Türkiye-İngiltere ilişkilerindeki gizli tehlike: FETÖ
Okunma Sayısı : 665   
3.4.2018 14:41:44

 

170’e varan ülkede faaliyet gösteren Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) için İngiltere, Avrupa yapılanmasının temelini oluşturan ülkelerin başında geliyor. İngiltere FETÖ’nün eğitimden kültüre, düşünce kuruluşlarından yardım derneklerine kadar birçok alana faaliyetlerini yaydığı bir ülke konumunda.

 

İngiltere’de 90’lı yıllardan itibaren gün geçtikçe çok daha geniş bir alanda faaliyet gösteren FETÖ, özellikle ulusal ve yerel siyasetçilerle ilişkilerini epey güçlendirmiş, eğitim kurumları ve insani yardım dernekleri gibi birçok sektörü içinde barındıran ciddi bir gelir kaynağı ağı oluşturmuş durumda.

 

25 yılı aşkın süredir faaliyet gösteren İngiltere FETÖ yapılanmasında, oldukça önemli isimlerin ön plana çıktığı görülüyor. 15 Temmuz sonrası izlenen değişim/dönüşüm stratejisi ekseninde, terör örgütünün İngiltere yapılanmasının “imamlığını” eski “Kanada imamı” devralmıştı. Terör örgütü üyesi firari iş adamları, akademisyenler ve gazetecilerle İngiltere, örgütün üst düzey üyelerinin karargahı haline gelmiş durumda.

 

Yapılanmanın tarihi ve gelişimi


Örgütün 90’lı yıllarda izlediği “dışa açılım” politikası ekseninde Fetullah Gülen’in 1993 yılında Londra’yı ziyaretiyle başlayan İngiltere yapılanması, 90’lı yıllarda irili ufaklı birçok topluluğun da desteğiyle kısa sürede büyüdü. Örgüt özellikle Türk-Müslüman diasporasına yönelik sözde “kültür ve eğitim” faaliyetlerini ön plana çıkardı.

 

İngiltere yapılanmasında “kuruluş dönemi” olarak nitelendirebileceğimiz 90’lı yıllarda örgüt eğitim, din ve kültür konularına yönelik faaliyetlere öncelik verdi ve özellikle tüm dünyada olduğu gibi eğitimi paravan olarak kullanarak kendisine idealist bir sivil toplum kuruluşu görüntüsü kazandırmaya çalıştı. Öyle ki 1994 yılında kurulan ve 40’tan fazla bölgede faaliyet gösteren Axis Eğitim Vakfı (Axis Educational Trust) söz konusu politikanın meyvesi ve en net göstergesi oldu.

 

İngiltere’deki yapılanmasının “gelişme dönemi” olarak nitelendirebileceğimiz 2000’li yıllarda ise örgüt, faaliyet alanlarını çok daha geniş bir alana yayarak daha fazla insana ulaşma stratejisi izledi. Özellikle bu dönemde, var olan derneklere yönelik kurumsallaşma ihtiyacı hissedilmesinin yanında, lobi ve diyalog faaliyetlerine ağırlık verilerek örgütün İngiltere’deki siyasetçiler ve bürokratlarla ilişkileri güçlendirilmeye çalışıldı.

 

Türk ve Müslüman diasporanın yanında, Müslüman olmayan çıkar gruplarıyla da sıkı ilişkilerin kurulması ve yerel/ulusal birçok siyasetçiye ulaşılarak örgütün İngiltere’deki meşruiyetinin kuvvetlendirilmesi hedeflendi. Her ne kadar 1999 yılında kurulmuş olsa da, 2000’li yıllarda kurumsallaşarak etkinlik kazanan Diyalog Toplumu Vakfı (Dialogue Society) ve 2008 yılında hizmete açılan Mevlana Camii ve Rumi Kültür Merkezi böyle bir çabanın ürünü olarak ortaya çıktı.

