girdaba yuvarlanmaktadır. Sokaklar karıştırılmak, kaos dinamikleri harekete geçirilmek istenmektedir. Ekonomik saldırılara mihmandarlık yapan siyasetçilerin gözünü kin ve nefret bürümüştür. CHP-İP-HDP-PKK-FETÖ ortaklığı çok vahim boyutlara ulaşmıştır. Ekrem İmamoğlu terörist Demirtaş’a methiyeler düzmekte, Ermeni’sinden Rum’una ne var ne yok selam göndermektedir.

 

Değerli Dava Arkadaşlarım,

 

Terör örgütlerini küresel çıkarları için kullananlarla, teröre karşı savaş verenler aynı mihraklardır. Ve bunların kanlı gündemlerinde Türkiye vardır. Tavşana kaç, tazıya tut diyenler aynı odaklardır. Ne üzücüdür ki, bu şiddet çarkı ezilmiş milletlerin başında kara bir talih olarak dönüp durmaktadır. Milletleri kendi coğrafyalarında, kendi beşeri ve ekonomik kaynaklarından vazgeçmeye zorlamak siyasetin yeni ismidir. Ve Türkiye, bu kirli oyunun içine çekilmek istenmektedir. Zilletin ortakları, yeni emperyalizmin dayatmalarına Türkiye’yi hazırlama görevini içeriden üstlenen tam bir “Truva Atı” haline gelmişledir. Türkiye uluslararası ilişkilerde baskıya, hakarete, tehdide, aşağılamaya maruz kalırsa bunlar mutlu olmaktadır. İşsizlik, faiz, döviz kurundaki artışlar yegâne sevinç kaynaklarıdır.

 

Buna karşılık Cumhur İttifakı; Dünyadaki gelişmeleri doğru okuyabilen bir görüş derinliğinden, İnsanlığın yaşadığı ahlak ve değer buhranını analiz eden manevi olgunluktan, Milli bekayı koruyan, milli birliği savunan sorumlu ve duyarlı anlayıştan, Mazlum toplumlara ait emek, değer ve kaynakların nasıl sömürüldüğünü gören sorgulayıcı bakıştan, Beşeriyeti bir rakip gibi değil, Allah’ın emaneti bir kutlu paylaşma vasıtası olarak yorumlayan adalet duygusundan, Ve bunları akıl, sabır, vizyon, bilgi, dikkat ve sevgi ile oluşacak bir terkibin oluşmasından beslenmektedir. İşte bu ilkelerle çıkılacak yol bizi önce Cumhuriyetimizin 100. yılı olan 2023 yılında “Lider Ülke Türkiye’ye” ulaştıracaktır.

 

Cumhur İttifakı olarak inancımız budur.

 

Ardından ise çağ açan İstanbul’un Fethinin 600. yılı olan 2053 yılında “Süper Güç Türkiye’ye” ulaştıracaktır. Elbette ortak ülkümüz de bu olacaktır. İşte buna eriştiğimizde; Ne, bizi kapı arasında tutmak isteyen Avrupa’ya ihtiyacımız kalacaktır, Ne de bize ikide bir parmak sallayan, devamlı sabrımızı test eden ABD dayatmalarına katlanılacaktır. Unutuldu sanılmasın, inşallah milletimiz o günleri gördüğünde, Kimin, kimi kapısında bekleteceğine, Kimin başına, kimin çuval geçireceğine, Kimin, masalarda yüz süreceğine,

 

Kimin, zulmün hesabını vereceğine, Kimin, ev ödevleri dağıtacağına tarih şahitlik edecektir. Cumhur İttifakı bu tarihi misyonla varlığını idame ettirmektedir. Bizim için öncelik belediye değil, milli bekadır. Cumhur İttifakı Türkiye’den asla vazgeçmeyecektir. Milli hedeflerden sapma göstermeyecektir. Siyasetin eskileriyle yeni sayfa açmak isteyen zalimlerin, Cumhur İttifakı’nın kristalize ruhunda çatlaklar oluşturmaya çalışanların hevesleri kursaklarında kalacaktır. Leş avcılarına izin yoktur. Kavga bekleyenlere müsamaha yoktur. İhtilaf bekleyenlerin, itilaf gözleyenlerin şansı yoktur.

 

Türkiye’yi teslim almak için Cumhur İttifakı’nın zaaf anını kollayanlara ant olsun göz yummak söz konusu olmayacaktır. MHP ile AK Parti çelikten iradedir, bu irade Türkiye düşmanlarına göz açtırmayacaktır. Hiç kimse boşuna beklemesin, boş yere hayal kurmasın, Cumhur İttifakı Türkiye’yi 2023’e taşıyacaktır.

 

Değerli Dava Arkadaşlarım,

 

CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı 31 Mart’tan 17 gün sonra, yani 17 Nisan’da mazbatasını almış, görevine şimdilik başlamıştır. Musakka edebiyatından veri tabanı ve alt yapıyı kopyalama teşebbüsüne kadar mazbatalı şahıs gizli bir gündem çerçevesinde faaliyetlerini hızlandırmıştır. Ancak olağanüstü itiraz süreci de çalışmaktadır. İstanbul’daki seçimlere şaibe karışmıştır. İstanbul’daki seçimlere derin ve delilli usulsüzlükler hakimdir. Büyükçekmece ve Maltepe’de gün yüzüne çıkan vahim iddialar yenilir yutulur türden değildir. En doğru, en makul kararı Yüksek Seçim Kurulu verecektir. Bize göre İstanbul’daki seçimin yenilenmesi maşeri vicdanı rahatlatacaktır. 17 gün boyunca mazbatayla yatan, mazbatayla kalkan, toplumu kutuplaştıran, siyasi tartışmaları stadyumlara kadar taşıyan Sayın İmamoğlu ve partisi büyük bir yanlışın faili olmuşlardır.

