Afrin, Kültürel Miras ve Kara Propaganda
Okunma Sayısı : 453   
21.3.2018 12:07:12

 

 

Türk Silahlı Kuvvetleri ve ÖSO’nun Afrin’i büyük bir başarıyla terörist unsurlardan temizlemesinin ardından Avrupa basını ile sosyal medya hesaplarında birden bire Afrin’in arkeolojik kalıntıları gündeme geldi.

 

Prof. Dr. Cengiz Tomar'ın Anadolu Ajansı'nda yayımlanan görüş ismiyle yayımlanan yazsısında Afrin, Kültürel Mireas ve Kara Propaganda ele alındı. Zeytin Dalı harekâtında sivillerin zarar gördüğü ithamlarının asılsız çıkması üzerine Batı basını ve sosyal medyada, son çare olarak Afrin’in pek de zengin olmayan antik eserleri üzerinden bir kara propaganda başladı.


Osmanlılar döneminde Kilis’e bağlı küçük bir kasaba olan Afrin’de çok önemli tarihi eserler bulunmamakla birlikte M.Ö. 1000’lere kadar uzanan arkeolojik kalıntılar mevcut. Türkiye’nin Zeytin Dalı harekâtına başlamasının ardından masum insanların katledildiği gibi ithamlarda bulunan Batı basını, Afrin’in düşmesinden sonra son çare olarak Afrin’in pek de zengin olmayan antik eserleri üzerinden bir kara propagandaya başladı. Avrupalıların 19. yy.’dan itibaren özellikle Osmanlı coğrafyasındaki tarihi eserleri kaçırmada sabıkası bilinmekteyken; Türkiye, Mısır, Suriye ve Irak’tan kaçırılan eserler Avrupa ve ABD’deki müzelerde sergilenmekteyken...

 

Eski Dünya’nın Mısır (Nil Vadisi) ile birlikte en önemli üç medeniyet merkezinden ikisi olan ve uzun süredir fiilen ABD ve Rusya hâkimiyetindeki Irak (Mezopotamya) ile Suriye’nin (Münbit Hilal) çok zengin kültürel mirasının başına neler geldiğini kısaca hatırlatalım. Zira bölge 13. yüzyıldaki Moğol istilasının ardından kültürel yıkım açısından da en zor günlerini yaşıyor. Üstelik bunun yapanlar bölgeye demokrasi getirdiklerini söyleyen havariler.

 

ABD’nin uzun yıllardır hâkim olduğu Irak’ta Musul Müzesi, Nemrud şehri ile UNESCO kültür mirası listesinde yer alan Hatra tahrip oldu. Dârüsselâm yani “Barış Şehri” resmi adıyla 766’da Abbasi başkenti olarak kurulan Bağdat’tan hiç bahsetmeyelim. Yine Müslümanların karargâh şehirler (emsâr) olarak kurdukları Basra, Kufe (Necef) ile Türkmen şehri Kerkük’ten.

 

Irak işgalinin yol açtığı yıkım


Daha spesifik ve somut olması açısından 2003'teki ABD işgalinin ardından yağmalanan Bağdat’ın nadir ve paha biçilmez elyazması kitapları barındıran kütüphanelerinden bahsedelim. O Bağdat ki 9-10. yy'da İslam rönesansının merkezi olması ve bir caddesinin boydan boya kitapçı ve sahaf dükkânlarıyla dolu olmasıyla meşhur. 13. yüzyılda Moğollar, Bağdat’ı işgal ve istila ettiklerinde kütüphaneleri yakıp o kadar çok elyazmasını Bağdat’ın ortasından geçen Dicle nehrine atmışlardı ki rivayete göre nehir bu kitapların mürekkebinin çözülmesiyle bir müddet siyah akmıştı. Bağdat 2003’te işgal edildiğindeyse, sadece bu şehirde, on elyazması kütüphanesi yağmalanmış ve bu elim hadise Irak Milli Kütüphanesi ve Arşivler genel müdürünün tabiriyle “tasavvuru mümkün olmayan bir milli felâket” olarak kelimelere dökülmüştü.

 

Bağdat’ın kütüphanelerinden yalnızca biri, müdürü ve çalışanlarının fedakârlığı sayesinde Moğolların modern versiyonlarının sebep olduğu bu akıbetten kurtulabildi. Yağmadan şans eseri kurtulan ve Abdülkadir Geylani’nin türbesinin bulunduğu külliyede yer alan Kadiriyye Kütüphanesinin müdürü, “Amerikalılar geldiğinde onlara fakir insanlar olduklarını ve ellerinde kendilerini korumak için iki kalaşnikoftan başka bir şey olmadığını söylediklerinde askerlerin çekip gittiğini ve günlerce bu çok değerli kitapları saklayıp korumak için gece gündüz kütüphanede beklediklerini” anlatır. Kütüphanede bulunan 85 bin civarındaki nadir eser arasında çok değerli müzehhep tarihi mushaflar mevcut. Bunlardan biri de Sultan Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Sultan tarafından kütüphaneye hediye edilmiş.

 

Suriye'deki tahribat


Suriye’de yedi yılını doldurmuş iç savaş ve işgalin kültürel miras açısından faturası da çok ağır. Tarihte Irak ile birlikte ilk şehir devletlerinin kurulduğu, alfabenin bulunduğu, Antik dönemde Babil, Assur ve Hititlerin önemli merkezlerinden olan Suriye Grek, Sasani, Pers ve Roma hâkimiyetinin ardından çok erken dönemdeki İslam fetihleriyle Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Eyyubiler, Memlükler ve nihayet Osmanlı kültürel mirasına sahip. Şam ve bugün yer ile yeksan olmuş Halep, dünya tarihinin üzerinde kesintisiz yerleşimin olduğu en eski iki şehri. Antikitenin yanı sıra bu bölgeden neş’et eden Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam’ın hiçbir yerde bulunamayacak ortak yaşam sentezine sahip.

 

Bu kadim medeniyet merkezinin batısı Moskova Knezliğinin (beyliğinin) çarlığa dönüştüğü 1547’yi başlangıç tarihi kabul edersek 500 yıllık bir tarihe sahip Rusya ile doğusu toplamda 250 yıllık bir siyasi geçmişe sahip olan ABD’nin fiili hâkimiyetinde. Suriye’deki yıkımın sadece bir özet olarak çarpıcı örneklerini vermekle yetinelim.

 

İslam Peygamberinin çocukluğunda geldiği ve meşhur Rahib Bahira hadisesinin yaşandığı; Hz. Peygamber’den hâlâ izler taşıyan Busra. Şam’ın güneyinde UNESCO Dünya Kültür Mirası listesindeki bu tarihi kent harap olmuş durumda. Şam’ın içi nispeten korunmuş olmakla birlikte Dâriyya ve Gûta gibi tarihi banliyoları yer ile yeksan oldu. Hemdâniler, Selçuklular, Eyyubiler ve Memlükler’in önemli şehirlerinden, Osmanlılar döneminde İstanbul ve Kahire’den sonra bölgenin üçüncü büyük kenti olan Halep, Rus ve rejim güçleri tarafından gözlerimizin önünde yerle bir edildi. Meşhur Halep kalesi, kapalıçarşı, Emevi camisi vs. büyük ölçüde tahrip edildi. UNESCO Dünya Kültür Mirası listesindeki antik kent Palmira (Tedmür) Rusya destekli rejim tarafından karargâh olarak kullanılmakta. Ortaçağdan kalma Haçlı kaleleri arasında en iyi korunmuş olanlarından, Arslan Yürekli Richard ile özdeşleşmiş UNESCO Dünya Kültür Mirası listesindeki Crac des Chevaliers (Kal’atu’l-Hısn) ile Lazkiye yakınlarındaki Selahaddin (Sahyun) kalesi büyük hasar görmüş durumda.

 

Bütün bunların dışında açık arazide bulunan arkeolojik pek çok alan, tarihi köyler ile müzeler tahrip edilerek yağmalandı. Yağmalanan eserler arasında Hama müzesinde bulunan ve M.Ö. 8. yüzyıla tarihlenen altın kaplama bronz Arami Tanrıçası heykeli en fazla bilinen paha biçilemez objelerden. Ayrıca Humus, Hama, (Caber Kalesi Müzesi olarak bilinen) Rakka, Deyr-i Zor ve Maaratu’n-numan Müzeleri çoktan yağmalanmış. ABD ve PYD tarafından berhava edilen Abbasilerin bir müddet başkentliğini yapmış olan Rakka’daki müzeden yağmalanan eserler arasında M.Ö. 3.000 yılına uzanan Tanrı İştar heykeli ile Afamya’daki (Apamea) Roma dönemi mozaik ve sütunları önemli yer tutuyor.

 

24 Nisan yaklaşmakta. İngilizlerin Kuzey Amerika ve Avustralya yerlilerine, Stalin’in içlerinde Türklerin ve Tatarların da bulunduğu pek çok millete, Fransızların Cezayirlilere Almanların Namibyalılara yaptığı soykırımlar hatırlanmayacak ama 1915 tehciri tekrar gündeme gelecek. Tıpkı Irak ve Suriye’de Halep, Şam, Bağdat, Musul ve Rakka gibi İslam medeniyet merkezlerinin tarumar eden ABD ve Rusya yerine Afrin gibi küçük ve tarihi miras açısından fakir olan Afrin’in antik kültürel mirasının birdenbire hatırlanması gibi. 

 

AA

Avrupa Birliği ilişkilerinde yeni bir sayfa açma zamanı
Okunma Sayısı : 521   
30.1.2018 15:38:05

Haber Galata ekibi olarak Avrupa'ya bakışı değerlendirdik.

 

 

Geçmişten gelen olumsuzlukları bir yana bırakarak Türkiye AB ilişkilerinde yeni bir başlangıç, yeni bir fırsat olarak değerlendirilerek ilişkileri yeniden sağlamlaştırmak ve geçmişte yaptığımız hataları, görmek istemediğimiz gerçekleri görerek yeni bir başlangıç yapmalıyız. 

 

 

Milli Medya Avrupa Birliği Türkiye ilişkilerini yeteri kadar görmüyor ve değer vermiyordu. Onlarca gereksiz tartışma programları düzenlenirken AB hk. Prof. Dr. Faruk Şen'in girişimiyle başladı demek doğru olur lakin Avrupa ilişkilerini bu güne kadar gören çok fazla kimseler olmadı, ciddiye alınmadı, önemi anlaşılmadı.

 

 

Öncelikle Türkiye AB ilişkilerinde medyanın AB büroları oluştururak Avrupa Parlementosu ve AB'deki gelişmeler yakından takip edilmeli, bu gelişmeler sadece Türkiye ile kısıtlı kalmamalı tüm AB üyesi ülkeler hk. gelişmeler Türk basınında geniş yer bulmalı ve gelişmeler hk. tartışma programları düzenlenmeli.

 

 

Avrupa ülkelerinde bir çok ülkede seçim yapılması ve maalesef seçimlerin Türkiye üzerinden puan kapma girişimleri sonucu bir çok yanlış algı oluşmasına neden oldu. Ülkelerle olan sorunlar AB ilişkilerine yansır gibi düşünüldü, kısmen böyle olsada genelini kapsamaz. Neredeyse hafta sonu tatillerini Avrupa şehirlerinde yapan medya mensupları nedense AB Türkiye ilişkileri çok ilgisini çekmedi. 

 

 

 

 

Avrupa'dan gelişmeler:

 

Avrupa Birliği Para Fonu kuruluyor, 500 Milyar Euro'yla yapılacak bir başlangıçla IMF'y alternatif AB kendi yol haritasını çizmeye başladı ve ABD'den her geçen gün uzaklaşıyor. 

 

 

TESCO, Savunma odaklı Avrupa Birliği Ordusu kurulması için ilk imzalar atıldı. AB sessizce ciddi adımlar atmaya devam ediyor. 

 

 

 

Türkiye AB Gümrük Birliği Anlaşması, bu konu daha çok Avrupa Birliği için önemli olan bir anlaşmadır. Geçmişte anlaşmada yapılan bazı hatalar umarım Türk tarafınca dikkate alınır ve düzeltilir. Ülke bazında gümrük anlaşması ertelensin çığırtkanlığı yapanları çok ciddiye almamalıyız lakin Avrupalı büyük şirketler siyasiler gibi düşünüyor ve bir an önce anlaşmanın yapılmasını bekliyor. 

 

 

En önemli konların içinde AB'de yaşanayan neredeyse 6 milyona yaklaşan Türk vatandaşlarımızın durumu, siyasi çatışmalar maalesef onlara yansıdı ve ayrıca bir hayli üzdü, umarım gelecekte siyasi  tartışmalar bir yana bırakılarak daha çok menfaatler üzerinde durulur. Diğer konu vatandaşlarımızın AB'de serbest dolaşımı vizelerin bir an önce kaldırılmasıdır. 

 

 

Şu gerçeği unutmayalım biz Türkler Avrupa'ya kendimizi yeteri kadar anlatamadık, yeni bir başlangıçla Avrupa'ya yakınlaşmalı ve ülke menfaatlerimizi düşünmeliyiz. 