 

Örneğin Diyalog Toplumu Vakfı 1999-2009 yıllarını kapsayan 10 yıllık dönemde 465 etkinlik gerçekleştirdi. Bu etkinliklere İngiltere’deki yerel ve ulusal siyasetçilerden bürokratlara, iş adamlarından akademisyenlere uzanan geniş bir yelpazede 41 bin 600 kişi katıldı. FETÖ 2000’li yıllarda, tüm dünyada olduğu gibi İngiltere’de de özellikle diyalog faaliyetlerine ağırlık verdi. Böylelikle hem 11 Eylül sonrası siyasi atmosferi kullanarak kendisini radikal İslam’a alternatif bir hareket olarak gösterme hem de Avrupalı ülkelerin gözünde “iyi ve ılımlı” İslam’ı temsil ederek faaliyetlerini geniş bir alana yayma imkanı elde etti.

 

Örgüt 2013 yılından sonra Türkiye’de giriştiği yasadışı eylem, faaliyet ve darbe teşebbüslerinin ardından, tüm dünyada olduğu gibi İngiltere’de de oluşabilecek muhtemel soru işaretlerini gidermek maksadıyla, resmi kurumlara yönelik “şeffaflaşma” stratejisi izlemeye çalıştı. Özellikle İngiltere’deki üst düzey kurumlara yönelik şeffaflaşma hareketiyle, hem imajının olumsuz etkilenmesini engellemeyi hem de Türkiye’nin yürüttüğü mücadeleyi boşa çıkarmayı amaçladı.

 

Bu minvalde, örgüt birçok kurum ve derneğini 2013 yılında “Voices in Britain” ismiyle tek bir çatı altında topladı. Söz konusu oluşum vasıtasıyla, 2015 yılında İngiltere’deki başbakanlık, içişleri ve dışişleri bakanlıkları ve vakıflar başkanlığı gibi kurumlara, örgütün dernekleri ve faaliyetleri hakkında bilgiler içeren bir mektup gönderildi.

 

Mektupta örgütün kurumları, dernekleri, direktör ve yöneticileri, üyeleri ve gönüllüleriyle ilgili birçok bilgi paylaşıldı. Böylelikle terör örgütünün Türkiye’deki yasadışı faaliyetleri ve yargı darbesi girişimlerinin neticesinde gerek İngiltere resmi kurumlarında gerekse kamuoyunda oluşabilecek olumsuz kanaatler engellenmeye çalışıldı.

 

1993 başlayan yapılanma ve faaliyetlere dair bilgilerin, Terör örgütünün İngiltere’deki kuruluşunun üzerinden 22 yıl geçtikten sonra, 2015 yılında İngiliz kurumlarıyla paylaşılma ihtiyacının hissedilmesi izahtan vareste bir durumdur ve Türkiye’de tevessül edilen illegal faaliyetlerle doğrudan bağlantılı olduğu açıktır.

 

 

İngiltere’nin FETÖ Politikası


FETÖ kendisini eğitim ve kültür işlerine adayan barışçıl bir sivil toplum kuruluşu imajını tüm dünyada olduğu gibi İngiltere’de de başarıyla yansıtabilmesinden ötürü, gerek siyasetçiler ve bürokratlar gerekse kamuoyu nezdinde epey destek gördü.

 

FETÖ özellikle lobi örgütleri ve düşünce kuruluşlarıyla birebir markaj yöntemini izleyerek, İngiltere’deki müesses nizamı oluşturan aktörlerle sıkı bir işbirliği içinde oldu. Söz konusu aktörler ise barışçıl imajına aldanarak örgütün birçok faaliyetinde boy göstermekten çekinmedi.

 

Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden önce, kamuoyu ve siyasi parti temsilcilerinin FETÖ konusunda herhangi bir hassasiyete ve bilgiye sahip olmadıkları görülüyor. İşçi Partisi, Muhafazakar Parti ve Liberal Parti gibi İngiltere siyasetinde ağırlığı bulunan partilerin mensubu parlamenterler ve parti temsilcileri FETÖ’nün etkinliklerine katılarak faaliyetleri hakkında olumlu ifadeler kullanmış ve örgüte yönelik destek verici bir tutum sergilemişlerdi.