 

Mazbata almakla iş bitmemiştir.

 

Süreç sonlanmamıştır. Şimdi söz sırası Yüksek Seçim Kurulu’nundur. Biz demokrasiye ve hukuka saygılıyız. Millet iradesine elbette bağlıyız ve saygı duyarız. Ancak sandık hilelerine tahammül göstermemizi de hiç kimse beklememelidir. Henüz her şey bitmiş değildir. Adalet son merciidir. Fakat son söz söylenmemiştir. Bu düşüncelerle dün akşam idrak ettiğimiz Berat Kandilimizin güzelliklere ve manevi beratımıza vesile olmasını tekraren niyaz ediyorum. Bölücü teröristlerin Türkiye Irak sınırında yapmış oldukları saldırılar sonucunda şehit olan dört kahramanımıza Allah’tan rahmet, yaralanan kardeşlerimize şifalar diliyorum. Milletimizin başı sağolsun, vatan sağolsun.

 

Hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

 

İl Başkanlarımız ve Belediye Başkanlarımızın ortak katılımlarıyla gerçekleştireceğimiz iki günlük toplantılarımızın başarılı geçmesini temenni ediyorum.

 

 

HABER GALATA

 

Beyoğlu Belediye Başkanı Haydar Ali YILDIZ mazbatasını alarak göreve başladı
DİĞER   
11.4.2019 00:11:26

Beyoğlu Belediye Başkanı Haydar Ali YILDIZ mazbatasını alarak göreve başladı. Başkan Yıldız görevi devralmasıyla Beyoğlu hakına hitaben  bir mesaj yayınladı.

 

Değerli Beyoğlulular,

 

Beyoğlu farklı din ve dillerde insanların bir arada yaşadığı zengin kültürüyle İstanbul'umuzun gözbebeği bir ilçedir. İçinde barındırdığı farklı kültürlerin dünyayla süren sıkı bağı; bugüne kadar Beyoğlu'nda birçok ilkin yaşanmasına sebep olmuştur. Bu ilkler de nice değişimlere öncülük etmiştir.

 

Tarihi ve kültürel zenginliği ile İstanbul'un gözbebeği, dünyaya açılan kapısı olan Beyoğlu için çalışmalara başladığımız ilk günden bu güne kadar önemli hizmetlerin altına imza attık. Çalışma aşkımızı ve şevkimizi hiçbir şeyin kırmasına izin vermedik. Bugüne kadar Beyoğlu'nda gerçekleştirdiğimiz projeler önemli olduğu kadar örnek projelerdir. Biz icraatlarımızla Beyoğlu'na en yakışanını ve en iyisini gerçekleştirmek için gayret sarf ediyoruz.

 

Bu vesileyle; bizlerden desteklerini esirgemeyen, uyum içinde çalışmaktan memnuniyet duyduğum meclis üyelerimize, başkan yardımcılarıma, danışmanlarıma, birim müdürlerime, memurundan işçisine tüm belediye çalışanlarına, bize çalışma gücü veren Beyoğlu halkına ayrı ayrı ve içten teşekkür ediyorum.

 

Geleceği tasarlayarak yolumuza devam ediyoruz. Daha çok işimiz olduğunun farkındayız. Elbirliğiyle, yılmadan, aşkla tüm engelleri aşacağız. Çünkü Beyoğlu tüm güzelliklere layıktır.

 

 

HABER GALATA

 

 

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu: Belçika'daki yargı PKK'yı aklamak için yollar arıyor
DİĞER   
15.3.2019 12:52:44

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Brüksel'de düzenlenen AB-Türkiye Ortaklık Konseyi kapsamında açıklamalarda bulundu. VİDEO HABER

 

BELÇİKA PKK'YI AKLAMAK İÇİN YOLLAR ARIYOR

 

Belçika'da yargının PKK terör örgütü ile ilgili verdiği kararları ibretle izliyoruz. Belçika'daki yargı PKK'yı aklamak için yollar arıyor.

 

Avrupa Parlamentosu'nun aldığı karar tavsiye niteliğinde olsa bile kabul etmemiz mümkün değil. Sağlıklı bir karar aldıklarını söylememiz mümkün değil.

 

 

 

HABER GALATA

Haliç Bilim Merkezi Unutuldu mu?
DİĞER   
2.3.2019 07:00:53

 

Beyoğlu'nda Tersane İstanbul ismiyle bir proje yapılacağı duyuruldu. Tersane istanbul ismiyle temel atma töreni gerçekleştirildi. Temel atma törenine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN'da katıldı ve bir konuşma yaptı. Konuşmasın da  70 yat bağlanacak 2 yat limanı, 1200 yatak kapasiteli 3 otel ve 3 müze inşaa edileceği ve 5700 araç kapasiteli otopark yapılacağı açıklandı. 

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan 15 Haziran 2018 günü sosyal medya twitter hesabından paylaşımında şöyle denmişti; İstanbul Haliç'te Bilim Merkezi kuruyoruz. İnsan ve medeniyet odaklı Bilim Merkezimiz yılda 2 milyon ziyaretçi alacak, bilime katkı sağlayacak.

 

Haliç Bilim Merkezi Unutuldu mu?

 

 

Bu paylaşım sonrası medyaya yansıyan proje hakkında görseller paylaşıldı. İşte o haber ve görseller. 