 

 

Avrupa Birliği ülkelerinde oluştuğu düşünülen islamafobi konusu;

 

Avrupa'da yaşan milyonlarca müslüman olduğu bilinmektedir, bunun başlıca etkisini ABD kaynaklı olduğunu düşünüyorum, Bir grup lobi islamafobi korkusunu sürekli körüklüyor ancak Avrupa'da yaşayan müslüman araplar her nedense bunun dışında tutuluyor. Avrupa'da sadece müslüman Türk Camiilerine saldırılıyor,  müslüman Araplara karşı yapılan bir olumsuzluk görmüyoruz.

 

 

Coğrafyadaki gelişmeler sonucu Türkiye'nin hedef tahtasına oturtulması sonucu Türkiye'de ilk kez dile getiren Prof. Dr. Faruk Şen AB de Türkofobi oluştu söylemleri çok doğru bir tespittir. Biz AB'de müslümanlara karşı ön yargılardan bahsediyoruz ancak Arap müslümanlar karşı yapılan bir olumsuzluk göremiyoruz. 

 

 

Sİyasi liderlerin çatışması maalesef topluma da yansıdı ve Türk toplumu AB'den uzaklaştırıldı. Küresel güçlerin bir plandı da budur, Türkiye'yi Avrupa'dan uzaklaştırmak, bu oyuna gelmemeli Avrupa'ya ülke menfaatlerimiz gereği daha çok yakınlaşmalyız. Tabi şöyle bir geçekte var toplum içinde tartışılan hep Avrupa'yı konuşuyorsunuz diyorlar, isteyenler, Asya, Afrika, Amerika ve Ortadoğuda iş yapabilir veya yaşamında sürdürebilir, Avrupa'yı sevenlerde ticaretlerine devam edebilir veya yaşamını orada sürdürebilir kimse kimseyi zorlamıyor kişisel tercihler tabiki olabilir ancak AB düşmanlığı yapmanında memlekete bir faydası maalesef yok, bu gerçeği görmemizde fayda olduğunu düşünüyorum. 

 

 

Geçmişi unutalım ve Türkiye Avrupa Birliği ilişkilerini gelişmesinde temiz bir başlagıç yapalım.

 

Unutmayın sadece siyasilerden birşey beklemekle olmuyor, En büyük iş sivil toplum ve medyaya ve bizlere düşüyor. smiley

 

 

Türkiye'nin Operasyonları AB'nin güvenliğini sağlıyor
Okunma Sayısı : 649   
16.10.2017 07:42:36

Sınırlarımız da yaşanan olayların Avrupa Birliği ülkelerince önemi anlaşılmıyor.

 

Avrupa Birliği ülkeleri konudan uzak sadece izliyor ve tek bir olumlu açıklamada bulunmuyor.

 

Bu garip ve tuhaf durum karşısında söylenecek tabi ki çok sözümüz var.

 

Türk Ordusu Fırat Kalkanı operasyonunu başarıyla sonuçlandırmış ve bölgedeki terör unsurları etkisiz hale getirilmiştir.

 

Suriye’de terör örgütlerine karşı yapılan operasyonların Türkiye ve bölgenin güvenliğini sağlamakla birlikte Avrupa ülkelerinin de güvenliğinin sağlanmasında büyük fayda sağlamış ve terörün beli kırılmıştır.

 

Ancak Avrupa’dan bu konu hakkında olumlu tek bir açıklama maalesef göremiyoruz.

 

Coğrafya da yaşanan terör olayları Türkiye’ye olduğu gibi Avrupa’ya taşınmış ve yüzlerce masum insan hayatını kaybetmiştir. Avrupa gelişmelere duyarsız kalmış ve AB kuruluş anlaşmasına da aykırı hareket edilmiştir.

 

3 milyon mülteciye ev sahipliğiyle, 30 milyar dolar harcama yapan Türkiye, AB ile yaptığı anlaşma da sivil toplum örgütlerine gönderilmek üzere 5 milyar Euro göndereceğiz sözünü vermiş ancak anlaşmaya da uymamıştır. 5 Milyar Euro halen sivil toplum kuruluşlarına gönderilmemiştir. 

 

Türkiye anlaşmaya uymuş ve Avrupa’ya tek bir mülteci göndermemiştir.

 

Sınırlarımız da yaşanan olumsuz gelişmeler sadece Türkiye’ye değil Avrupa’ya da sıçraması muhtemeldir. AB neden sessiz kalıyor? AB medyası neden gerçekleri yayınlamıyor?

 

Avrupa Birliği ülkeleri şunu iyi anlamalı, Avrupa’nın güvenliği Türkiye’nin güvenliği demektir, Türkiye’nin güvenliği de Avrupa’nın güvenliğidir.

 

Avrupa ülkeleri bu iki yüzlü tutumdan çıkmalı ve akıl tutulmasından kurtulmalıdır. Küresel terör örgütlerine destek verenleri tarih affetmeyecek ve hayatını kaybeden binlerce masum insanın vebalini ödemek sessiz kalanların üstünde kalacaktır. 

 

 

TÜRKİYE BATI'YA ALTERNATİFİNİN OLDUĞU MESAJINI VERİYOR
Okunma Sayısı : 933   
12.10.2017 02:50:50

Fotoğraf Arşiv

 

ABD konsolosluğu çalışanının tutuklanması ve Türkiye'nin Rusya ile iş birliği, Batılı ülkelerde memnuniyetsizliğe yol açıyor. Erdoğan da, Batı'yı terör örgütleri DAEŞ ve El Kaide ile PKK'yı desteklemekle suçluyor. Son dönemdeki gelişmeleri değerlendiren uzmanlar, Erdoğan ile Putin arasındaki yakınlaşmaya ve Moskova-Ankara iş birliğindeki yükselişe dikkat çekti.

 

Türkiye ile Batı arasındaki gerilimli süreci Sputnik'e değerlendiren Avrupa Türk Demokratlar Birliği (UETD) Genel Sekreteri Bülent Bilgi'ye göre 15 Temmuz darbe girişimini destekleyen kişiler, başta Almanya olmak üzere Batılı ülkelerde sığınma statüsü kazandı.


ERDOĞAN'IN ELİNDE KANITLAR VARDIR

Partner ülkeler arasında bunun tasvip edilmediğini belirten Bilgi, Batı'yı DAEŞ ve El Kaide'yi desteklemekle suçlayan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın elinde kanıt bulunduğunu düşündüğünü söyledi.

 

ABD'NİN VİZE KARARI, ANKARA-MOSKOVA-TAHRAN İŞBİRLİĞİYLE BAĞLANTILI

Almanya'daki Kürt Toplumu (KGD) Genel Sekreteri Cahit Başar'a göre ABD'nin Türk vatandaşlarına vize vermeyi durdurması, Türkiye'nin attığı Rusya yanlısı adımlarla ve Ankara'nın Moskova ve Tahran'la geliştirdiği ilişkilerle bağlantılı.


TÜRKİYE BATI'YA ALTERNATİFİNİN OLDUĞU MESAJINI VERİYOR

Türkiye son aylarda Batı'ya alternatifinin olduğu ve lider ülke sıfatıyla İslam dünyasına yöneldiği mesajını verdi. Diğer taraftan Türkiye, Rusya ile geliştirdiği dostane ilişkilerle NATO'ya silah sistemleri, ortaklık ve stratejik anlaşma konularında farklı alternatifleri olduğunu gösteriyor" diyen Başar, bunun öncelikle ABD'yi rahatsız ettiğinin altını çizdi.

 


TÜRK-AMERİKAN GERİLİMİNDEKİ BELİRLEYİCİ ETKEN SURİYE'DEKİ İHTİLAFLAR

Berlin Özgür Üniversitesi'nden Dr. Gülistan Gürbey, ABD'nin getirdiği vize kısıtlamasını bir baskı aracı olarak görüyor.


Türkiye-ABD ilişkilerindeki belirleyici etkenin Suriye politikasındaki ihtilaflar olduğuna işaret eden Gürbey, "Türkiye, ABD'nin PYD'yle işbirliğine son vermesi konusunda ısrar ediyor. Bu talep yerine getirilmeden taraflar arasında bir yakınlaşma olmaz" ifadelerini kullandı.

 

KAYNAK SPUTNİK

Stratejik projelerde mutabakat
Okunma Sayısı : 587   
6.10.2017 00:23:25

 

Anadolu Ajansın Türkiye Rusya ilişkileri adı altında Prof. Dr. Mithat Çelikpala bir yazı yayımlandı,  Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin 28 Eylül'de Türkiye'ye bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu ziyaret, SU-24 Rus bombardıman uçağının 24 Kasım 2015'te bir Türk F-16'sı tarafından düşürülmesi sonrasında yaşanan gerginliğin ardından başlayan normalleşme sürecinin başından bugüne Putin'in Türkiye'ye gerçekleştirdiği ikinci ziyaret ve iki liderin son bir sene içindeki beşinci buluşmasıydı.

 

Liderlerin gündeminde Suriye ve Irak meselesi gibi çeşitli konular vardı. Fakat özellikle Irak Kürt Bölgesel Yönetimi'nin (IKBY) bağımsızlık referandumu ve Türkiye'nin Rus S-400 savunma sistemlerini satın alması konularının öne çıkması beklenirken, diğer bazı siyasi ve ekonomik konuların yanı sıra ikili ticaret de konuşuldu.

 

İlişkiler 'uçak krizi' öncesi seviyeye taşındı

 

Türk-Rus ilişkilerinin modern tarihine baktığımızda, ikili ilişkilerin 1990'ların ortasından Kasım 2015'te Rus jetinin düşürülmesine dek artan biçimde geliştiği görülmektedir. Türkiye ve Rusya bu dönemde, ‘bardağın dolu tarafına’ odaklanarak ikili ilişkileri "stratejik ortaklık" seviyesine yükseltmeyi başararak birbirlerine daha da yaklaştılar. Bununla birlikte, iki ülkenin Ortadoğu meseleleri nedeniyle büyüyen ihtilafların ve özellikle de 'uçak hadisesinin', Türk-Rus ilişkilerinin yaklaşık yirmi senelik seyri üzerinde doğrudan olumsuz neticeleri oldu. Bölgede artan anlaşmazlıkların sebep olduğu rekabet ve güvensizlik, siyasi, ekonomik ve güvenlikle ilgili alanlarda herhangi bir iyileşmenin yaşanması ihtimalini ortadan kaldırdı. Aynı zamanda, Batı ile Rusya arasındaki gerginliklerin artması da zaten kırılgan olan bölgesel dengeyi iyice bozdu. Ankara, bu denklemde, ortada sıkışıp kalmış gibi görünüyordu.

 

Türk-Rus ikili ilişkileri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Devlet Başkanı Vladimir Putin'e Kasım 2015'te Rus jetinin düşürülmesiyle ilgili üzüntülerini bildiren bir mektup göndermesinden bu yana yeniden ve kesintisiz bir gelişim gösterdi. Erdoğan 9 Ağustos 2016'da, mektuptan bir ay sonra ve aynı zamanda başarısız darbe girişiminin ardından ilk yurt dışı ziyaretini St. Petersburg'a yaptı. Bu ziyaret, Türk-Rus ilişkilerinde "annus horribilis" (korkunç sene) olarak isimlendirilen, neredeyse dokuz aylık kopukluğun ardından iki ülke arasındaki ikili ilişkilerin toparlanması adına önemli bir dönüm noktası oldu. Her iki lider, St. Petersburg'da yaptıkları görüşme sonrasında, iki ülkenin karşılıklı çıkarlarını ilgilendiren tüm konularda sağlam ve yapıcı bir diyaloğun geliştirilmesinin önemine özel bir vurgu yaptılar ve ilişkileri yeniden 'uçak krizi öncesi' seviyeye taşımak için bir yol haritası hazırladılar. Ayrıca bölgedeki sorunların ortak girişimlerle çözülmesi gerektiğini kabul ederek bunun Türkiye ve Rusya'nın hamiliği altında gerçekleşeceğini belirttiler.

 

İkili ticaret hacminde büyük artış

 

Dolayısıyla bu son ziyaret iki taraf için de çok önemliydi. Rus tarafının bu ziyarete atfettiği büyük önemin en açık işareti, Başkan Putin'e eşlik eden isimler oldu: Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Enerji Bakanı Alexander Novak, Genelkurmay Başkanı Valery Gerasimov, Suriye Özel Temsilcisi Alexander Lavrentiev, Gazprom Yönetim Kurulu Başkanı Alexey Miller ve Rosatom Devlet Atom Enerjisi Kurumu Genel Müdürü Alexey Likhachev.

 

Toplantının en somut neticesi, 1 Ocak 2016'dan bu yana iki ülke arasındaki ticareti zora sokan, Türk domatesine yönelik ithalat yasağının kaldırılması oldu. Bu yasak, Moskova'nın uçak krizinden sonra Türkiye'ye yönelik uyguladığı ambargoların parçasıydı; bu nedenle kaldırılması, normalleşme sürecinde önemli bir adım teşkil ediyor.