 

15 Temmuz darbe girişiminden sonra ise Westminster hükümetinin, çeşitli parlamento üyelerinin ve medyanın FETÖ konusundaki yaklaşımları farklılık gösterdi. Bu sebeple, İngiltere’nin FETÖ politikası çok aktörlü bir yapı içerisinde şekillendi. Örneğin Londra hükümeti, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra, Türkiye’nin beklediği empati ve anlayışı göstererek destek veren ilk Batılı ülke oldu ve bu durum kamuoyunda İngiltere’ye yönelik oldukça olumlu bir izlenim oluşturdu. 

 

Darbe girişiminin ertesi günü Başbakan Theresa May ve Dışişleri Bakanı Boris Johnson’ın telefonla desteklerini bildirmesi, kalkışmadan yalnızca 5 gün sonra Devlet Bakanı Sir Alan Duncan’ın Ankara’yı ziyaret etmesi ve Büyükelçi Richard Moore’un açıklamaları Türkiye kamuoyunda takdirle karşılandı. Bu durum başta İngiltere’dekiler olmak üzere FETÖ üyelerini ise epey rahatsız etti. Öyle ki FETÖ mensupları İngiliz hükümetinin tutumundan duyduğu rahatsızlığı çeşitli basın-yayın kuruluşları ve sosyal medya aracılığıyla birçok platformda dile getirmekte bir sakınca görmedi.

 

Hükümetin tutumuna zıt bir şekilde, kimi parlamento üyelerinin ve siyasi parti temsilcilerinin ise FETÖ konusunda Türkiye’nin hassasiyetlerini göz önünde bulundurmayarak örgütle yakın işbirliğini sürdürdükleri görülüyor. FETÖ’yü terör örgütü olarak nitelendirmekten imtina eden ve “darbenin arkasında FETÖ’nün olduğuna yönelik yeterince kanıt olmadığını” iddia eden Birleşik Krallık Parlamentosu Dış İlişkiler Raporu dikkat çekiciydi.

 

FETÖ üyelerinin 15 Temmuz’dan sonra düşünce kuruluşları aracılığıyla parlamentoda panel, seminer ve toplantılar düzenlemeye devam etmesi de söz konusu işbirliğini gözler önüne seriyor. Bu panel, seminer ve buluşmalara, FETÖ’nün para vererek Türkiye karşıtı rapor yazdırdığı ortaya çıkan Muhafazakar Partili Sir Edward Garnier ve örgütün açılış ve kahvaltı etkinliklerini kaçırmayan İşçi Partili Milletvekili Peter Kyle gibi isimlerin katılması, FETÖ’nün siyasetçilerle kurmuş olduğu ağın ve ilişki biçiminin mahiyetini net bir şekilde gösteriyor.

 

İngiliz medyasının FETÖ konusundaki tutumu ise parlamento üyelerinden ve siyasetçilerden çok daha radikal oldu. İngiliz medyası özellikle 15 Temmuz’dan sonra FETÖ’nün sözcülüğünü üstlendi. Darbenin ilk saatlerinden itibaren FETÖ’nün dolaşıma soktuğu söylemleri sahiplenerek Türkiye karşıtı yayınlara imza atan BBC, The Economist, Independent ve Reuters gibi basın-yayın organları darbeyle FETÖ’yü hiçbir şekilde ilişkilendirmediği gibi, her fırsatta Türkiye’nin yürüttüğü mücadeleyi eleştiren yayınlar yapmaktan da geri durmadı.

 

Devlet kanalı BBC’nin bir yapımcısının darbeden yalnızca 6 gün sonra, 21 Temmuz’da “Ülkede hükümetin yaptıklarını eleştirecek birini bulmakta zorlanıyoruz” ifadelerini içeren e-mailinin sosyal medyaya sızdırılması, medya kuruluşlarının önyargılı tutumlarının ve Türkiye karşıtı pozisyonlarının net bir tezahürü olarak hafızalarda yer etti. Bunların yanı sıra Reuters’ın, darbe girişiminin akabinde soluğu FETÖ lideri Fetullah Gülen’in yanında alarak darbenin kurgu olduğu iddiasını haberleştirmesi ve ulusal/yerel birçok basın yayın organının FETÖ militanlarının açıklamalarına yer vermesi, medyanın siyasi pozisyonunu ve FETÖ’ye yönelik desteğini gözler önüne serdi.