 

 

 

 

 

MERAKLI GENÇLERE YÖN VERİLECEK


Beyoğlu Kasımpaşa'da bulunan tarihi Haliç Tersanesi Bilim Merkezi Projesi'nin hayata geçirilmesine yönelik çalışmalara başlandı. 
İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın açıkladığı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin "100 Günlük Eylem Planı" listesinde yer alan Haliç Tersanesi Bilim Merkezi Projesi'ni hayata geçirmek için girişimlerde bulundu. 

 

TARİHİ YAPILAR VE HAVUZLAR KORUNACAK

 

Gelecekte cazibe merkezi haline getirilmesi planlanan tersanedeki tarihi binalar elden geçirilerek korunacak. Havuzlar ve mevcut yapılar, aslına uygun şekilde ihya edilecek.

 

Haliç Tersane Bilim Merkezi Projesi'nin mülkiyet hakkı İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne ait olacak. İBB şirketi BİMTAŞ'ın yürüttüğü projenin peyzaj alanı 43 bin 961 metrekare, toplam proje alanı ise 74 bin 940 metrekare olacak.

 

Yılda 2 milyon ziyaretçinin gelmesi beklenen Haliç Tersane Bilim Merkezi'nde; giriş holü ve müze mağazası, sergi holü, sinema salonu, kuluçka ve hızlandırma merkezi, dene-yap teknoloji atölyesi, dijital kütüphane, restoran ve kafeterya, deneyim merkezi, eğitim atölyeleri, sergi üretim ve bakım atölyesi ile inovasyon merkezi bulunacak.


Proje tamamlandığında öğrenci ve bilime meraklı gençlere yön verileceği gibi yerli ve yabancı turistler tarafından da ziyaret edilmesi bekleniyor.

 

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Mevlüt Uysal'ın yakından takip ettiği projenin 3 yılda tamamlanması öngörülüyor. Şekllinde basına yansıyan haberler olmuştu. 

 

Deney istasyonları, Kuluçka ve Hızlandırma Merkezi, Dene-Yap Teknoloji Atölyesi, Merkezi, Eğitim atölyeleri, Barbaros Hayrettin Paşa ve Mimar Sinan sergi salonları, Fatih Sultan Mehmed ve İbni Sina sergi salonları, Sergi üretim ve bakım atölyesi, İnovasyon merkezi olacaktı; Tasarım Atölyeleri, Yapay Zeka, Dijital ve Sanal Gerçeklik, STEAM Atölyeleri Dijital Kütüphane yapılacaktı.  

 

 

Haliç Bilim Merkezi Unutuldu mu?

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan diyor ki; Plan değişiklikleri muhtar binalarında ilan edilerek, milletimizin görüşü ve onayı alınarak uygulamaya geçilecek.

 

Bu konuda ilçede yaşayan vatandaşların fikirleri alındımı? 

 

Otel, Yat Limanı, Otopark ve 3 Müzenin yapılacağı Tersane İstanbul projesi milletin görüşü ve onayı alınacak mı? Beyoğlu'nda yaşayan gençler Bilim Merkezine kavuşması Haliç Sahilinin tamamen kamu yararına kullanılması neden düşünülmez? Bu 5 yıldız otellere acaba ilçeden kimler gidebilecek?

 

Beyoğlu'nda yatı olan varda ihtiyaçmı vardı da yat limanı yapılıyor? Bizim evimiz dediğimiz Beyoğlu'nda doğup büyümüş gençler bilimle uğraşmak kendilerine geliştirmek yerine bu otellerde temizlik işçiliği mi yapacak? Turistlerin kapısınımı açıp kapatacak, zenginlerin yatının bekçiliğinimi yapacak? Beyoğlu'nda yeterince otel yokmu?

 

Bu kadar yapılan otel hatta apartmanların otele çevrilerek vatandaşın göçe zorlandığı Beyoğlu'nda bu kadar çok otel fazla değil mi? Galata Port yeterli değilmidir? Otel yapıalacaksada illede sahilemi yapılması gerekiyor?  Bu yapılan zenginlere yönelik projeler bittiğin de ilçede yaşayan kaç kişi bu otel veya marinalara gidebilecek? Sizce Beyoğlu'nda yaşayan insanlara haksızlık edilmiyormu?

 

Senede 150 gün kullanılabilecek ve sadece uyumak için kullanılan oteller Sahillerimizde olmak zorunda mı? Beyoğlu'nda Turizm turizm diyerek kendi insanımızı ötelemiyormuyuz? Dışlamıyormuyuz? Kendi insanımızı ilçeden nereye göndereceğiz? Artık biz Beyoğlu'nu turizme açtık burada yaşayanlar başının çaresine mi baksın, nereye giderse gitsinmi diyeceğiz? 

 

Haliç Bilim Merkezi Unutuldu mu?

 

Evimiz dediğimiz Beyoğlu'n da yaşayan vatandaşlar unutuldumu? 

 

Osmanlı döneminde fakir fukaranın yaşadığı mahallelerde lüks gösterişli evler yapılmasına izin verilmezdi. Fakir fukaranın, orta halli vatandaşın yaşadığı ilçeye 5 yıldızlı oteller ve yat limanı yapılıyor.

 

HABER GALATA

 

Anahtar Kelime: Recep Tayyip Erdoğan, Haliç Bilim Merkezi, Tersane İstanbul, Beyoğlu, İstanbul.

Kemal Üçüncü: ABD derin devleti karizmayı çizdirmemek için İsrail’in provokasyonları ile anlamsız ve sistemsiz son faaliyetlerini sürdürüyor
DİĞER   
22.1.2019 02:21:21

Kemal Üçün'cü, Dış politikaya yol gösteren bir yazı kaleme aldı.