 

Hemen hatırlanacağı üzere, Rus uçağının düşürülmesi, ikili ilişkilerde 15 senede kaydedilen ilerlemeyi 20 saniye içinde mahvetmişti. Karşılıklı söylemlerin giderek sertleşmesini, Türk şirketlerine ve ihracatına yönelik bir takım hızlı ve sert ekonomik tedbirler izlemişti. Bu tedbirlerin alınmasını müteakip iki gün zarfında da taraflar diplomatik ilişkilerini resmen dondurdular; husumet kamusal alanlara sirayet etti ve dört milyonun üzerinde Rus turistin Türkiye'ye gelmekten vazgeçmesi, Türk turizm sektörüne büyük bir darbe indirdi. Bunun üstüne bir de DEAŞ saldırılarından dolayı, ülkeye gelen Avrupalı turist sayısındaki azalma eklenince, Türk turizmi Irak Savaşı'ndan bu yana en kötü dönemini yaşadı. Bu kriz, 2014'te 31.5 milyar dolar olan ikili ticaret hacminin büyük bir gerileme kaydederek 2015'te 23.3 milyar dolar seviyesine inmesine sebep oldu.

 

Toplantının sonunda liderler ikili ticaret seviyesinin mevcut seyrinden duydukları memnuniyeti dile getirdiler.

 

Putin, "Geçen yıl yüzde 32'lik bir düşüş yaşarken bu senenin ilk yedi ayında gördüğümüz artış yüzde 31.5'e tekabül ediyor. Böylece kayıplarımızı telafi ettik ve senenin geri kalan kısmında eski seviyeyi dahi aşmış olacağız" şeklinde konuştu.

 

Stratejik projelerde mutabakat

 

Her iki lider de ülkelerinin iş dünyalarına yönelik ticaret ve yatırım engellerinin kaldırılmaya devam etmesi konusunda mutabık kaldılar. Bu sürecin iki lokomotif projesi büyük ihtimalle iki büyük enerji projesi olacak: Türk Akımı doğalgaz boru hattı ve Akkuyu nükleer enerji santrali.

 

Putin, "Bu iki stratejik projenin detaylarını enine boyuna inceledik" diyerek Rusya'nın inşa ettiği Türkiye'nin ilk nükleer reaktörünün kısa bir süre içinde faaliyete geçmesini umut ettiklerini belirtti.

 

Liderler, S-400 füze sistemlerinin teslimatıyla ilgili herhangi bir açıklamada bulunmadılar. Ancak Erdoğan, Türkiye'nin Batılı müttefiklerinin dile getirdiği güçlü eleştirilere ve endişelere rağmen satın alma işleminin gerçekleşmiş olduğunu zaten açıklamıştı.

 

Toplantının sonunda, tarafların Irak ve Suriye dâhil olmak üzere bölgesel konuları görüştüğü ve her iki ülkenin toprak bütünlüğünün korunması konusunda mutabık kaldığı duyuruldu. Suriye ve Kuzey Irak meseleleri bugün Türk dış politikası açısından, sadece Ankara'nın Batı ve Rusya'yla olan diplomatik ve güvenlik ilişkileri bağlamında değil, Türkiye'nin bölgesel konumuna ve yurt içinde yaşanan gelişmelere olan etkilerinden dolayı da en önemli güvenlik konusunu oluşturuyor.

 

Rusya ve Türkiye, İran'la birlikte, Suriye'de çatışmasızlık bölgelerinin kurulmasına çalışıyorlar. Bu bölgelerin, çatışmanın azaltılmasına yönelik olumlu etkilerinin olduğu biliniyor. Erdoğan, Suriye'nin kuzeyinde, Türkiye sınırındaki İdlib ilinde bir çatışmasızlık bölgesinin oluşturulmasının detaylarına odaklandıklarını belirterek Suriye'de siyasi bir çözümün elde edilmesine katkı yapacak ortak siyasi bir iradenin gerekliliğine vurgu yaptı. Putin de, Erdoğan'ı, çatışmasızlık anlaşmasının mümkün kılınmasını sağlayan çabalarından dolayı "Dostumuz Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı selamlıyoruz" diye taltif ettikten sonra bu bölgelerin savaşın durdurulmasını sağlayarak mültecilerin evlerine dönebilecekleri koşulları oluşturacağını söyledi.

 

Suriye krizi ve Türkiye'nin öncelikleri

 

Türk hükümeti Suriye kaynaklı çok sayıda problemden muzdarip: PKK uzantısı terörist yapılar PYD/YPG'nin yeniden uluslararası aktör olarak ortaya çıkması, El-Kaide'den türemiş grupların Türkiye sınırlarındaki varlığı, DEAŞ'ın yenilgiye uğratılmasından sonra Sünni nüfusun bulunduğu bölgelerin akıbetinin ne olacağı, Beşşar Esed rejiminin giderek artan meşruiyeti, mültecilerin durumu ve Suriye'de bulunan Türkiye yanlısı muhalefetin geleceği.

 

Bu öncelikler arasında Türkiye için en öncelikli endişe kaynağı, Suriye krizinin başlangıcından bu yana ABD ve Rusya'nın PYD/YPG’ye sağladığı askeri, diplomatik ve siyasi destektir.

 

Türk-Rus ilişkilerinin normalleşmesinden bu yana Türk yetkililer ABD'nin PKK uzantısı olan Suriye'deki diğer örgütlere yaptığı silah ve mühimmat tedarikinden duydukları rahatsızlığı daha yüksek sesle ifade etmeye başladılar. Yetkililer Rusya'nın Ankara'nın bu meseleyle ilgili hassasiyetlerini daha iyi anladığını ve YPG'ye yaptığı askeri desteği kestiğini belirtiyorlar.

 

Bu bağlamda, Suriye krizi çözülmeden devam ettiği sürece Rusya -Moskova'ya yönelik siyasi kuşkuların tam anlamıyla giderilmediği de dikkate alınmak şartıyla- Türkiye'nin Suriye'deki menfaatlerini elde etmesinde kati manada dengeleyici bir rol oynayacaktır. Türk karar alıcıların, ABD'yi, Suriye'de YPG'ye yönelik tavrını değiştirmeye zorlamak için Rus desteğine ihtiyaç duydukları ileri sürülebilir. Kürt meselesinin Türkiye açısından belirleyici bir mesele olmayı sürdürdüğü bu süreçte ABD'nin PYD/YPG'ye yönelik tavrı değişmediği sürece Rusya'nın Türkiye'nin Ortadoğu'daki dış politikasını şekillendirmede güçlü ve belirleyici bir rol oynaması beklenebilir.

 

Olayların akışı ve Ankara'nın diplomatik girişimleri, Türk yetkililerin İran ve Rusya'yı Suriye'de Türkiye'nin yanında tutmaya çalıştıklarına işaret ediyor. Bu tutum, her üç tarafın da bölgede uzun zamandır süregiden jeopolitik rekabetinin bir sonucudur ve bu da aralarında dönem dönem ortaya çıkan anlaşmazlıkları ve işbirliğini yönlendiren unsurdur.

 

Bu güncel gelişmeler Türkiye'yi Suriye savaşında yeniden sahada bulunan bir aktör haline getirmiş gibi görünüyor; fakat bunun karşılığında Moskova da Ankara'nın Batı ile olan ilişkilerinde önemli bir faktör haline gelmiş bulunuyor. Genel bir değerlendirmeyle, Türk dış politikası için zorlu bir imtihan niteliğindeki bu karmaşık ilişkiler ağı, bu politikanın yapıcılarını Türk dış politikasını sürekli değişen koşullara göre güncellemeye zorluyor.

 

KAYNAK A.A.

Bugün Almanya’da Türkiye karşıtı olmayan söylem bulmak neredeyse imkânsız
Okunma Sayısı : 354   
12.9.2017 13:36:31

 


Anadolu Ajansı'nda yayımlanan haberde Doç. Dr. Hasan Basri Yalçın'ın Almanya hakkında görüşlleri: Almanya seçime giderken, seçimin favorileri kozlarını televizyon ekranlarında paylaştı. Geçen hafta Merkel ve Schultz düellosu vardı. Tüm Avrupa seçimlerindeki sıkıcılık bu tartışmada da kendini gösterdi. Birbirinden ancak ufak ayrıntılarda farklılaşan bu partilerin liderleri, bazı konularda neredeyse birbirinden ayırt edilemeyecek şekilde benzeşiyor. Tabii ki benzeştikleri bu konuların başında da Türkiye geliyor.

 

 

Türk diasporasına rağmen Türkiye karşıtlığı


Bugün Almanya’da Türkiye karşıtı olmayan söylem bulmak neredeyse imkânsız. İçinde üç milyon civarında Türk barındırmasına rağmen durum bu. Sanki o seçmen kitlesini veya en azından önemli bir kısmını hiç önemsemeyen bu liderler, en azından popülizm adına olsun söylemlerini yumuşatma ihtiyacı dahi duymuyor. Bir yandan entegrasyon lafları ederken diğer yandan da ülkede yaşayan Türkleri ötekileştiren, onların önceliklerini ve değerlerini göz ardı eden söylemler hâlâ ön planda.

 

Eğer Almanya gerçekten Türkleri topluma entegre etmek istiyorsa, siyasi liderlerinin Türklere karşı bu kadar umursamaz olmaması gerekirdi. Fakat maalesef biliyoruz ki Almanya entegrasyon derken çoğunlukla asimilasyonu kast ediyor. Almanya’da entegrasyon hiçbir zaman çok kültürlü bir yaşam anlamına gelmedi. Bir tarafın kendi kültürel özelliklerinden vazgeçtiği ve çoğunluğa uyum sağladığı bir formun adıdır entegrasyon.

 

On yıllardır değişmeyen Alman zihniyeti kendi toplumunu düzenli ve yekpare bir yapıda tahayyül ettiğinden ve bu yapıya uymayanları simetriyi bozan anomaliler olarak gördüğünden, onlardan ciddi anlamda rahatsız oluyor.

 


İtiraf edilemeyen diaspora rahatsızlığı

 


Esasen şunu artık açık açık konuşmak lazım. Alman medyası ve siyasetçileri Erdoğan’a kin kusarken, büyük oranda Almanya’da rahatsızlık duydukları Türk nüfusa siyasi doğruculuk nedeniyle söyleyemediklerini ifade ediyorlar. Yoksa sıradan bir Almanın günlük yaşamı içinde Erdoğan’ın hiçbir yeri ve anlamı yok. Olması da imkânsız. Ondan neden nefret ettiğini de bilmez. O sadece kendisine sunulan portreyi bilir. O portre ise bilinçli bir biçimde Alman toplumunun sinir uçlarına dokunacak ve onları tedirgin edecek kavramlarla çiziliyor. Erdoğan Almanların aslında rahatsız oldukları Türk nüfusunun bir benzeri ve onun lideri olarak sunuluyor. Erdoğan’a benzeyen ve toplumun simetrisini bozan bu ‘ayrık otları’ ya uyum sağlamalı ya da Almanya’yı terk etmeli.

 

Pogrom güncel bir ‘çözüm’ değil

 


1930’larda, 1940’larda bu ‘sorunlar’ için çok daha hızlı ve kesin ‘çözümler’ vardı: Yahudiler, Çingeneler ve tüm diğer ‘asosyaller’ genel Alman toplumuna uyum sağlayamadığı için ayıklanmıştı. Şimdilerde böyle bir çözüm tabii ki kimsenin aklından geçmiyor. Ama 16 Nisan referandumundan sonra Almanya’da duyulan ifadeler ciddi anlamda nefret ve dışlama içeriyordu. Referandumda yüksek oranda ‘evet’ oyu çıktıktan sonra, ‘evet’ oyu verenlerin Almanya’yı terk edip Türkiye’ye gitmesi gerektiğini söyleyenler çıktı. Alman medyası, siyasetçisi ve hatta toplumu “Ya bizim istediğimiz oyu ver ya da burayı terk et” diyor. ‘Evet’ oyu verenlerin de kendilerince gerekçeleri olabileceği fikri hiç akıllarına gelmiyor. Onlarn da ‘evet’ oyu vererek Alman toplumu içinde kendi değer ve doğrularıyla varlığını sürdürmesi kabul edilemiyor. Ya değişmesi gerekiyor ya da gitmesi. Başka bir çözüm tatmin edici görülmüyor.

 

 

Alman siyaseti Türk karşıtlığında hemfikir

 


Daha da kötüsü, bu neredeyse tüm toplum tarafından paylaşılan bir hissiyat ve fikriyat. Hristiyan demokratlar zaten hiçbir zaman Türk nüfusa yakın olmadı. Merkel baştan beri Türkiye’nin AB üyeliğine bile karşı olduğunu söyleyen bir siyasal kariyer inşa etti. En iyi ihtimalle imtiyazlı ortaklık olabileceği fikrini hiç değiştirmedi. Yeşiller ve sosyal demokratlar genelde Türklerin oy verdiği partilerdi ama bu partilerin de Türklere yönelik incelikli bir siyaseti yoktu. Türkler hep alternatifsizlikten bu partilere yakınlık gösteriyordu. Ama son bir yılda onlar da Türkiye karşıtlığında Merkel’in önüne geçmeye çalışıyor. Öte taraftan liberal parti liderliği zaten Türklere “Bizden uzak durun” diyor. Bunu da açık açık söylüyor.

 

 

Böyle bir siyasi yelpazeye içinde, Almanya’daki Türk seçmenin oy verebileceği bir partinin kalmadığı görülüyor. Söylem açısından, bu partilerin neredeyse hepsi ırkçı partiyle aynı çizgiye geldiler. Aslında bu partilerin hiçbiri Türk oyların önemsemiyor. Onlara yönelen bir siyaset ve söylem takip etmeleri durumunda genel toplumsal iradeden uzaklaşacaklarını ve kazançlarından çok kayıpları olacağını düşünüyorlar. Böyle olunca da ortaya bir alternatif çıkmıyor.