 

İngiliz hükümetinin empati yaparak Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu anlamaya çalışması ve ikili ilişkileri geliştirmeye yönelik çabaları her ne kadar Türkiye kamuoyu ve karar vericileri tarafından takdirde karşılansa da, parlamento üyelerinin ve medyanın FETÖ’yü desteklemesi ve Türkiye’ye yönelik düşmanca tutumları, ikili ilişkiler açısından önemli bir riski beraberinde getiriyor.

 

15 Temmuz darbe girişiminden sonra dahi FETÖ üyelerinin parlamentoda Türkiye karşıtı toplantılar ve seminerler düzenlemeye devam edebilmesi, siyasetçi ve parlamenterlerin örgüte destek vererek ona alan açmayı sürdürmesi ve medya organlarının Türkiye karşıtı tutumu, Brexit kararıyla birlikte çok daha stratejik bir noktaya varan Türkiye-İngiltere ilişkileri açısından büyük bir tehdit teşkil ediyor.

 

Almanya’daki güçlü FETÖ lobisinin Türkiye-Almanya ilişkilerine vermiş olduğu zarar göz önünde bulundurulduğunda, İngiltere’deki FETÖ yapılanmasının Türkiye-İngiltere ilişkilerine muhtemel etkileri konusunda çok daha dikkatli olmak gerektiği görülüyor. Zira FETÖ’nün parlamentoda, yerel yönetimlerde, üniversitelerde ve iş dünyasında sahip olduğu ağlar üzerinden Türkiye-İngiltere ilişkilerini sabote etme gücünün ve imkanının bulunduğu inkar edilemez. Özellikle 15 Temmuz’dan sonra İngiltere’deki FETÖ militanlarının sayısının epey arttığı, dil kursları üzerinden oturma izni aldıkları ve emlakçılık işleriyle uğraştıkları biliniyor.

 

Son dönemde stratejik bir hüviyet kazanan Türkiye-İngiltere ilişkilerinin korunması ve iki aktör arasındaki güven duygusunun zedelenmemesi için, Ankara’nın iadesini talep ettiği üst düzey militanların iade süreci başlatılmalı ve örgütün her alanda rahatlıkla sürdürmeye devam ettiği faaliyetleri kısıtlanmalıdır. Türkiye de etkin bir kamu diplomasisi yürüterek, gerek İngiltere’deki karar vericilere gerekse kamuoyuna yönelik, FETÖ’nün faaliyetlerine ve 15 Temmuz’daki rolüne dair bilgilendirici bir tutum benimsemeli ve daha fazla bilgi, belge ve kanıt paylaşarak FETÖ konusundaki muhtemel soru işaretlerini yok etmelidir.

 

Oğuz Güngörmez kimdir?  SETA Avrupa Araştırmaları Direktörlüğü’nde araştırma asistanı olarak görev yapmaktadır...

 

 

AA

Terör gruplarını açıkça silahlandırmaktan çekinmeyen ABD
Okunma Sayısı : 460   
5.3.2018 10:00:20

 

Son dönemde güney sınırımızda terör gruplarını açıkça silahlandırmaktan çekinmeyen ve bu konuda Türkiye’nin delillerle desteklenmiş itirazlarını ve taleplerini göz ardı eden Amerika Birleşik Devletleri (ABD), henüz bu sorunlar devam ederken, arada bir yaptığı gibi yine Karadeniz’de askeri varlık göstermek suretiyle Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni esnetmeye veya zorlamaya yönelik alışıldık tavırlarını sürdürüyor.

 

ABD’nin Akdeniz’de görevli 6. filosunun web sitesinde duyurulduğuna göre, önce 16 Şubat 2018 tarihinde ABD donanmasına ait Arleigh Burke sınıfı USS Ross (DDG 71) muhribi, bilahare yine Arleigh Burke sınıfı USS Carney (DDG 64) Karadeniz’e girdi. İki geminin de giriş amacı ABD donanması tarafından aynı şekilde ifade edildi: “ABD’nin bölgede operasyonel varlığını sürdürmek, deniz güvenlik harekatı icra etmek, bölgesel deniz istikrarını artırmak ve NATO müttefikleri ve ortakları arasındaki operasyonel hazırlık kapasitesini güçlendirmek.”