 

Kemal Üçün'cü yazısında,

 

[15.09.2017] tarihinde [1.5 yıl önce] ABD’nin Suriye’de yenildiğini ve çekileceğini Odatv’de yazdım. Bu tahlil, “ihtiyatla söyleyelim” bu kesinlikte ifade edilmiş, “bilebildiğim kadar” tek akademik siyasi değerlendirmedir.

 

Türk basını ve entelektüel camiası bu tahlili yok saydı, velâkin araştırmacılar için tarihe not düşüldü, arşivde mevcuttur. Kısaca şu tespiti yapmıştım:

 

“Avrasya bloku, Atlantik eksenine karşı dengeyi sağladı. Bu tabloda artık Kuzey Irak referandumu ve Suriye koridoru gerçekliği ve geçerliliğini yitirmiştir. ABD derin devleti karizmayı çizdirmemek için İsrail’in provokasyonları ile anlamsız ve sistemsiz son faaliyetlerini sürdürüyor. Suriye’de artık Avrasya güçlerinin dediği oldu.

 

Biraz daha zaman alacak ama sonucun böyle olacağını görebiliyoruz. Gerisi makyaj ve düzenleme olacaktır. ABD’ye onurlu bir çekiliş şansı tanınacaktır.”

 

Trump seçildiğinden sonra yaptığı açıklamalarda ABD’nin kıtası dışındaki askeri varlığının yarattığı yükten yakınmıştı. Bir iş adamı olarak dünyanın yeni jeopolitiğinin dayattığı fotoğrafı önseziyle görmüştü.

 

Velakin Musevi finans kapital, enerji ve silah lobisinin dayatma ve şantajlarıyla (seçilmesi üzerindeki şaibe canlı tutularak) tekrardan provoke edildiği aşikârdır. 

 

YAZININ DEVAMINI OKUMAK İÇİN LİNKİ TIKLAYINIZ...

 

 

HABER GALATA

 

ABD ve bazı Batılı ülkeler yaptıkları açıklamalarla suç üstü yakalanmışlardır
DİĞER   
22.1.2019 00:15:49

 

Günümüzde uzun süredir, dünya tarihinin çeşitli olaylarını revize etme eğilimi devam etmektedir. Tek tek ülkeler ve bir bütün olarak ülke blokları, diğer devletlerin tarihi geçmişini ve mirasını karalayarak ve böylece günümüzde onların itibarını zayıflatmaya çalışarak, tarihi gerçekleri çarpıtma amaçlı bir politika yürütmektedir. 

 

Tarihin tahrif edilerek kasıtlı bu çarpıtmalar her şeyden önce insanlık düşmanı (misanthropik) emperyalistlere karşı mücadelenin yükünü taşımış olan tüm toplumlara hakarettir. 

 

Tarihin tahrif edilmesine yönelik girişimler, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra ortaya çıkan ve Birleşmiş Milletler Tüzüğü’nde yer alan mevcut dünya düzeninin temellerini sarsmakta olup, İslamofobi (yapılan uluslararası araştırmalarda Batıda toplumun İslamafobi gibi bir endişesi olmadığıda anlaşılmıştır 1)  de dahil olmak üzere neonazi ve yabancı düşmanlığının çeşitli şekillerde yayılması için elverişli bir zemin oluşturmaktadır. 

 

Bir çok Batı ülkesi bu düşmanca projeleri uygulamış, Avrupa vatandaşları üzerindede bir korku imparatorluğu yaratmıştır. Sahte bir güvenlik endişe yaratarak demokrasiden ve hukuk düzeninden uzak bir takım politikalar izlemeye devam edilmektedir. Terör örgütlerine silah satılmasını için para ödeyen bazı Batılı devletler, vatandaşlarının ödedikleri vergileri kendi vatandaşlarının teröristlerce öldürülmesine sebeb olmuşlardır.

 

Meşru devletlerle uluslararası hukuk düzeyinde güvenlik tedbirleri almak yerine, belirli etnik dini ve meshepsel kimlikler üzerinden yaratılan terör örgütlerini silahlandırarak yeni terör örgütleri yaratmış ve terörle teröristle mücadele gibi yanlış bir hukuk dışı yola girmiştir. Bu yanlış, uluslararası hukuka dayanmayan girişimler sonucu milyonlarca insan yaşamını yitirmiş, Ortadoğu'da olduğu gibi  güvenlik sorunu Avrupa vatandaşlarınıda tehdit eder düzeye ulaşmış  ve dünya kamuoyu buna sessiz kalmıştır. 

 

29 ülkenin üye olduğu NATO askeri gücü ve Suriye'de onlarca ülkenin katıldığı söylenen koalisyon gücü Birleşmiş Milletlerde alınacak bir kararla 30 günde bitirilmesi mümkün olan terörle mücadele yıllardır devam etmiştir.   Ortadoğu coğrafyasında süren savaş şartları 20 yıla yayılmış ve dünyada bir çok ülkede terör saldırılarıyla masum insanların yaşamlarını kaybetmesine neden olmuştur. Birleşmiş Milletler yaşananlara etkisiz kalmış, yapılan bir çok uluslararası anlaşma rafa kaldırılmış ve alınan kararlar görmezden gelinmiştir. Avrupa Birliği içinde aynı durum söz konusudur. En önemli husus, Suriye sınırından Türkiye'ye yapılan saldırılara karşı NATO sessiz kalmış ve üyesi olduğu ülkeye bir destek açıklaması da yapmamıştır. 