 

 

Tüm Alman siyaseti tek ses halinde Türk ve Türkiye karşıtlığına savruluyor. Televizyon programında kozlarını paylaşması beklenen Merkel ve Schulz, Almanya için projelerini anlatmak yerine Türkiye’nin önünü nasıl keseceklerini konuşur hale geldi. İktidara gelme ihtimali daha düşük olan Schulz daha bol keseden atarken, şansı daha yüksek olduğu için daha sorumlu açıklamalar yapmak zorunda olan Merkel bunun altında kalmamaya çalıştı. Schulz Türkiye’nin AB üyelilik müzakerelerini askıya almak gibi içi boş laflar ederken, Merkel mantıksız olduğunu bildiğinden, bu kadar ileri gitme ihtiyacı hissetmedi. Ama gümrük birliği anlaşmasının gündeme alınıp revize edilebileceği gibi tuhaf laflar etmekten de kendini alamadı. Bu ifadelerin Türkiye’de bir karşılığının olmadığının farkında olup olmadıkları bilinmez, fakat asıl hedeflerinin Alman toplumu olduğu çok belli. Toplumdaki Türkiye karşıtlığına oynamaları esasen güçlü bir gösterge: Alman toplumunun nasıl da dışlayıcı ve ötekileştirici bir yapıya sahip olduğunu ortaya koyuyor.

 

 

Mesele sadece popülizm değil

 


Bu sıralar ötekileştirme sıralamasında Türkiye liste başı oldu. Hem Alman devleti hem de toplumu Türkiye’yi gündeminin başına koydu. Böylesi bir siyaset ciddi şekilde merak uyandırıyor: Almanya’nın neden öncelikle Türkiye konusunda bu kadar sertleştiği, neden Türkiye karşıtlığında öncü rol oynadığı tartışılıyor. Konuya dair çok sayıda açıklama bulunabilir. Bazıları bu karşıtlığın altında iç siyasi konjonktürün yattığını düşünüyor. Hem Türkiye’nin hem de Almanya’nın kritik seçim süreçlerinde olması, ilişkilerin gerginleşmesine neden oluyor fikri seslendiriliyor. Fakat bu açıklama çok tatmin edici değil. Popülizm siyasetin bu söylemi üretmesini gerektiriyor olabilir, fakat asıl önemli olan neden Türk karşıtlığının popüler olduğudur. Popülizm uğruna ve seçimlerde oy kazanmak için siyasetçiler böyle davranıyorsa, toplumda bu düşmanlığın bir karşılığı var demektir. Yani karşıtlık başka bir nedenden doğmuştur ve siyasetçiler bunu kullanmak ister.

 

Karşıtlık yapısal olabilir mi?

 


Böyle olunca dış faktörlere bakmak daha anlamlı hale geliyor. İki devletin son dönemdeki uluslararası siyaset alanındaki gerilimi iç siyasetlerine yansıyor demek daha doğru olacaktır. Seçimler bitse de bu karşıtlık kısa sürede bitecek gibi görünmüyor. Uluslararası konjonktürde anlamlı bir değişim olmadığı müddetçe, bu iki ülke gerilmeye devam edecek.

 

 

Böyle bir gerilimin iki tarafından bahsedince akla hemen farklılıklar geliyor. Almanya ile Türkiye’nin neden anlaşamadığı ve neden farklılaştığı soruluyor. Farklı gündemlere sahip oldukları varsayılıyor. Ancak bu açıklama biçimi de sorunlu. Mesela “Almanya Türkiye’nin AB macerasının sürmesini istiyormuş”, “demokratikleşmeyi destekliyormuş.” Öte taraftan Türkiye başka hedeflerin peşindeymiş. Esasen Almanya ile Türkiye’nin birbirini itmesi, farklı hedeflere odaklanmalarından kaynaklanmıyor. Aksine ikisi de benzer hedeflere odaklandıklarından birbirlerini itiyorlar.

 

Hem Almanya hem de Türkiye değişim istiyor: Türkiye eski kategorilerin değişmesini isterken, Almanya Erdoğan’ın değişmesini istiyor, fakat Türkiye yirmi yıl önceki Türkiye değil. Alttan geldi ve yükseldi. Gayri safi milli hasılası kişi başına 2500 dolar civarından sıçradı ve üç katına yükseldi. Bu göz ardı edilemez bir değişimdir. Tek başına bu bile birçok şeyin göstergesidir. Aynı zamanda Türkiye’nin silah sanayi ve havacılık gibi lokomotif sektörlerdeki büyüme gayreti meyvelerini vermeye başladı. Bunların her biri için ayrıntılı hesap yapılabilir. Ancak göz ardı edilemeyecek gerçekler var. Türkiye’nin hızla büyüdüğü ve yeni bir kategoriye doğru ilerlediği ortada. Türkiye bu kategoriye geçince, Almanya’nın motor görevi gördüğü AB’nin kenarındaki bir figüran olmayı kabul etmiyor. AB müzakereleriyle terbiye edilen bir ülke olmak istemiyor. İleriye doğru bir değişim talep ediyor.

 

Almanya yeni durumu kabullenmek zorunda

 


Almanya ise geriye dönük bir değişim istiyor. Türkiye’nin eskiden olduğu gibi yumruk mesafesinde kalmasını arzuluyor. Tarih boyunca olduğu gibi, Almanya’nın Ortadoğu siyasetindeki kullanışlı bir araç olarak kalmasını tercih ediyor. Almanlar Türkiye’yi hep bir geçiş güzergâhı olarak görme eğilimindedir. Doğu Avrupa’ya yayılırlar ama Türkiye’den geçmek isterler. Doğu Avrupa Almanya için ‘yaşam alanı’ iken Türkiye araçtır. Polonya, Çek Cumhuriyeti ve diğerleri işgal edilirken veya AB’ye eklemlenirken, Türkiye ya İngiliz sömürge imparatorluğuna zarar vermeyi hedefleyen demiryolu güzergahıdır ya savaş içinde Almanya’nın yükünü azaltacak doğu cephesidir ya da Suriyeli göçmenlere karşı tampon bölge. Türkiye ve Erdoğan bu zihniyete meydan okuyor. İşte bu yüzden Almanlar Erdoğan’ı istemiyor. Onun yerine bir Enver Paşa koymak istiyor. Ama göz ardı ettikleri bir gerçek var. Birinci Dünya Savaşı öncesinde küçülme eğilimine girmiş bir Türkiye vardı. Bugün ise eğilim büyüme yönünde. Dolayısıyla değişim de çok büyük bir ihtimalle onun beklediği yönde, yani ileri doğru bir değişim olmak zorunda. Gerçi Almanlar Erdoğan gidene kadar bu gerilimin süreceğini açıkça söylemekten çekinmiyor, ama değişimin doğasını anlamak zorunda kalacakları bir gün gelecektir. Karşılarında zayıflayan bir Türkiye olmadığını gördüklerinde, kontrol etmek yerine kabul etmek zorunda kalacaklardır. Her ne kadar Almanya güçlü ve zengin bir devlet olsa da, Türkiye’nin iç siyasetini belirleyebilecek bir yetkinliğin çok altında. Bu nedenle, biraz sancılı da olsa Almanya bu yeni ilişki biçimine zamanla alışmak zorunda.

 

 

[İstanbul Ticaret Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümün öğretim üyesi olan Doç. Dr. Hasan Basri Yalçın aynı zamanda SETA strateji araştırmaları direktörüdür]

 

“Görüş” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Haber Galata’nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.

 

Kaynak ANADOLU AJANSI

Prof. Şen: Türk ve Alman İlişkileri Cumhurbaşkanlığı Düzeyinde Görüşmelerle Onarılması Mümkün Olabilecek
Okunma Sayısı : 863   
31.7.2017 00:00:00

 

Türkiye ile Almanya arasında yaşanan gerginliğin ne bu iki ülkeye ne de Avrupa'ya hiçbir yararının olmayacağını söyleyen Türk Alman Eğitim ve Bilimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) Başkanı Faruk Şen, Avrupa'nın iki devi olarak nitelendirdiği Türkiye ve Almanya'nın çekişmeyi bir yana bırakıp uzlaşmalarının her ikisinin de çıkarına olacağını belirtti.

 

 

Türk-Alman ilişkileri denilince akla gelen ilk isimlerden olan TAVAK Başkanı Faruk Şen, iki ülke arasında yaşanan sorunun çok ciddi olduğunu anlattı: "Ben eskiden hep şunu derdim. Türkiye ve Almanya o kadar iç içe ki eğer sınırdaş olsaydık hakikaten bir konfederasyon kurabilirdik. Fakat iyi ki sınırdaş değiliz. Şimdi sınırdaş olsaydık herhalde bir savaşa girerdik."


'ALMANYA'NIN TAVRININ ÜÇ ÖNEMLİ SONUCU OLACAK'


Almanya'nın tavrının Akdeniz ülkeleri dışında kalan bütün AB ülkeleri tarafından destekleneceğini belirten Faruk Şen şu andaki durumu, "AB bütçesinin yüzde 43'ünü ödeyen Almanya Türkiye'ye tavır aldı" sözleriyle özetledi.

 

"Almanya'nın bu tavır alışta üç önemli açıklaması var" diyen Şen, bu üç unsuru şöyle açıkladı:

 

"Bir ben turistlerin Türkiye'ye gelmesine artık sınır getireceğim. Bunu şöyle yapacaklar, vatandaşlarına diyecekler ki; 'Türkiye'ye gittiğinizde başınıza bir şey gelirse biz sizin sorumluluğunuzu almıyoruz'. Burada Alman tur operatörlerinin seyahat edenlere bir sigortası var.

 

Bu açıklamadan sonra Türkiye'ye yapılacak seyahatlerde bu sigorta çok artacak. Türkiye'ye 2015'de 5.4 milyon Alman turist gelmişti, bu sayı 2016'da 3.4 milyona düştü. Ben inanıyorum ki Almanya Dışişleri Bakanı'nın bu açıklamasından sonra 2017 yılında Türkiye'ye gelen Alman turist sayısı 2 milyon civarında kalacaktır.

 


İkinci önemli gelişme Alman firmalarının Türkiye'ye karşı uyarılması. Bu uyarı, Alman firmalarına 'Türkiye'ye yatırım yapmayın' demek anlamına geliyor. Almanya'nın Türkiye'de irili ufaklı 4 bin 500 firması var. Önemli firmalar yatırımlarını azaltır. Fakat çok sayıda çapulcu firma da var. Bunlar bu açıklamadan etkilenmez çünkü Türkiye'den korkunç para kazanıyorlar. Bunlar devam eder ama azalmayı bekleyelim.

 


Üç; Türkiye, AB ülkeleriyle gümrük birliğinin yenileştirilmesi, iyileştirilmesi anlaşmasını yapacak ve bu en geç eylül ayında uygulamaya sokulacak ve 2019'un ortalarına kadar devam edecekti. Almanya'nın bu çıkışından sonra Avrupa Parlamentosu'nda da AB Komisyonu'nda da böyle bir iyileştirmenin olmayacağından hareket edebiliriz."

 

Almanya'nın enerji kalemleri dışında hem ithalat hem de ihracatta Türkiye'nin bir numaralı partneri olduğunu hatırlatan Faruk Şen, "Türkiye Almanya'dan yaptığı ithalatı gerçekleştiremedikçe buradaki sanayi firmaları gelişemez, Almanya'ya yaptığı ihracatın kesilmesi de Türk ekonomisine büyük darbe vurur" dedi.


'ALMANYA KENDİ KAMUOYUNU TATMİN ETMEK İÇİN BU TAVRI ALMAK ZORUNDAYDI'


Bugün gelinen noktayı, "Şimdi bir inatlaşma var, iki taraf da birbirine tabiri caizse dayılanıyor" diye açıklayan Şen sözlerini şöyle sürdürdü:

 

"Almanya çok geri adım attı. İncirlik konusunda epey bir zaman bekledikten sonra baktı ki çözüm olanağı yok ses çıkarmadan Ürdün'e gitti. Fakat Alman Dışişleri Bakanı Gabriel Türkiye'ye geldiğinde bir söz almıştı. Alman parlamenterler Konya'daki askeri üssü ziyaret edebilecekti. Onun iptali ve insan hakları savunucusu Alman'ın da tutuklanması bardağı taşıran son damla oldu. Ve Almanya kendi kamuoyuna karşı ben Tayyip Erdoğan'ın her dediğine evet demiyorum, tepkimi göstereceğim diye bu adımı attı. Ki bu adımı atan Dışişleri Bakanı ve partisi Türkiye'ye olumlu bakan bir gruptu."

 

TAVAK Başkanı Faruk Şen yaklaşık  80 milyonluk  nüfuslarıyla Avrupa'nın iki devi  olan Türkiye ve Almanya'nın ilişkilerini onarmalarının artık Cumhurbaşkanları düzeyinde görüşmelerle mümkün olabileceğini vurguladı.