 

ABD’nin bu faaliyeti karşısında Rusya’nın hamlesi gecikmedi: Rusya bir firkateyn ve iki devriye botunu Karadeniz’e çıkardı.

 

Karadeniz deniz alanında dengeler 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile sağlanıyor. Montrö Boğazlar Sözleşmesi harp ve ticaret gemilerinin Türk boğazlarından geçişini ve Karadeniz’de kalışını düzenliyor. Bu düzenlemenin kapsamına, Karadeniz’e kıyıdaş olan ve olmayan devletler dahil.

 

Soğuk Savaş döneminde Montrö Boğazlar Sözleşmesi Türkiye ve Batı dünyası açısından Sovyetler Birliği’nin aşındırıcı gayretlerine karşı korunan bir sözleşme hüviyetindeydi. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin anlamı ve önemi farklılaştı. Sovyetler Birliği’nin dağılıp Rusya kontrolündeki devletlerin birer birer Batı güdümüne girmesiyle birlikte Karadeniz’deki dengeler de değişti. Bu defa ABD başta olmak üzere Batılı devletler Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin sınırlarını zorlamaya başladılar. Öyle ki, Türkiye’de 1999 Ağustos’unda meydana gelen deprem nedeniyle Marmara denizine hastane gemisi gönderen ABD, bu gemiyi Karadeniz’e çıkarmak niyetini ortaya koyarak o kötü durumda dahi Montrö Sözleşmesi’ni esnetmeye gayret etmişti. ABD’nin bu manevrası Türkiye tarafından tespit edilerek hastane gemisinin Karadeniz’e çıkışı engellenmişti.

 

Doğal sürece ilave olarak, bölgedeki renkli devrimler, Ukrayna ve Gürcistan’da meydana gelen olaylar, Bulgaristan ve Romanya’nın Avrupa Birliği ve NATO üyesi olmaları, Karadeniz’in yapısını derinden etkiledi. Bunların sonucu olarak, ABD Karadeniz’de gemi bulundurmaya, bulundurduğu gemilerini yasal süresi içinde Karadeniz’den çıkarmamaya, sözleşmenin gerektirdiğinden fazla tonajda gemiyi Karadeniz’e çıkarmaya gayret etti. ABD’nin bu gayretleri her seferinde Türkiye Cumhuriyeti tarafından engellendi. Her seferinde ABD’ye uluslararası hukuk hatırlatıldı. Ancak ABD bulduğu her fırsatta Karadeniz’deki dengeleri kendi lehine değiştirmek adına gayretlerinden vazgeçmedi.

 

ABD’nin Karadeniz’de bulunma amacı “bölgede deniz güvenliğini sağlamak” olarak ilan edilirken, Türkiye ve Karadeniz kıyıdaşı ülkeler Karadeniz’de güvenliğin kendileri tarafından sağlandığını delilleriyle birlikte Batılı “dostlarına” gösterdiler. Buna ilave olarak, Karadeniz’e kıyıdaş devletler Türkiye’nin öncülüğünde Karadeniz’de önce kriz yönetimi ve insani yardım için “Blackseafor” Harekatını ve bilahare deniz güvenliğini temin için “Karadeniz Uyumu Harekatı”nı başlattılar. Bu faaliyetlerin başlaması ve başarıya ulaşması da ABD’yi Karadeniz’e müdahale arzusundan vazgeçiremedi. Hâlihazırda Türkiye ve Rusya, Karadeniz’de ABD varlığını görmekten duydukları rahatsızlığı her fırsatta ifade ediyorlar.

 

Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Türkiye açısından önemi şuradadır: Bu sözleşmeyle Türk boğazlarından geçecek yabancı harp gemilerinin sayısı, tipi ve tonajı sınırlanmıştır. Burada esas olarak Türkiye’nin güvenliği dikkate alınmıştır.

 

Sözleşme Karadeniz’e kıyıdaş devletlere kolaylıklar sağlamaktadır. Bu devletler Karadeniz’de harp gemisi bulundurup inşa edebilirler. Ancak yine de harp gemilerini boğazlardan geçirirken belli bir süre önce haber vermek zorundadırlar. Boğazlardan aynı anda geçen gemilerin toplam tonajı en fazla 15 bin ton, adedi ise en fazla dokuz olabilir. Kıyıdaş devletlerin denizaltıları da ancak Türkiye’ye haber verilerek, gündüz ve su üzerinden geçiş yapabilir.