 

Libya, Irak ve sonrasında Suriye'de başlayan çatışmalar Türkiye sınırlarına sıçramış ve terör saldırıları sonucu  bir çok masum insan yaşamını yitirmiştir. Türkiye'ye sıçrayan bu ateş Avrupaya kadar ilerlemiş ve Avrupada gerçekleşen terör saldırılarında da bir çok masum insan yaşamını yitirmiştir.  Terör örgütlerine silah verilmesi/satılmasını sağlayan bir çok batılı ülkede yaptığı açıklamalarla suçunu itiraf etmiştir.  ABD'li senatör Lindsey Graham Türkiye'de verdiği röportajda 1980 yılından bugüne PKK terör örgütünü çok iyi bildiğini ve terör örgütü YPG'nin terör örgütü PKK'nın devamı olduğunu kamuoyuna açıklamış ve bu konuşmalar haber kanallarında izlenmiştir. Bir çok Batılı ülke terör örgütü YPG'ye silah verilmesi için ABD'ye para ödediğini açıklamış dünya kamuoyuna açıkça suçlarını itiraf etmişlerdir. 

 

Daha doğrusu; yaptıkları açıklamalarla suç üstü yakalanmışlardır. 

 

Yukarıda bahsettiğimiz ülkelerin toprak bütünlüğüne saldıran, bunlar üzerinden haritalar oluşturan ve milyonlarca insanın hayatını kaybetmesine neden olan, terör örgütlerine silah veren veya silah verilmesi için para ödeyen ülkelerin ''Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi''nde yargılanmasına gerekçe olan çok açık gerçek konulardır. Tarih bunları tek tek kayda geçmektedir.

 

Devam etmekte olan “Türkiye düşmanlığı” kampanyasının bir parçası olarak ülkemiz,  yaklaşık 30 yıldır terörle mücadele eden Tükiye'nin terörle mücadelesi, terörle mücadele eden ülkemiz suçlulardan biri olarak gösterilmeye çalışılmakta,  bir devletin terörle mücadelesi, toprak bütünlüğünü koruması  bir “suç unsuru” olduğu, on binlerce vatandaşımızı katletmiş terör örgütlerini siyasi bir parti gibi gösterme fikri bir çok Batılı ülke tarafından dünyaya empoze edilmeye devam etmektedir. 


Kendi görüş ve iradesini, demokrasi (Dünyada ve Batı ülkelerinde bile toplumda kabul görmediği/görmesi mümkün olmayan) modelini ve diğer manevi değerleri başka ülkelere empoze etmenin yanı sıra, her ne pahasına olursa olsun küresel hâkimiyet elde etme girişimleri trajik sonuçlara yol açabilir. Türkiye sıçrayan ateşin, Batılı ülkelerede sıçramasının mümkün olacağı bir gerçektir, bir örneği mültecilerdir. Milyonlarca insan Türkiye ve Batı ülkelerine sığınmak zorunda kalması bir işarettir.  

 

Türkiye'nin sınırlarını tehdit eden terör örgütlerine yönelik ''Fırat Kalkanı'' ve ''Zeytindalı Harekatı'' düzenlenmiştir. Dünyanın en güçlü ordularından birine sahip olan Türkiye bu yanlış yoldan dönün mesajını dünyaya en anlamlı ve sert bir şekilde vermiştir. Dün komşumuz Irak ve Suriye üzerinde oynanan oyunlar, bu gün İran ve Türkiye üzerinden oynanmak istenmektedir. 

 

Kurtuluş savaşında ülkemize destek veren ve sanayileşmemizde büyük katkısı olan , bugünde bir çok yeni projeyle ülkemize ciddi katkıları olan deniz komşumuz Rusya,  Astana görüşmeleri ve ülke devlet başkanları düzeyinde yapılan toplantılarda Suriye'nin toprak bütünlüğünü savunurken, diğer taraftan Türkiye'nin 30 yıldır mücadele ettiği terör örgütü PKK/YPG'ye halen terör örgütü diyememeside bizleri derinden yaralamakta ve bu bakış açısı düşünceye sevk etmektedir. Bölgede belirli etnik kimlikleri korumak diğer etnik kimlikleri (Türkmenler, Araplar ve diğerleri)  yok saymak çok akılcı olmadığı gibi ileride oluşabilecek ciddi sosyolojik sorunlarında yaşanabileceği iyi düşünülmelidir.

 

Ortak sorunumuz olan küresel güçlerle mücadeleyi birlik beraberlik içinde, güçlerimizi birleştirerek ve gerçekleri görerek verebiliriz. Deniz komşumuz Rusya'nın da emperyalist güçler tarafından dünya kamuoyuna yanlış tanıtılmasını ciddiyetle takip ediyor ve gerekli olduğunda emperyalist düşünceye  karşı komşumuz Rusya'yı da savunuyoruz. İmparatorluk tarihi olan Türkiye ve Rusya gibi iki güçlü ülke, İran, Suriye ve Irak'la güçlerini birleştirerek, ortak bir akılla  emparyal güçlere en güçlü cevabın bu şekilde verilmesinin mümkün olduğunu iyi değerlendirmeli ve düşünmelidir. 

 

Türkiye, Irak, Suriye, İran ve Rusya dahil bölge ülkeleri ile samimi bir işbirliği yaparak, yaklaşmakta olan tehditleri engelleyebilecek girişimleri yapabilir ve bu güçtedir. 

 

Bunun dışında  jeopolitik hedefleri uğruna kışkırtıcı, saldırgan politikalarını sürdürmeye devam eden batılı ülkeler ve yöneticileri, şık kıyafetlerle kameraların karşına geçerek yapılan toplantılar sonrası (doğabilecek sorunları tarihte yaşamamış olmaları halde) fantastik açıklamalar veya twitter paylaşımlarının hiç bir sonuca varamıyacağıda bilinmeli ve iyi anlaşılmalıdır.  