 

Kaynak: Sputnik

Afrin, Kültürel Miras ve Kara Propaganda
Okunma Sayısı : 453   
21.3.2018 12:07:12

 

 

Türk Silahlı Kuvvetleri ve ÖSO’nun Afrin’i büyük bir başarıyla terörist unsurlardan temizlemesinin ardından Avrupa basını ile sosyal medya hesaplarında birden bire Afrin’in arkeolojik kalıntıları gündeme geldi.

 

Prof. Dr. Cengiz Tomar'ın Anadolu Ajansı'nda yayımlanan görüş ismiyle yayımlanan yazsısında Afrin, Kültürel Mireas ve Kara Propaganda ele alındı. Zeytin Dalı harekâtında sivillerin zarar gördüğü ithamlarının asılsız çıkması üzerine Batı basını ve sosyal medyada, son çare olarak Afrin’in pek de zengin olmayan antik eserleri üzerinden bir kara propaganda başladı.


Osmanlılar döneminde Kilis’e bağlı küçük bir kasaba olan Afrin’de çok önemli tarihi eserler bulunmamakla birlikte M.Ö. 1000’lere kadar uzanan arkeolojik kalıntılar mevcut. Türkiye’nin Zeytin Dalı harekâtına başlamasının ardından masum insanların katledildiği gibi ithamlarda bulunan Batı basını, Afrin’in düşmesinden sonra son çare olarak Afrin’in pek de zengin olmayan antik eserleri üzerinden bir kara propagandaya başladı. Avrupalıların 19. yy.’dan itibaren özellikle Osmanlı coğrafyasındaki tarihi eserleri kaçırmada sabıkası bilinmekteyken; Türkiye, Mısır, Suriye ve Irak’tan kaçırılan eserler Avrupa ve ABD’deki müzelerde sergilenmekteyken...

 

Eski Dünya’nın Mısır (Nil Vadisi) ile birlikte en önemli üç medeniyet merkezinden ikisi olan ve uzun süredir fiilen ABD ve Rusya hâkimiyetindeki Irak (Mezopotamya) ile Suriye’nin (Münbit Hilal) çok zengin kültürel mirasının başına neler geldiğini kısaca hatırlatalım. Zira bölge 13. yüzyıldaki Moğol istilasının ardından kültürel yıkım açısından da en zor günlerini yaşıyor. Üstelik bunun yapanlar bölgeye demokrasi getirdiklerini söyleyen havariler.

 

ABD’nin uzun yıllardır hâkim olduğu Irak’ta Musul Müzesi, Nemrud şehri ile UNESCO kültür mirası listesinde yer alan Hatra tahrip oldu. Dârüsselâm yani “Barış Şehri” resmi adıyla 766’da Abbasi başkenti olarak kurulan Bağdat’tan hiç bahsetmeyelim. Yine Müslümanların karargâh şehirler (emsâr) olarak kurdukları Basra, Kufe (Necef) ile Türkmen şehri Kerkük’ten.

 

Irak işgalinin yol açtığı yıkım


Daha spesifik ve somut olması açısından 2003'teki ABD işgalinin ardından yağmalanan Bağdat’ın nadir ve paha biçilmez elyazması kitapları barındıran kütüphanelerinden bahsedelim. O Bağdat ki 9-10. yy'da İslam rönesansının merkezi olması ve bir caddesinin boydan boya kitapçı ve sahaf dükkânlarıyla dolu olmasıyla meşhur. 13. yüzyılda Moğollar, Bağdat’ı işgal ve istila ettiklerinde kütüphaneleri yakıp o kadar çok elyazmasını Bağdat’ın ortasından geçen Dicle nehrine atmışlardı ki rivayete göre nehir bu kitapların mürekkebinin çözülmesiyle bir müddet siyah akmıştı. Bağdat 2003’te işgal edildiğindeyse, sadece bu şehirde, on elyazması kütüphanesi yağmalanmış ve bu elim hadise Irak Milli Kütüphanesi ve Arşivler genel müdürünün tabiriyle “tasavvuru mümkün olmayan bir milli felâket” olarak kelimelere dökülmüştü.

 

Bağdat’ın kütüphanelerinden yalnızca biri, müdürü ve çalışanlarının fedakârlığı sayesinde Moğolların modern versiyonlarının sebep olduğu bu akıbetten kurtulabildi. Yağmadan şans eseri kurtulan ve Abdülkadir Geylani’nin türbesinin bulunduğu külliyede yer alan Kadiriyye Kütüphanesinin müdürü, “Amerikalılar geldiğinde onlara fakir insanlar olduklarını ve ellerinde kendilerini korumak için iki kalaşnikoftan başka bir şey olmadığını söylediklerinde askerlerin çekip gittiğini ve günlerce bu çok değerli kitapları saklayıp korumak için gece gündüz kütüphanede beklediklerini” anlatır. Kütüphanede bulunan 85 bin civarındaki nadir eser arasında çok değerli müzehhep tarihi mushaflar mevcut. Bunlardan biri de Sultan Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Sultan tarafından kütüphaneye hediye edilmiş.

 

Suriye'deki tahribat


Suriye’de yedi yılını doldurmuş iç savaş ve işgalin kültürel miras açısından faturası da çok ağır. Tarihte Irak ile birlikte ilk şehir devletlerinin kurulduğu, alfabenin bulunduğu, Antik dönemde Babil, Assur ve Hititlerin önemli merkezlerinden olan Suriye Grek, Sasani, Pers ve Roma hâkimiyetinin ardından çok erken dönemdeki İslam fetihleriyle Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Eyyubiler, Memlükler ve nihayet Osmanlı kültürel mirasına sahip. Şam ve bugün yer ile yeksan olmuş Halep, dünya tarihinin üzerinde kesintisiz yerleşimin olduğu en eski iki şehri. Antikitenin yanı sıra bu bölgeden neş’et eden Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam’ın hiçbir yerde bulunamayacak ortak yaşam sentezine sahip.

 

Bu kadim medeniyet merkezinin batısı Moskova Knezliğinin (beyliğinin) çarlığa dönüştüğü 1547’yi başlangıç tarihi kabul edersek 500 yıllık bir tarihe sahip Rusya ile doğusu toplamda 250 yıllık bir siyasi geçmişe sahip olan ABD’nin fiili hâkimiyetinde. Suriye’deki yıkımın sadece bir özet olarak çarpıcı örneklerini vermekle yetinelim.

 

İslam Peygamberinin çocukluğunda geldiği ve meşhur Rahib Bahira hadisesinin yaşandığı; Hz. Peygamber’den hâlâ izler taşıyan Busra. Şam’ın güneyinde UNESCO Dünya Kültür Mirası listesindeki bu tarihi kent harap olmuş durumda. Şam’ın içi nispeten korunmuş olmakla birlikte Dâriyya ve Gûta gibi tarihi banliyoları yer ile yeksan oldu. Hemdâniler, Selçuklular, Eyyubiler ve Memlükler’in önemli şehirlerinden, Osmanlılar döneminde İstanbul ve Kahire’den sonra bölgenin üçüncü büyük kenti olan Halep, Rus ve rejim güçleri tarafından gözlerimizin önünde yerle bir edildi. Meşhur Halep kalesi, kapalıçarşı, Emevi camisi vs. büyük ölçüde tahrip edildi. UNESCO Dünya Kültür Mirası listesindeki antik kent Palmira (Tedmür) Rusya destekli rejim tarafından karargâh olarak kullanılmakta. Ortaçağdan kalma Haçlı kaleleri arasında en iyi korunmuş olanlarından, Arslan Yürekli Richard ile özdeşleşmiş UNESCO Dünya Kültür Mirası listesindeki Crac des Chevaliers (Kal’atu’l-Hısn) ile Lazkiye yakınlarındaki Selahaddin (Sahyun) kalesi büyük hasar görmüş durumda.

 

Bütün bunların dışında açık arazide bulunan arkeolojik pek çok alan, tarihi köyler ile müzeler tahrip edilerek yağmalandı. Yağmalanan eserler arasında Hama müzesinde bulunan ve M.Ö. 8. yüzyıla tarihlenen altın kaplama bronz Arami Tanrıçası heykeli en fazla bilinen paha biçilemez objelerden. Ayrıca Humus, Hama, (Caber Kalesi Müzesi olarak bilinen) Rakka, Deyr-i Zor ve Maaratu’n-numan Müzeleri çoktan yağmalanmış. ABD ve PYD tarafından berhava edilen Abbasilerin bir müddet başkentliğini yapmış olan Rakka’daki müzeden yağmalanan eserler arasında M.Ö. 3.000 yılına uzanan Tanrı İştar heykeli ile Afamya’daki (Apamea) Roma dönemi mozaik ve sütunları önemli yer tutuyor.

 

24 Nisan yaklaşmakta. İngilizlerin Kuzey Amerika ve Avustralya yerlilerine, Stalin’in içlerinde Türklerin ve Tatarların da bulunduğu pek çok millete, Fransızların Cezayirlilere Almanların Namibyalılara yaptığı soykırımlar hatırlanmayacak ama 1915 tehciri tekrar gündeme gelecek. Tıpkı Irak ve Suriye’de Halep, Şam, Bağdat, Musul ve Rakka gibi İslam medeniyet merkezlerinin tarumar eden ABD ve Rusya yerine Afrin gibi küçük ve tarihi miras açısından fakir olan Afrin’in antik kültürel mirasının birdenbire hatırlanması gibi. 

 

AA

Avrupa Birliği ilişkilerinde yeni bir sayfa açma zamanı
Okunma Sayısı : 521   
30.1.2018 15:38:05

Haber Galata ekibi olarak Avrupa'ya bakışı değerlendirdik.

 

 

Geçmişten gelen olumsuzlukları bir yana bırakarak Türkiye AB ilişkilerinde yeni bir başlangıç, yeni bir fırsat olarak değerlendirilerek ilişkileri yeniden sağlamlaştırmak ve geçmişte yaptığımız hataları, görmek istemediğimiz gerçekleri görerek yeni bir başlangıç yapmalıyız. 

 

 

Milli Medya Avrupa Birliği Türkiye ilişkilerini yeteri kadar görmüyor ve değer vermiyordu. Onlarca gereksiz tartışma programları düzenlenirken AB hk. Prof. Dr. Faruk Şen'in girişimiyle başladı demek doğru olur lakin Avrupa ilişkilerini bu güne kadar gören çok fazla kimseler olmadı, ciddiye alınmadı, önemi anlaşılmadı.

 

 

Öncelikle Türkiye AB ilişkilerinde medyanın AB büroları oluştururak Avrupa Parlementosu ve AB'deki gelişmeler yakından takip edilmeli, bu gelişmeler sadece Türkiye ile kısıtlı kalmamalı tüm AB üyesi ülkeler hk. gelişmeler Türk basınında geniş yer bulmalı ve gelişmeler hk. tartışma programları düzenlenmeli.

 

 

Avrupa ülkelerinde bir çok ülkede seçim yapılması ve maalesef seçimlerin Türkiye üzerinden puan kapma girişimleri sonucu bir çok yanlış algı oluşmasına neden oldu. Ülkelerle olan sorunlar AB ilişkilerine yansır gibi düşünüldü, kısmen böyle olsada genelini kapsamaz. Neredeyse hafta sonu tatillerini Avrupa şehirlerinde yapan medya mensupları nedense AB Türkiye ilişkileri çok ilgisini çekmedi. 

 

 

 

 

Avrupa'dan gelişmeler:

 

Avrupa Birliği Para Fonu kuruluyor, 500 Milyar Euro'yla yapılacak bir başlangıçla IMF'y alternatif AB kendi yol haritasını çizmeye başladı ve ABD'den her geçen gün uzaklaşıyor. 

 

 

TESCO, Savunma odaklı Avrupa Birliği Ordusu kurulması için ilk imzalar atıldı. AB sessizce ciddi adımlar atmaya devam ediyor. 

 

 

 

Türkiye AB Gümrük Birliği Anlaşması, bu konu daha çok Avrupa Birliği için önemli olan bir anlaşmadır. Geçmişte anlaşmada yapılan bazı hatalar umarım Türk tarafınca dikkate alınır ve düzeltilir. Ülke bazında gümrük anlaşması ertelensin çığırtkanlığı yapanları çok ciddiye almamalıyız lakin Avrupalı büyük şirketler siyasiler gibi düşünüyor ve bir an önce anlaşmanın yapılmasını bekliyor. 

 

 

En önemli konların içinde AB'de yaşanayan neredeyse 6 milyona yaklaşan Türk vatandaşlarımızın durumu, siyasi çatışmalar maalesef onlara yansıdı ve ayrıca bir hayli üzdü, umarım gelecekte siyasi  tartışmalar bir yana bırakılarak daha çok menfaatler üzerinde durulur. Diğer konu vatandaşlarımızın AB'de serbest dolaşımı vizelerin bir an önce kaldırılmasıdır. 

 

 

Şu gerçeği unutmayalım biz Türkler Avrupa'ya kendimizi yeteri kadar anlatamadık, yeni bir başlangıçla Avrupa'ya yakınlaşmalı ve ülke menfaatlerimizi düşünmeliyiz. 