 

Montrö’deki önemli hususlardan biri de Karadeniz’e kıyıdaş olmayan devletlerin gemilerine getirilen kısıtlamalar. Sözleşme bu gemilerin sayısını, tonajını ve tipini sınırlıyor. Buna göre, Karadeniz’de kıyısı olmayan devletler Karadeniz’de en fazla 45 bin ton gemi bulundurabilir. Tek bir devlet ise en fazla bu 45 bin tonun üçte ikisi kadar kuvvet bulundurabilir. ABD’nin Arleigh Burke sınıfı muhriplerinin her biri 8 bin 900 ton civarında. Dolayısıyla Bu iki ABD muhribinin Karadeniz’de bulunması yasal sınırlar bakımından bir sıkıntı oluşturmamakla birlikte, ihtiyaçlar bakımından hiç bir anlam taşımıyor. Karadeniz’deki gereksiz ABD varlığı Türkiye ve Rusya’yı rahatsız ediyor.

 

ABD başta olmak üzere Batılı devletler Karadeniz’de herhangi bir kısıtlama olmasını istemiyorlar. Bu nedenle her fırsatta Karadeniz’de geçerli olan Montrö kısıtlamalarını aşındırmaya çalışıyorlar. ABD, dünyanın her denizinde yaptığı gibi, Karadeniz’de de istediği süre boyunca istediği miktarda kuvvetle bulunma arzusunda. Türkiye ise her seferinde, Karadeniz’de bir güvenlik sorunu bulunmadığını, başta Türkiye ve onun Deniz Kuvvetleri, Sahil Güvenlik unsurları ve buna ilave olarak Türkiye önderliğinde Karadeniz’de oluşturulmuş Blackseafor ve Karadeniz Uyumu Harekatı gibi yapıların bölgenin güvenliğini sağladığını ABD’ye açıkça ifade ediyor. Karadeniz’in kendi kontrolü dışında kalmasını kabul edemeyen ABD ise bu durumla yetinmek istemiyor.

 

Görünen o ki, daha uzunca bir dönem, ABD Karadeniz’de arzu ettiği şartların sağlanmasını temin için hareketlerini tanzim etmeye çalışırken, Türkiye ve Rusya da ABD’nin bu uygulamalarının gereksizliğini anlatma ve bunlara engel olma yolunda gayret içinde olacaklar. Karadeniz’deki mevcut güvenlik durumu, ABD gemilerinin Karadeniz’de bulunmasını gerektirmiyor. ABD donanmasının Karadeniz’deki varlığı, ortamın güvenliğini bozmaktan başka anlam taşımıyor.

 

Uluslararası güvenlik stratejileri uzmanı Dr. Fatih Erbaş 1986-2014 yılları arasında Genelkurmay Başkanlığı, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ve NATO Güney Kanadı Komutanlığı’nda farklı birlik ve karargâh görevlerinde bulundu; Harp Akademileri Komutanlığı ve Stratejik Araştırmalar Enstitüsü'nde öğretim üyeliği yaptı.

 

 

AA

Afrin operasyonunun stratejik boyutları
Okunma Sayısı : 473   
2.3.2018 01:12:20

 

TSK Afrin'de “cep taktiği” dediğimiz bir harekât konsepti belirledi. Dairevî bir şekilde farklı noktalardan köprübaşı açarak kurtarılmış bölgeler tesis etti ve bu noktaları birleştirmeye başladı.