 

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ve milletinin geçmişi ve gücü tarihte olduğu gibi bu günde bilinmektedir. Çanakkale'de, Kurtuluş Savaşında, Kutul Amare gibi mücadelelerlede ki aynı ruh, bugünde devam etmektedir. Asker bir millet olan Türkler, topraklarına yönelik bir saldırıya karşı Vatan müdafası için yapılacak bir çağrıya 40 milyon Türk vatandaşının bizde varız diyeceği tarihte olduğu gibi bugünde gerçekleşecek Türkiye ve komşu ülkelere bir operasyon yapılmasına izin vermeyeceği iyi bilinmelidir.  

 

Bugün bizim, tüm insanlığın, barışın, istikrar ve güvenliğin ortak çıkarları için eşitlik ve saygınlık içinde Türkiye ve komşu ülkelerle  ile iyi ilişkiler  kurmak yerine, jeopolitik hedefleri uğruna kışkırtıcı, saldırgan politikalarını sürdürmeye  devam eden ABD ve bir dizi Batı ülkesine aktarmaya çalıştığımız şey budur.  

 

Tüm insanlığın, barışın, istikrar ve güvenliğin ortak çıkarları için huzurlu eşit ve saygın bir dünya umuduyla...

 

 


Kaynak: 1)  
www.pewforum.org
 

 

 

Prof. Dr. İlber Ortaylı: Cehaletle beslenen etnik eğilimler var
DİĞER   
17.1.2019 01:43:53

 

Prof. Dr. İlber Ortaylı,Türk vatandaşlığı verilen Suriyeliler ile Rumeli göçmenlerini karşılaştıranlara "Haddinizi bilin" diyerek sert çıktı. 


Cnn Türk'te, Deniz Bayramoğlu'nun sunduğu Gündem Özel programında konuşan Prof. İlber Ortaylı, "Kaybolan imparatorluğun (Osmanlı İmparatorluğu) hatta ana vatanın içinden gelen insanlar, sizin mütalaanızın haricindedir, haddinizi bilin. dedi.

 

 

Suriyeliyi tutacaksan, burada kalsın diyeceksen kalsın, fakat kalkıp ama sizde zaten Rumeli'den geldiniz, yok adalardan geldiniz demesin. 


 

Nereden geleceklerdi ki, Osmanlı İmparatorluğu Anadoludaki bir sürü yerleri almadan evvel Tuna'yı bulmuştu (ulaşmıştı). Fatih'in (Fatih Sultan Mehmed) zamanında devlet-i Aliyye'nin sınırları neresiydi. Bosna Hersek, Arnavutluk, Yunanistan'ın aşağısına inmişiz yani, bitmiş." Bulgaristan 1395'ten beri, yani bugünkü Bulgaristan, artı Kırım karşıda Kırım zaten Türklerin oturduğu yakın bir şey (yer), şimdi bu bunlar elimizdeyken 1460 çoktan tamamlanmış  diyerek, bu ona laf atman (Rumeliye) için bahane değil Türk göçmenlerle, Suriyelileri aynı kefeye koyanlara tepki gösterdi.


O günlerde Suriye'nin Osmanlı topraklarında olmadığını hatırlatan Ortaylı, "bu son derece densizlik. Burada sırf cehalet değil, bana göre cehaletle beslenen etnik eğilimler var bu çok tehlikeli. 

 


Kendi adını, kendi kültürünü koymamış insanlar bir şeyi yalıyorlar yani.

 

Türk unsuruyla çok uğraşmaya başladılar. Bu sağlıklı değil, bu şahsen çok ürkütür" çok dikkat etmek gerekir, muayyen zamanlarda, böyle zamanlarda   çok akıllı hareket etmek gerekir, dedi. 

 


 

Prof. Dr. İlber Ortaylı, topluma genel bir mesaj vererek sosyal medya üzerinden doğru bilgilerle konuyu izah etmenin faydalı olacağı yönünde ip uçları verdi. Toplumda bilinmeyen veya yanlış bilinen bir çok konuyu gerek sosyal medya, gerek arkadaş toplantılarında dile getirmek topluma doğru bilgileri ulaştırmak herkesin vatandaşlık görevi olduğunu unutmayalım.

 

Büyük Selçuklu İparatorluğundan Osmanlıya  fethedilen topraklara Anadoludan Türk nüfusu yerleştirilirdi. Selçuklulardan beri Balkanlara gönderilen Türk unsurlarının Anadolu’da meydana gelen demografik düzen faaliyetleriyle ilgili olduğu bilinmekyedir. Bu akım devlet eliyle sistematik olarak yapılmış, fethedilen topraklarda güvenlik bu şekilde sağlanmıştır.

 

Selçuklu ve Osmanlı sarayına mensup şehzade ve liderler (İzzeddin Keykavus, Süleyman Paşa gibi), Rumeli’de bulundukları süre içerisinde buradaki verimli topraklara gelen Türkleri  teşkilatlandırarak bölgedeki Türk iskânının temellerini atmışlardır. Osmanlı dönemi Balkanlara yapılan camiler, medreseler, köprüler bilinmektedir.  

 

Fatih Sultan Mehmet Han'ın istanbul'u fethinde de İstanbul'a 5000 aile getirilip yerleştirilmesi emrini vermişti. daha sonra 15000 haneye erişmiş 75 bin nüfusa erişmişti. Osmanlı döneminde Anadolu Türkleri Balkanlarada bu şekilde gitmişlerdir. Bunların içinde asker, din adamı, öğretmenlerde bulunmaktadır.  Balkan coğrafyasına Türk'ler yerleştirilmiş, alınan topraklarda herhangi bir isyan çıkması bu şekilde önlenmiş ve nüfus dengeleri sahlanmıştır. 