 

 

Avrupa Birliği ülkelerinde oluştuğu düşünülen islamafobi konusu;

 

Avrupa'da yaşan milyonlarca müslüman olduğu bilinmektedir, bunun başlıca etkisini ABD kaynaklı olduğunu düşünüyorum, Bir grup lobi islamafobi korkusunu sürekli körüklüyor ancak Avrupa'da yaşayan müslüman araplar her nedense bunun dışında tutuluyor. Avrupa'da sadece müslüman Türk Camiilerine saldırılıyor,  müslüman Araplara karşı yapılan bir olumsuzluk görmüyoruz.

 

 

Coğrafyadaki gelişmeler sonucu Türkiye'nin hedef tahtasına oturtulması sonucu Türkiye'de ilk kez dile getiren Prof. Dr. Faruk Şen AB de Türkofobi oluştu söylemleri çok doğru bir tespittir. Biz AB'de müslümanlara karşı ön yargılardan bahsediyoruz ancak Arap müslümanlar karşı yapılan bir olumsuzluk göremiyoruz. 

 

 

Sİyasi liderlerin çatışması maalesef topluma da yansıdı ve Türk toplumu AB'den uzaklaştırıldı. Küresel güçlerin bir plandı da budur, Türkiye'yi Avrupa'dan uzaklaştırmak, bu oyuna gelmemeli Avrupa'ya ülke menfaatlerimiz gereği daha çok yakınlaşmalyız. Tabi şöyle bir geçekte var toplum içinde tartışılan hep Avrupa'yı konuşuyorsunuz diyorlar, isteyenler, Asya, Afrika, Amerika ve Ortadoğuda iş yapabilir veya yaşamında sürdürebilir, Avrupa'yı sevenlerde ticaretlerine devam edebilir veya yaşamını orada sürdürebilir kimse kimseyi zorlamıyor kişisel tercihler tabiki olabilir ancak AB düşmanlığı yapmanında memlekete bir faydası maalesef yok, bu gerçeği görmemizde fayda olduğunu düşünüyorum. 

 

 

Geçmişi unutalım ve Türkiye Avrupa Birliği ilişkilerini gelişmesinde temiz bir başlagıç yapalım.

 

Unutmayın sadece siyasilerden birşey beklemekle olmuyor, En büyük iş sivil toplum ve medyaya ve bizlere düşüyor. smiley

 

 

Türkiye'nin Operasyonları AB'nin güvenliğini sağlıyor
Okunma Sayısı : 649   
16.10.2017 07:42:36

Sınırlarımız da yaşanan olayların Avrupa Birliği ülkelerince önemi anlaşılmıyor.

 

Avrupa Birliği ülkeleri konudan uzak sadece izliyor ve tek bir olumlu açıklamada bulunmuyor.

 

Bu garip ve tuhaf durum karşısında söylenecek tabi ki çok sözümüz var.

 

Türk Ordusu Fırat Kalkanı operasyonunu başarıyla sonuçlandırmış ve bölgedeki terör unsurları etkisiz hale getirilmiştir.

 

Suriye’de terör örgütlerine karşı yapılan operasyonların Türkiye ve bölgenin güvenliğini sağlamakla birlikte Avrupa ülkelerinin de güvenliğinin sağlanmasında büyük fayda sağlamış ve terörün beli kırılmıştır.

 

Ancak Avrupa’dan bu konu hakkında olumlu tek bir açıklama maalesef göremiyoruz.

 

Coğrafya da yaşanan terör olayları Türkiye’ye olduğu gibi Avrupa’ya taşınmış ve yüzlerce masum insan hayatını kaybetmiştir. Avrupa gelişmelere duyarsız kalmış ve AB kuruluş anlaşmasına da aykırı hareket edilmiştir.

 

3 milyon mülteciye ev sahipliğiyle, 30 milyar dolar harcama yapan Türkiye, AB ile yaptığı anlaşma da sivil toplum örgütlerine gönderilmek üzere 5 milyar Euro göndereceğiz sözünü vermiş ancak anlaşmaya da uymamıştır. 5 Milyar Euro halen sivil toplum kuruluşlarına gönderilmemiştir. 

 

Türkiye anlaşmaya uymuş ve Avrupa’ya tek bir mülteci göndermemiştir.

 

Sınırlarımız da yaşanan olumsuz gelişmeler sadece Türkiye’ye değil Avrupa’ya da sıçraması muhtemeldir. AB neden sessiz kalıyor? AB medyası neden gerçekleri yayınlamıyor?

 

Avrupa Birliği ülkeleri şunu iyi anlamalı, Avrupa’nın güvenliği Türkiye’nin güvenliği demektir, Türkiye’nin güvenliği de Avrupa’nın güvenliğidir.

 

Avrupa ülkeleri bu iki yüzlü tutumdan çıkmalı ve akıl tutulmasından kurtulmalıdır. Küresel terör örgütlerine destek verenleri tarih affetmeyecek ve hayatını kaybeden binlerce masum insanın vebalini ödemek sessiz kalanların üstünde kalacaktır. 

 

 

TÜRKİYE BATI'YA ALTERNATİFİNİN OLDUĞU MESAJINI VERİYOR
Okunma Sayısı : 933   
12.10.2017 02:50:50

Fotoğraf Arşiv

 

ABD konsolosluğu çalışanının tutuklanması ve Türkiye'nin Rusya ile iş birliği, Batılı ülkelerde memnuniyetsizliğe yol açıyor. Erdoğan da, Batı'yı terör örgütleri DAEŞ ve El Kaide ile PKK'yı desteklemekle suçluyor. Son dönemdeki gelişmeleri değerlendiren uzmanlar, Erdoğan ile Putin arasındaki yakınlaşmaya ve Moskova-Ankara iş birliğindeki yükselişe dikkat çekti.

 

Türkiye ile Batı arasındaki gerilimli süreci Sputnik'e değerlendiren Avrupa Türk Demokratlar Birliği (UETD) Genel Sekreteri Bülent Bilgi'ye göre 15 Temmuz darbe girişimini destekleyen kişiler, başta Almanya olmak üzere Batılı ülkelerde sığınma statüsü kazandı.


ERDOĞAN'IN ELİNDE KANITLAR VARDIR

Partner ülkeler arasında bunun tasvip edilmediğini belirten Bilgi, Batı'yı DAEŞ ve El Kaide'yi desteklemekle suçlayan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın elinde kanıt bulunduğunu düşündüğünü söyledi.

 

ABD'NİN VİZE KARARI, ANKARA-MOSKOVA-TAHRAN İŞBİRLİĞİYLE BAĞLANTILI

Almanya'daki Kürt Toplumu (KGD) Genel Sekreteri Cahit Başar'a göre ABD'nin Türk vatandaşlarına vize vermeyi durdurması, Türkiye'nin attığı Rusya yanlısı adımlarla ve Ankara'nın Moskova ve Tahran'la geliştirdiği ilişkilerle bağlantılı.


TÜRKİYE BATI'YA ALTERNATİFİNİN OLDUĞU MESAJINI VERİYOR

Türkiye son aylarda Batı'ya alternatifinin olduğu ve lider ülke sıfatıyla İslam dünyasına yöneldiği mesajını verdi. Diğer taraftan Türkiye, Rusya ile geliştirdiği dostane ilişkilerle NATO'ya silah sistemleri, ortaklık ve stratejik anlaşma konularında farklı alternatifleri olduğunu gösteriyor" diyen Başar, bunun öncelikle ABD'yi rahatsız ettiğinin altını çizdi.

 


TÜRK-AMERİKAN GERİLİMİNDEKİ BELİRLEYİCİ ETKEN SURİYE'DEKİ İHTİLAFLAR

Berlin Özgür Üniversitesi'nden Dr. Gülistan Gürbey, ABD'nin getirdiği vize kısıtlamasını bir baskı aracı olarak görüyor.


Türkiye-ABD ilişkilerindeki belirleyici etkenin Suriye politikasındaki ihtilaflar olduğuna işaret eden Gürbey, "Türkiye, ABD'nin PYD'yle işbirliğine son vermesi konusunda ısrar ediyor. Bu talep yerine getirilmeden taraflar arasında bir yakınlaşma olmaz" ifadelerini kullandı.

 

KAYNAK SPUTNİK

Stratejik projelerde mutabakat
Okunma Sayısı : 587   
6.10.2017 00:23:25

 

Anadolu Ajansın Türkiye Rusya ilişkileri adı altında Prof. Dr. Mithat Çelikpala bir yazı yayımlandı,  Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin 28 Eylül'de Türkiye'ye bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu ziyaret, SU-24 Rus bombardıman uçağının 24 Kasım 2015'te bir Türk F-16'sı tarafından düşürülmesi sonrasında yaşanan gerginliğin ardından başlayan normalleşme sürecinin başından bugüne Putin'in Türkiye'ye gerçekleştirdiği ikinci ziyaret ve iki liderin son bir sene içindeki beşinci buluşmasıydı.

 

Liderlerin gündeminde Suriye ve Irak meselesi gibi çeşitli konular vardı. Fakat özellikle Irak Kürt Bölgesel Yönetimi'nin (IKBY) bağımsızlık referandumu ve Türkiye'nin Rus S-400 savunma sistemlerini satın alması konularının öne çıkması beklenirken, diğer bazı siyasi ve ekonomik konuların yanı sıra ikili ticaret de konuşuldu.

 

İlişkiler 'uçak krizi' öncesi seviyeye taşındı

 

Türk-Rus ilişkilerinin modern tarihine baktığımızda, ikili ilişkilerin 1990'ların ortasından Kasım 2015'te Rus jetinin düşürülmesine dek artan biçimde geliştiği görülmektedir. Türkiye ve Rusya bu dönemde, ‘bardağın dolu tarafına’ odaklanarak ikili ilişkileri "stratejik ortaklık" seviyesine yükseltmeyi başararak birbirlerine daha da yaklaştılar. Bununla birlikte, iki ülkenin Ortadoğu meseleleri nedeniyle büyüyen ihtilafların ve özellikle de 'uçak hadisesinin', Türk-Rus ilişkilerinin yaklaşık yirmi senelik seyri üzerinde doğrudan olumsuz neticeleri oldu. Bölgede artan anlaşmazlıkların sebep olduğu rekabet ve güvensizlik, siyasi, ekonomik ve güvenlikle ilgili alanlarda herhangi bir iyileşmenin yaşanması ihtimalini ortadan kaldırdı. Aynı zamanda, Batı ile Rusya arasındaki gerginliklerin artması da zaten kırılgan olan bölgesel dengeyi iyice bozdu. Ankara, bu denklemde, ortada sıkışıp kalmış gibi görünüyordu.

 

Türk-Rus ikili ilişkileri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Devlet Başkanı Vladimir Putin'e Kasım 2015'te Rus jetinin düşürülmesiyle ilgili üzüntülerini bildiren bir mektup göndermesinden bu yana yeniden ve kesintisiz bir gelişim gösterdi. Erdoğan 9 Ağustos 2016'da, mektuptan bir ay sonra ve aynı zamanda başarısız darbe girişiminin ardından ilk yurt dışı ziyaretini St. Petersburg'a yaptı. Bu ziyaret, Türk-Rus ilişkilerinde "annus horribilis" (korkunç sene) olarak isimlendirilen, neredeyse dokuz aylık kopukluğun ardından iki ülke arasındaki ikili ilişkilerin toparlanması adına önemli bir dönüm noktası oldu. Her iki lider, St. Petersburg'da yaptıkları görüşme sonrasında, iki ülkenin karşılıklı çıkarlarını ilgilendiren tüm konularda sağlam ve yapıcı bir diyaloğun geliştirilmesinin önemine özel bir vurgu yaptılar ve ilişkileri yeniden 'uçak krizi öncesi' seviyeye taşımak için bir yol haritası hazırladılar. Ayrıca bölgedeki sorunların ortak girişimlerle çözülmesi gerektiğini kabul ederek bunun Türkiye ve Rusya'nın hamiliği altında gerçekleşeceğini belirttiler.

 

İkili ticaret hacminde büyük artış

 

Dolayısıyla bu son ziyaret iki taraf için de çok önemliydi. Rus tarafının bu ziyarete atfettiği büyük önemin en açık işareti, Başkan Putin'e eşlik eden isimler oldu: Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Enerji Bakanı Alexander Novak, Genelkurmay Başkanı Valery Gerasimov, Suriye Özel Temsilcisi Alexander Lavrentiev, Gazprom Yönetim Kurulu Başkanı Alexey Miller ve Rosatom Devlet Atom Enerjisi Kurumu Genel Müdürü Alexey Likhachev.

 

Toplantının en somut neticesi, 1 Ocak 2016'dan bu yana iki ülke arasındaki ticareti zora sokan, Türk domatesine yönelik ithalat yasağının kaldırılması oldu. Bu yasak, Moskova'nın uçak krizinden sonra Türkiye'ye yönelik uyguladığı ambargoların parçasıydı; bu nedenle kaldırılması, normalleşme sürecinde önemli bir adım teşkil ediyor.

 

Hemen hatırlanacağı üzere, Rus uçağının düşürülmesi, ikili ilişkilerde 15 senede kaydedilen ilerlemeyi 20 saniye içinde mahvetmişti. Karşılıklı söylemlerin giderek sertleşmesini, Türk şirketlerine ve ihracatına yönelik bir takım hızlı ve sert ekonomik tedbirler izlemişti. Bu tedbirlerin alınmasını müteakip iki gün zarfında da taraflar diplomatik ilişkilerini resmen dondurdular; husumet kamusal alanlara sirayet etti ve dört milyonun üzerinde Rus turistin Türkiye'ye gelmekten vazgeçmesi, Türk turizm sektörüne büyük bir darbe indirdi. Bunun üstüne bir de DEAŞ saldırılarından dolayı, ülkeye gelen Avrupalı turist sayısındaki azalma eklenince, Türk turizmi Irak Savaşı'ndan bu yana en kötü dönemini yaşadı. Bu kriz, 2014'te 31.5 milyar dolar olan ikili ticaret hacminin büyük bir gerileme kaydederek 2015'te 23.3 milyar dolar seviyesine inmesine sebep oldu.

 

Toplantının sonunda liderler ikili ticaret seviyesinin mevcut seyrinden duydukları memnuniyeti dile getirdiler.

 

Putin, "Geçen yıl yüzde 32'lik bir düşüş yaşarken bu senenin ilk yedi ayında gördüğümüz artış yüzde 31.5'e tekabül ediyor. Böylece kayıplarımızı telafi ettik ve senenin geri kalan kısmında eski seviyeyi dahi aşmış olacağız" şeklinde konuştu.

 

Stratejik projelerde mutabakat

 

Her iki lider de ülkelerinin iş dünyalarına yönelik ticaret ve yatırım engellerinin kaldırılmaya devam etmesi konusunda mutabık kaldılar. Bu sürecin iki lokomotif projesi büyük ihtimalle iki büyük enerji projesi olacak: Türk Akımı doğalgaz boru hattı ve Akkuyu nükleer enerji santrali.

 

Putin, "Bu iki stratejik projenin detaylarını enine boyuna inceledik" diyerek Rusya'nın inşa ettiği Türkiye'nin ilk nükleer reaktörünün kısa bir süre içinde faaliyete geçmesini umut ettiklerini belirtti.

 

Liderler, S-400 füze sistemlerinin teslimatıyla ilgili herhangi bir açıklamada bulunmadılar. Ancak Erdoğan, Türkiye'nin Batılı müttefiklerinin dile getirdiği güçlü eleştirilere ve endişelere rağmen satın alma işleminin gerçekleşmiş olduğunu zaten açıklamıştı.

 

Toplantının sonunda, tarafların Irak ve Suriye dâhil olmak üzere bölgesel konuları görüştüğü ve her iki ülkenin toprak bütünlüğünün korunması konusunda mutabık kaldığı duyuruldu. Suriye ve Kuzey Irak meseleleri bugün Türk dış politikası açısından, sadece Ankara'nın Batı ve Rusya'yla olan diplomatik ve güvenlik ilişkileri bağlamında değil, Türkiye'nin bölgesel konumuna ve yurt içinde yaşanan gelişmelere olan etkilerinden dolayı da en önemli güvenlik konusunu oluşturuyor.

 

Rusya ve Türkiye, İran'la birlikte, Suriye'de çatışmasızlık bölgelerinin kurulmasına çalışıyorlar. Bu bölgelerin, çatışmanın azaltılmasına yönelik olumlu etkilerinin olduğu biliniyor. Erdoğan, Suriye'nin kuzeyinde, Türkiye sınırındaki İdlib ilinde bir çatışmasızlık bölgesinin oluşturulmasının detaylarına odaklandıklarını belirterek Suriye'de siyasi bir çözümün elde edilmesine katkı yapacak ortak siyasi bir iradenin gerekliliğine vurgu yaptı. Putin de, Erdoğan'ı, çatışmasızlık anlaşmasının mümkün kılınmasını sağlayan çabalarından dolayı "Dostumuz Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı selamlıyoruz" diye taltif ettikten sonra bu bölgelerin savaşın durdurulmasını sağlayarak mültecilerin evlerine dönebilecekleri koşulları oluşturacağını söyledi.

 

Suriye krizi ve Türkiye'nin öncelikleri

 

Türk hükümeti Suriye kaynaklı çok sayıda problemden muzdarip: PKK uzantısı terörist yapılar PYD/YPG'nin yeniden uluslararası aktör olarak ortaya çıkması, El-Kaide'den türemiş grupların Türkiye sınırlarındaki varlığı, DEAŞ'ın yenilgiye uğratılmasından sonra Sünni nüfusun bulunduğu bölgelerin akıbetinin ne olacağı, Beşşar Esed rejiminin giderek artan meşruiyeti, mültecilerin durumu ve Suriye'de bulunan Türkiye yanlısı muhalefetin geleceği.

 

Bu öncelikler arasında Türkiye için en öncelikli endişe kaynağı, Suriye krizinin başlangıcından bu yana ABD ve Rusya'nın PYD/YPG’ye sağladığı askeri, diplomatik ve siyasi destektir.

 

Türk-Rus ilişkilerinin normalleşmesinden bu yana Türk yetkililer ABD'nin PKK uzantısı olan Suriye'deki diğer örgütlere yaptığı silah ve mühimmat tedarikinden duydukları rahatsızlığı daha yüksek sesle ifade etmeye başladılar. Yetkililer Rusya'nın Ankara'nın bu meseleyle ilgili hassasiyetlerini daha iyi anladığını ve YPG'ye yaptığı askeri desteği kestiğini belirtiyorlar.

 

Bu bağlamda, Suriye krizi çözülmeden devam ettiği sürece Rusya -Moskova'ya yönelik siyasi kuşkuların tam anlamıyla giderilmediği de dikkate alınmak şartıyla- Türkiye'nin Suriye'deki menfaatlerini elde etmesinde kati manada dengeleyici bir rol oynayacaktır. Türk karar alıcıların, ABD'yi, Suriye'de YPG'ye yönelik tavrını değiştirmeye zorlamak için Rus desteğine ihtiyaç duydukları ileri sürülebilir. Kürt meselesinin Türkiye açısından belirleyici bir mesele olmayı sürdürdüğü bu süreçte ABD'nin PYD/YPG'ye yönelik tavrı değişmediği sürece Rusya'nın Türkiye'nin Ortadoğu'daki dış politikasını şekillendirmede güçlü ve belirleyici bir rol oynaması beklenebilir.

 

Olayların akışı ve Ankara'nın diplomatik girişimleri, Türk yetkililerin İran ve Rusya'yı Suriye'de Türkiye'nin yanında tutmaya çalıştıklarına işaret ediyor. Bu tutum, her üç tarafın da bölgede uzun zamandır süregiden jeopolitik rekabetinin bir sonucudur ve bu da aralarında dönem dönem ortaya çıkan anlaşmazlıkları ve işbirliğini yönlendiren unsurdur.

 

Bu güncel gelişmeler Türkiye'yi Suriye savaşında yeniden sahada bulunan bir aktör haline getirmiş gibi görünüyor; fakat bunun karşılığında Moskova da Ankara'nın Batı ile olan ilişkilerinde önemli bir faktör haline gelmiş bulunuyor. Genel bir değerlendirmeyle, Türk dış politikası için zorlu bir imtihan niteliğindeki bu karmaşık ilişkiler ağı, bu politikanın yapıcılarını Türk dış politikasını sürekli değişen koşullara göre güncellemeye zorluyor.

 

KAYNAK A.A.

Bugün Almanya’da Türkiye karşıtı olmayan söylem bulmak neredeyse imkânsız
Okunma Sayısı : 354   
12.9.2017 13:36:31

 


Anadolu Ajansı'nda yayımlanan haberde Doç. Dr. Hasan Basri Yalçın'ın Almanya hakkında görüşlleri: Almanya seçime giderken, seçimin favorileri kozlarını televizyon ekranlarında paylaştı. Geçen hafta Merkel ve Schultz düellosu vardı. Tüm Avrupa seçimlerindeki sıkıcılık bu tartışmada da kendini gösterdi. Birbirinden ancak ufak ayrıntılarda farklılaşan bu partilerin liderleri, bazı konularda neredeyse birbirinden ayırt edilemeyecek şekilde benzeşiyor. Tabii ki benzeştikleri bu konuların başında da Türkiye geliyor.

 

 

Türk diasporasına rağmen Türkiye karşıtlığı


Bugün Almanya’da Türkiye karşıtı olmayan söylem bulmak neredeyse imkânsız. İçinde üç milyon civarında Türk barındırmasına rağmen durum bu. Sanki o seçmen kitlesini veya en azından önemli bir kısmını hiç önemsemeyen bu liderler, en azından popülizm adına olsun söylemlerini yumuşatma ihtiyacı dahi duymuyor. Bir yandan entegrasyon lafları ederken diğer yandan da ülkede yaşayan Türkleri ötekileştiren, onların önceliklerini ve değerlerini göz ardı eden söylemler hâlâ ön planda.

 

Eğer Almanya gerçekten Türkleri topluma entegre etmek istiyorsa, siyasi liderlerinin Türklere karşı bu kadar umursamaz olmaması gerekirdi. Fakat maalesef biliyoruz ki Almanya entegrasyon derken çoğunlukla asimilasyonu kast ediyor. Almanya’da entegrasyon hiçbir zaman çok kültürlü bir yaşam anlamına gelmedi. Bir tarafın kendi kültürel özelliklerinden vazgeçtiği ve çoğunluğa uyum sağladığı bir formun adıdır entegrasyon.

 

On yıllardır değişmeyen Alman zihniyeti kendi toplumunu düzenli ve yekpare bir yapıda tahayyül ettiğinden ve bu yapıya uymayanları simetriyi bozan anomaliler olarak gördüğünden, onlardan ciddi anlamda rahatsız oluyor.

 


İtiraf edilemeyen diaspora rahatsızlığı

 


Esasen şunu artık açık açık konuşmak lazım. Alman medyası ve siyasetçileri Erdoğan’a kin kusarken, büyük oranda Almanya’da rahatsızlık duydukları Türk nüfusa siyasi doğruculuk nedeniyle söyleyemediklerini ifade ediyorlar. Yoksa sıradan bir Almanın günlük yaşamı içinde Erdoğan’ın hiçbir yeri ve anlamı yok. Olması da imkânsız. Ondan neden nefret ettiğini de bilmez. O sadece kendisine sunulan portreyi bilir. O portre ise bilinçli bir biçimde Alman toplumunun sinir uçlarına dokunacak ve onları tedirgin edecek kavramlarla çiziliyor. Erdoğan Almanların aslında rahatsız oldukları Türk nüfusunun bir benzeri ve onun lideri olarak sunuluyor. Erdoğan’a benzeyen ve toplumun simetrisini bozan bu ‘ayrık otları’ ya uyum sağlamalı ya da Almanya’yı terk etmeli.

 

Pogrom güncel bir ‘çözüm’ değil

 


1930’larda, 1940’larda bu ‘sorunlar’ için çok daha hızlı ve kesin ‘çözümler’ vardı: Yahudiler, Çingeneler ve tüm diğer ‘asosyaller’ genel Alman toplumuna uyum sağlayamadığı için ayıklanmıştı. Şimdilerde böyle bir çözüm tabii ki kimsenin aklından geçmiyor. Ama 16 Nisan referandumundan sonra Almanya’da duyulan ifadeler ciddi anlamda nefret ve dışlama içeriyordu. Referandumda yüksek oranda ‘evet’ oyu çıktıktan sonra, ‘evet’ oyu verenlerin Almanya’yı terk edip Türkiye’ye gitmesi gerektiğini söyleyenler çıktı. Alman medyası, siyasetçisi ve hatta toplumu “Ya bizim istediğimiz oyu ver ya da burayı terk et” diyor. ‘Evet’ oyu verenlerin de kendilerince gerekçeleri olabileceği fikri hiç akıllarına gelmiyor. Onlarn da ‘evet’ oyu vererek Alman toplumu içinde kendi değer ve doğrularıyla varlığını sürdürmesi kabul edilemiyor. Ya değişmesi gerekiyor ya da gitmesi. Başka bir çözüm tatmin edici görülmüyor.

 

 

Alman siyaseti Türk karşıtlığında hemfikir

 


Daha da kötüsü, bu neredeyse tüm toplum tarafından paylaşılan bir hissiyat ve fikriyat. Hristiyan demokratlar zaten hiçbir zaman Türk nüfusa yakın olmadı. Merkel baştan beri Türkiye’nin AB üyeliğine bile karşı olduğunu söyleyen bir siyasal kariyer inşa etti. En iyi ihtimalle imtiyazlı ortaklık olabileceği fikrini hiç değiştirmedi. Yeşiller ve sosyal demokratlar genelde Türklerin oy verdiği partilerdi ama bu partilerin de Türklere yönelik incelikli bir siyaseti yoktu. Türkler hep alternatifsizlikten bu partilere yakınlık gösteriyordu. Ama son bir yılda onlar da Türkiye karşıtlığında Merkel’in önüne geçmeye çalışıyor. Öte taraftan liberal parti liderliği zaten Türklere “Bizden uzak durun” diyor. Bunu da açık açık söylüyor.

 

 

Böyle bir siyasi yelpazeye içinde, Almanya’daki Türk seçmenin oy verebileceği bir partinin kalmadığı görülüyor. Söylem açısından, bu partilerin neredeyse hepsi ırkçı partiyle aynı çizgiye geldiler. Aslında bu partilerin hiçbiri Türk oyların önemsemiyor. Onlara yönelen bir siyaset ve söylem takip etmeleri durumunda genel toplumsal iradeden uzaklaşacaklarını ve kazançlarından çok kayıpları olacağını düşünüyorlar. Böyle olunca da ortaya bir alternatif çıkmıyor.