 

Günümüzde halk arasında Balkan göçmeni, Selanik, Makedon göçmeni Balkan göçmeni Trakyalıyım, Boşnak veya Arnavutum gibi konuşmalar duyarız. Halk arasında bu söylemlerle tanışmalar yapılır. Doğru olan ortak isim ''RUMELİ TÜRKLERİ'' dir. Balkan coğrafyasına Anadolu Türkleri gitmiş ve onların çocukları, torunları biz ''memlekete'' dönüyoruz diyerek Türkiye'ye gelmişlerdir. 

 

Toplumda tarih bilmeyen, veya bildiği halde toplumda kutuplaşma yaratan bir takım güruh maalesef bilinçli bir şekilde kimliklere saldırmaktadır. Yaptığımız araştırmalarda sosyal medya üzerinden tartışma açmaya çalışan bir çok yurt dışı hesabı tespit ettik. Ülkemizin zor günlerinde her yerden saldırarark halkta huzursuzluk yaratma peşinde olanlara toplum gerekli cevabı vermiştir. Türklerin tarihini lekelemeye çalışanlara toplum en mantıklı cevabı vermelidir ve verecektir. 

 

 

HABER GALATA

 

Bülbülü altın kafese koymuşlar ah vatanım demiş...
DİĞER   
10.1.2019 08:53:43

 

 

Suriye'de başlayan olaylar sonrası ülkemize yoğun bir göç hareketi yaşandı. 2013 yılında başlaya göç 2014 ve 2015'de artarak 2018 verilerine göre 3 milyon 622 bin 366 kişiye ulaştı (Göç İdaresi 3.622.366).

 

Suriye, Afganistan ve İran'dan başlayan göç hareketi milyonlarca insanın sınırlarımıza gelmesiyle oluşan ''Açık Sınır Politikası'' uygulanma zorunluğu doğdu. 

 

2010-2011 yıllarında, bazı yabancı ülkelerin iklim değişikliği adı altında hazırladığı raporlarda yukarıda yazılı ülkelerden göç hareketleri yaşanacağı açıkça işaret ediliyordu. Bizim kurumlarımız bunları göremedi ve iyi değerlendiremedi. Perşembe'nin gelişi Çarşamba'dan belliydi. 

 

Milyonlarca masum insan ülkelerini terketmek zorunda kalmış ve sığınacak ülkelere doğru yola çıkmış ve bir çoğu Türkiye'ye sığınmıştır. Yaşlı, kadın ve çocukların yaşadığı bu zorlukları tahmin etmek çok zor olmasa gerek. Kamplardaki zor şartlar, kış aylarında yaşanan zorluklar, Kızılay ve AFAD'ın milyonlarca insana anlık destek vermesi kolay olmadı, halende kolay değil. Çünkü sınırdan girdikten sonra bütün iş bu iki kuruma yıkılmış durumda. 

 

 

Türkiye'de gerek siyaset, gerek toplum, gerek ilgili kurumlar bazı sorunları doğru zeminde tartışamıyor. Sorunları yeni bir sorun yaratarak çözmeye çalışıyoruz, tabi gerçekler hiç öyle değil. 

 

Uzun zamandır tartışılan ülkemize sığınan resmi adıyla ''Geçici Koruma Unsurları'' ( Suriye-İran-Afganistan vatandaşları) üzerinden toplumda bir takım rahatsızlıklar oluşmuş ve konu tartışılmaya başlanmıştır. 

 

Taraflar konuyu  tartışırken; bir taraf diğer tarafı ırkçı olmakla suçluyor, bir diğer taraf yapılan yardımlar ve harcanan 187 milyar Türk Lirasının kendi ceplerinden çıktığını ima ederek bu soruna bir çözüm bulunmasını istiyor. İlçelerde kalabalıklaşan yabancı nüfusun yaşamlarını zora soktuğundan bahsediyor. Her iki kesimdende kötü niyetli yaklaşım içinde olanlar olduğunu görüyoruz bunlar toplum içinden, gazeteci veya siyasetçilerde olabiliyor. 

 

8 Eylül 2018 günü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN'ın yaptığı açıklamada ''Geçici Koruma Unsurlarını'' kastederek gönüllü ve güvenli bir şekilde ülkelerine dönüşlerinin sağlanmasını belirtmişti. İlgili kurumlar bunu talimat olarak görmeli ve hemen harekete geçmeliydi. 

 

 

Geçtiğimiz günlerde TBMM Başkanı Binali YILDIRIM'da İstanbul'da basın mensuplarıyla yaptığı toplantıda ''Geçici Koruma Unsurlarını'' belirterek bunların ülkelerine geri dönüşün sağlanacağını, 300 bin civarında geri dönüş olduğunu ve geri dönüşlerin devam edeceğini açıkça çok net belirtti.  

 

Bu süreç içerisinde yapılan tartışmaları analiz ettiğimizde iktidar partisine yakın olan veya partili bazı isimler yazılı ve görsel medyada konuyu gerçekleri yansıtmayan bir zemine çekmiş Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın açıklamasına karşı bir takım söylemlerde bulunmuşlardır. 

 

İktidar partisi içinde bu konuyu yanlış bir zemine çekenlerin bazılarının Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın açıklamasından habersiz olduğu için bu yönde bir savunmaya geçtiğini bilmeyerek bu hatayı savunduklarını, diğer kesimin emparyalist planların uygulayıcısı olan, siyasi bilinçlendirme yaparak  emparyalistlere çanak tutanlar olarak ikiye ayırmak zorunda olduğumuzu görüyoruz. 

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 8 Eylül 2018 günü yaptığı açıklama ''Devlet Politikası'' anlamındadır ve ilgili kurumların hemen harekete geçmesi gerekmektedir. Tabi biz maalesef halen bunu anlayamıyor ve göremiyoruz, Ankara'dan birileri gelecek ve bu sorunları kendileri çözecek diye bekliyoruz. Harekete geçenleri engellemeye kalkan partililer olduğunu görüyoruz. 

 

Toplumda yükselen seslere kulak vermek, sorunları doğru zeminde tartışmak, toplumun çözüm önerilerini dinlemek ve bu sorunlara çözüm yolları göstermek iktidar partisinin görevidir. Ayrıca bu sorunlarda iktidar partisine oy veren seçmeninde ciddi şikayetleri olduğunu biliyor, duyuyoruz, tabi yüzyüze geldiklerinde bunları konuşamıyor sorunlarını dile getiremediklerinide görüyor ve biliyoruz. 

 

Medyada konunun tartışıldığı kadarıyla taraflarca sunulan tekliflerin çok gerekçi olmadığını ve bunların bir çözüm yolu gösteremediğini anlıyoruz. 

 

Almanya'da imzalanan, Türkiye'ye büyük zarar veren, ''Tüyü Bitmemiş Yetim Hakkını'' korumayan, tek tarafı koruyan onların çıkarlarını gözeten (AB Ülkelerini) ''geri dönüş anlaşmasının'' detaylarına girmek bugünün sorununa bir çözümde bulmuyor. ''Açık Sınır Politikası'' büyük hataydı demekle de günümüzün sorunları çare olmuyor, 35 milyar dolar (187 milyar Türk Lirası) harcadık ama ülkemize sığnan masum insanlar sokaklarda halen dilencilik yapıyor çöplerden ekmek topluyor bu paralar nereye harcandı diye sormakta bugünün sorunlarına çözüm bulmuyor,  ben kalacaklar diyorum diyerek şahsi inatlaşmalarlada toplumun sorunlarına çözüm üretemiyor ülkemize katkı sağlayamıyoruz. 

 

Yaşlı, kadın ve çocuklar gerçek ihtiyaç sahibi dışında kontrol edilemeyen ''Geçici Koruma Unsurlarını'' ülkelerine gönüllü dönüşlerinin sağlanması için projeler geliştirilmedilir. Bu proje gönüllü dönenlere aylık verilen devlet yardımlarının 6 aylık peşin verilmesi, gittiğinde 6 ay süreyle her ay hesabına yardım gönderileceği ve gidişi için yol masraflarının karşılanacağı şeklinde bir başlangıç yapılabilir. 

 

Ankara, Valilik ve Kaymakamlara göndereceği genelgeyle projeyi başlatabilir, kaymakamlıklara bilgilendirici afişler asılabilir veya bunlar ilgililere duyuralarak sağlanabilir. Bugü basına yansıyan gönüllü geri dönüş yapanların tekrar ülkemize geldiği ve bunlara tekrar maaş bağlanması ve sağlık imkanlarından yararlandırılmasına yönelik genelge çıkarıldığı ve valiliklere gönderildiğini okuduk. 

 

6883-MADDE 12: Geçici korumanın bireysel olarak sona ermesi veya iptali.

 

a) Kendi isteğiyle Türkiye’den ayrılması.

 

Türkiye'den ayrılmasıyla ''Geçici Koruma'' sona ermiştir. Türkiye'ye aynı statüde giriş yapması ve geçici koruma haklarından faydalanması mevzuata göre mümkün değildir. Ayrıca uluslarrası yardım kuruluşlarıyla imzalanan anlaşmalarda da ülkeyi terkeden Geçici Koruma Unsurunun tekrar yardımlardan faydalandırılmasının mümkün olmadığı yönündedir. Ülkemizin bulunduğu ekonomik sorunlar ortadayken siyasi veya kişisel inatlaşmalarla bir yol alınamayacağı gibi yeni sorunların yaşanmasınada sebeb olacaktır.

 

Ülkeden gönüllü çıkan sığınmacının tekrar ülkeye alınması ve tekrar aynı haklardan yararlanılmasının istenmesi günümüz gerçekleriyle bağdaşmadığı gibi, Cumhurbaşkanı Erdoğan'nın politiklarına karşı atılmış bir adım olarakta değerlendirilebilir. Valilere gönderilen genelgenin çok doğru bir yaklaşım olmadığı çok açık.

 

Valilerin ve Kaymakamların Cumhurbaşkanına bağlı olduğunu ve Türk Milletini temsil ettiğini ve onların haklarını koruduğunu unutmamak gerekir.

 

Vatandaşlarımızın Cumhurbaşkanımız ve Meclis Başkanı Yıldırımın açıklamalarından sonra biraz daha sabırlı olmaları, sorunlarını ilçe Kaymakamları veya yazılı dilekçelerle Valiliklere başvurmaları sorunları yazdıkları dilekçede belirtmeleri en doğru bir yöntem olacaktır.

 

Bülbülü altın kafese koymuşlar, ah vatanım demiş.

 

 

Bülbülü altın kafese koymuşlar, ah vatanım demiş.

 

İnsan doğup büyüdüğü ortamdan, yurdundan uzakta ne kadar iyi bir yaşama ortamında bulurnursa bulunsun, yinede yurdunu arar; onun özlemini çeker. 

 

Bizim insanımız merhametlidir, her ne kadar kızsa sesini yükseltsede bu resimleri gördükten sonra gerçekleri daha iyi anlayacaktır. 

 

 

 

HABER GALATA 

 

400 tane Haberden 1 - 20 arası gösteriliyor
Sayfalar :1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 - 20Geri · İleri
Sayfalar
Anketler
Turizm'de sorunlarımız nelerdir?