 

 

Tüm Alman siyaseti tek ses halinde Türk ve Türkiye karşıtlığına savruluyor. Televizyon programında kozlarını paylaşması beklenen Merkel ve Schulz, Almanya için projelerini anlatmak yerine Türkiye’nin önünü nasıl keseceklerini konuşur hale geldi. İktidara gelme ihtimali daha düşük olan Schulz daha bol keseden atarken, şansı daha yüksek olduğu için daha sorumlu açıklamalar yapmak zorunda olan Merkel bunun altında kalmamaya çalıştı. Schulz Türkiye’nin AB üyelilik müzakerelerini askıya almak gibi içi boş laflar ederken, Merkel mantıksız olduğunu bildiğinden, bu kadar ileri gitme ihtiyacı hissetmedi. Ama gümrük birliği anlaşmasının gündeme alınıp revize edilebileceği gibi tuhaf laflar etmekten de kendini alamadı. Bu ifadelerin Türkiye’de bir karşılığının olmadığının farkında olup olmadıkları bilinmez, fakat asıl hedeflerinin Alman toplumu olduğu çok belli. Toplumdaki Türkiye karşıtlığına oynamaları esasen güçlü bir gösterge: Alman toplumunun nasıl da dışlayıcı ve ötekileştirici bir yapıya sahip olduğunu ortaya koyuyor.

 

 

Mesele sadece popülizm değil

 


Bu sıralar ötekileştirme sıralamasında Türkiye liste başı oldu. Hem Alman devleti hem de toplumu Türkiye’yi gündeminin başına koydu. Böylesi bir siyaset ciddi şekilde merak uyandırıyor: Almanya’nın neden öncelikle Türkiye konusunda bu kadar sertleştiği, neden Türkiye karşıtlığında öncü rol oynadığı tartışılıyor. Konuya dair çok sayıda açıklama bulunabilir. Bazıları bu karşıtlığın altında iç siyasi konjonktürün yattığını düşünüyor. Hem Türkiye’nin hem de Almanya’nın kritik seçim süreçlerinde olması, ilişkilerin gerginleşmesine neden oluyor fikri seslendiriliyor. Fakat bu açıklama çok tatmin edici değil. Popülizm siyasetin bu söylemi üretmesini gerektiriyor olabilir, fakat asıl önemli olan neden Türk karşıtlığının popüler olduğudur. Popülizm uğruna ve seçimlerde oy kazanmak için siyasetçiler böyle davranıyorsa, toplumda bu düşmanlığın bir karşılığı var demektir. Yani karşıtlık başka bir nedenden doğmuştur ve siyasetçiler bunu kullanmak ister.

 

Karşıtlık yapısal olabilir mi?

 


Böyle olunca dış faktörlere bakmak daha anlamlı hale geliyor. İki devletin son dönemdeki uluslararası siyaset alanındaki gerilimi iç siyasetlerine yansıyor demek daha doğru olacaktır. Seçimler bitse de bu karşıtlık kısa sürede bitecek gibi görünmüyor. Uluslararası konjonktürde anlamlı bir değişim olmadığı müddetçe, bu iki ülke gerilmeye devam edecek.

 

 

Böyle bir gerilimin iki tarafından bahsedince akla hemen farklılıklar geliyor. Almanya ile Türkiye’nin neden anlaşamadığı ve neden farklılaştığı soruluyor. Farklı gündemlere sahip oldukları varsayılıyor. Ancak bu açıklama biçimi de sorunlu. Mesela “Almanya Türkiye’nin AB macerasının sürmesini istiyormuş”, “demokratikleşmeyi destekliyormuş.” Öte taraftan Türkiye başka hedeflerin peşindeymiş. Esasen Almanya ile Türkiye’nin birbirini itmesi, farklı hedeflere odaklanmalarından kaynaklanmıyor. Aksine ikisi de benzer hedeflere odaklandıklarından birbirlerini itiyorlar.

 

Hem Almanya hem de Türkiye değişim istiyor: Türkiye eski kategorilerin değişmesini isterken, Almanya Erdoğan’ın değişmesini istiyor, fakat Türkiye yirmi yıl önceki Türkiye değil. Alttan geldi ve yükseldi. Gayri safi milli hasılası kişi başına 2500 dolar civarından sıçradı ve üç katına yükseldi. Bu göz ardı edilemez bir değişimdir. Tek başına bu bile birçok şeyin göstergesidir. Aynı zamanda Türkiye’nin silah sanayi ve havacılık gibi lokomotif sektörlerdeki büyüme gayreti meyvelerini vermeye başladı. Bunların her biri için ayrıntılı hesap yapılabilir. Ancak göz ardı edilemeyecek gerçekler var. Türkiye’nin hızla büyüdüğü ve yeni bir kategoriye doğru ilerlediği ortada. Türkiye bu kategoriye geçince, Almanya’nın motor görevi gördüğü AB’nin kenarındaki bir figüran olmayı kabul etmiyor. AB müzakereleriyle terbiye edilen bir ülke olmak istemiyor. İleriye doğru bir değişim talep ediyor.

 

Almanya yeni durumu kabullenmek zorunda

 


Almanya ise geriye dönük bir değişim istiyor. Türkiye’nin eskiden olduğu gibi yumruk mesafesinde kalmasını arzuluyor. Tarih boyunca olduğu gibi, Almanya’nın Ortadoğu siyasetindeki kullanışlı bir araç olarak kalmasını tercih ediyor. Almanlar Türkiye’yi hep bir geçiş güzergâhı olarak görme eğilimindedir. Doğu Avrupa’ya yayılırlar ama Türkiye’den geçmek isterler. Doğu Avrupa Almanya için ‘yaşam alanı’ iken Türkiye araçtır. Polonya, Çek Cumhuriyeti ve diğerleri işgal edilirken veya AB’ye eklemlenirken, Türkiye ya İngiliz sömürge imparatorluğuna zarar vermeyi hedefleyen demiryolu güzergahıdır ya savaş içinde Almanya’nın yükünü azaltacak doğu cephesidir ya da Suriyeli göçmenlere karşı tampon bölge. Türkiye ve Erdoğan bu zihniyete meydan okuyor. İşte bu yüzden Almanlar Erdoğan’ı istemiyor. Onun yerine bir Enver Paşa koymak istiyor. Ama göz ardı ettikleri bir gerçek var. Birinci Dünya Savaşı öncesinde küçülme eğilimine girmiş bir Türkiye vardı. Bugün ise eğilim büyüme yönünde. Dolayısıyla değişim de çok büyük bir ihtimalle onun beklediği yönde, yani ileri doğru bir değişim olmak zorunda. Gerçi Almanlar Erdoğan gidene kadar bu gerilimin süreceğini açıkça söylemekten çekinmiyor, ama değişimin doğasını anlamak zorunda kalacakları bir gün gelecektir. Karşılarında zayıflayan bir Türkiye olmadığını gördüklerinde, kontrol etmek yerine kabul etmek zorunda kalacaklardır. Her ne kadar Almanya güçlü ve zengin bir devlet olsa da, Türkiye’nin iç siyasetini belirleyebilecek bir yetkinliğin çok altında. Bu nedenle, biraz sancılı da olsa Almanya bu yeni ilişki biçimine zamanla alışmak zorunda.

 

 

[İstanbul Ticaret Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümün öğretim üyesi olan Doç. Dr. Hasan Basri Yalçın aynı zamanda SETA strateji araştırmaları direktörüdür]

 

“Görüş” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Haber Galata’nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.

 

Kaynak ANADOLU AJANSI

Prof. Şen: Türk ve Alman İlişkileri Cumhurbaşkanlığı Düzeyinde Görüşmelerle Onarılması Mümkün Olabilecek
Okunma Sayısı : 863   
31.7.2017 00:00:00

 

Türkiye ile Almanya arasında yaşanan gerginliğin ne bu iki ülkeye ne de Avrupa'ya hiçbir yararının olmayacağını söyleyen Türk Alman Eğitim ve Bilimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) Başkanı Faruk Şen, Avrupa'nın iki devi olarak nitelendirdiği Türkiye ve Almanya'nın çekişmeyi bir yana bırakıp uzlaşmalarının her ikisinin de çıkarına olacağını belirtti.

 

 

Türk-Alman ilişkileri denilince akla gelen ilk isimlerden olan TAVAK Başkanı Faruk Şen, iki ülke arasında yaşanan sorunun çok ciddi olduğunu anlattı: "Ben eskiden hep şunu derdim. Türkiye ve Almanya o kadar iç içe ki eğer sınırdaş olsaydık hakikaten bir konfederasyon kurabilirdik. Fakat iyi ki sınırdaş değiliz. Şimdi sınırdaş olsaydık herhalde bir savaşa girerdik."


'ALMANYA'NIN TAVRININ ÜÇ ÖNEMLİ SONUCU OLACAK'


Almanya'nın tavrının Akdeniz ülkeleri dışında kalan bütün AB ülkeleri tarafından destekleneceğini belirten Faruk Şen şu andaki durumu, "AB bütçesinin yüzde 43'ünü ödeyen Almanya Türkiye'ye tavır aldı" sözleriyle özetledi.

 

"Almanya'nın bu tavır alışta üç önemli açıklaması var" diyen Şen, bu üç unsuru şöyle açıkladı:

 

"Bir ben turistlerin Türkiye'ye gelmesine artık sınır getireceğim. Bunu şöyle yapacaklar, vatandaşlarına diyecekler ki; 'Türkiye'ye gittiğinizde başınıza bir şey gelirse biz sizin sorumluluğunuzu almıyoruz'. Burada Alman tur operatörlerinin seyahat edenlere bir sigortası var.

 

Bu açıklamadan sonra Türkiye'ye yapılacak seyahatlerde bu sigorta çok artacak. Türkiye'ye 2015'de 5.4 milyon Alman turist gelmişti, bu sayı 2016'da 3.4 milyona düştü. Ben inanıyorum ki Almanya Dışişleri Bakanı'nın bu açıklamasından sonra 2017 yılında Türkiye'ye gelen Alman turist sayısı 2 milyon civarında kalacaktır.

 


İkinci önemli gelişme Alman firmalarının Türkiye'ye karşı uyarılması. Bu uyarı, Alman firmalarına 'Türkiye'ye yatırım yapmayın' demek anlamına geliyor. Almanya'nın Türkiye'de irili ufaklı 4 bin 500 firması var. Önemli firmalar yatırımlarını azaltır. Fakat çok sayıda çapulcu firma da var. Bunlar bu açıklamadan etkilenmez çünkü Türkiye'den korkunç para kazanıyorlar. Bunlar devam eder ama azalmayı bekleyelim.

 


Üç; Türkiye, AB ülkeleriyle gümrük birliğinin yenileştirilmesi, iyileştirilmesi anlaşmasını yapacak ve bu en geç eylül ayında uygulamaya sokulacak ve 2019'un ortalarına kadar devam edecekti. Almanya'nın bu çıkışından sonra Avrupa Parlamentosu'nda da AB Komisyonu'nda da böyle bir iyileştirmenin olmayacağından hareket edebiliriz."

 

Almanya'nın enerji kalemleri dışında hem ithalat hem de ihracatta Türkiye'nin bir numaralı partneri olduğunu hatırlatan Faruk Şen, "Türkiye Almanya'dan yaptığı ithalatı gerçekleştiremedikçe buradaki sanayi firmaları gelişemez, Almanya'ya yaptığı ihracatın kesilmesi de Türk ekonomisine büyük darbe vurur" dedi.


'ALMANYA KENDİ KAMUOYUNU TATMİN ETMEK İÇİN BU TAVRI ALMAK ZORUNDAYDI'


Bugün gelinen noktayı, "Şimdi bir inatlaşma var, iki taraf da birbirine tabiri caizse dayılanıyor" diye açıklayan Şen sözlerini şöyle sürdürdü:

 

"Almanya çok geri adım attı. İncirlik konusunda epey bir zaman bekledikten sonra baktı ki çözüm olanağı yok ses çıkarmadan Ürdün'e gitti. Fakat Alman Dışişleri Bakanı Gabriel Türkiye'ye geldiğinde bir söz almıştı. Alman parlamenterler Konya'daki askeri üssü ziyaret edebilecekti. Onun iptali ve insan hakları savunucusu Alman'ın da tutuklanması bardağı taşıran son damla oldu. Ve Almanya kendi kamuoyuna karşı ben Tayyip Erdoğan'ın her dediğine evet demiyorum, tepkimi göstereceğim diye bu adımı attı. Ki bu adımı atan Dışişleri Bakanı ve partisi Türkiye'ye olumlu bakan bir gruptu."

 

TAVAK Başkanı Faruk Şen yaklaşık  80 milyonluk  nüfuslarıyla Avrupa'nın iki devi  olan Türkiye ve Almanya'nın ilişkilerini onarmalarının artık Cumhurbaşkanları düzeyinde görüşmelerle mümkün olabileceğini vurguladı.

 

Kaynak: Sputnik


Sayfalar
Anketler
Turizm'de sorunlarımız nelerdir?