 

Afrin Harekâtı’nın üzerinden bir aydan fazla süre geçti. Peki bugüne kadar olanları toplayıp, bugün olanlarla birlikte değerlendirirsek Afrin’de ne oldu, ne olacak? Bu soruya cevap vermeden önce operasyonla alakalı birkaç karışıklığı düzeltmek gerekiyor. Askerî terminolojideki bir karışıklık, gereksiz ölüme sebep olabilir. Yani bir işletmedeki karışıklık malî bir sonuç doğururken, askerî alanda ise “tabutla eve geri dönen insan” doğurur. Bu yüzden birbirine karışan kavramları ayırmak önemlidir. Öncelikle net olarak ifade edilmeli. Afrin’de savaş yok! Çatışma var. Çünkü uluslararası terminolojide savaşın tarafları devletlerdir (Bunun tek istisnası “iç savaş” tanımıdır). Şartlar savaştan daha ağır olsa bile, bir devletin herhangi bir terör örgütüne yaptığı müdahaleye “operasyon” veya “harekât” denir. Yani bir devlet, bir terör örgütü ile savaşmaz! Ona müdahale eder, operasyon veya harekât düzenler. “Savaş” kavramı kullanıldığı andan itibaren ise karşı taraf “devlet” olarak tanımlanmış olur.

 

Bir diğer karışıklık ise coğrafî terim karışıklığıdır. Vilayet, şehir ve şehir merkezleri birbirlerinden tamamen farklı kavramlar. Coğrafya uzmanı Prof. Dr. Metin Tuncel’in ifadesiyle “Şehir, tarlaların bitip evlerin başladığı yerde başlar, evlerin bitip tarlaların bittiği yerde de sona erer.” Yani TSK şu anda Afrin’de değil, Afrin kırsalında. Vilayet kavramı ise kırsalı ve şehri (veya kasabayı) de içine alan bir kavramdır. Dolayısıyla şehir ile vilayet farklı kavramlar (Örneğin Adapazarı şehrinin Sakarya vilayetinde ve Sakarya Vilayeti’nin merkezi olması gibi). Şehir merkezi ise insanların şehrin içinde buluşma noktası olarak tayin ettiği en eski meydan veya eserdir. Haber kanallarında spikerler yanlışlıkla şehre “şehir merkezi” diyorlar. Bu yüzden Afrin’i anlamaya çalışırken kavramları bu şekilde ele alacağız. Şu anda birliklerimiz Afrin’in kırsalındadır. Afrin şehrine birkaç km mesafededir. Şimdi burada konunun daha iyi anlaşılması ve TSK’nın ne yaptığını daha iyi anlamak için şu soruyu soralım:

 

Eğer hedef Afrin şehriyse, neden kırsalda bu kadar zaman kaybettik?

 

Bu sorunun cevabı, TSK’nın ne kadar planlı ve sağlıklı bir “taktik resim” çizdiğini ortaya koyuyor. Askerî terminolojinin en önemli kavramlarından olan “taktik resim”i ne kadar iyi çizerseniz, ileride karşılaşmanız muhtemel sonuçları o kadar iyi tahmin etmişsiniz demektir. Çünkü Murphy Kanunları’nda da geçtiği üzere “Eğer savaşta bir şeyin başınıza gelme ihtimali varsa o şey kesinlikle başınıza gelecektir!” Peki TSK’nın başına ne gelebilir veya daha askerî-stratejik bir ifadeyle, TSK nasıl bir taktik resim çizdi?

 

Öncelikle “cep taktiği” dediğimiz bir harekât konsepti belirledi. Dairevî bir şekilde farklı noktalardan köprübaşı açarak kurtarılmış bölgeler tesis etti ve bu noktaları birleştirmeye başladı. Bu "cep"lerin arasında kalan düşman unsurlar ise birleşen “cep”ler sebebiyle “iki ateş arasında” kaldılar. Burada birleştirilen ceplerin amacı “alan hakimiyeti”dir. Yani TSK alan hâkimiyetini öncelikleri arasına aldı. Peki bu şart mıydı? Senaryoyu tersten kurgulayalım. Zırhlı birlikler ve piyade kuvvetleri direkt olarak Afrin’i kuşatsaydı ne olurdu? Tabii ki bir felaket söz konusu olurdu. Çünkü arkada alan hâkimiyeti sağlanmamış bir alan bırakarak başlanan harekât, düşman unsurlarının yeraltından kazdıkları tünellerle zırhlı birliklerin arkasına çıkarak vahim kayıplar verilmesine sebep olacaktı. Oysa şu anda alan hâkimiyeti tesis edildiği için arkadan yapılacak muhtemel sarkmalar, anında tespit edilebilecek. Dolayısıyla kazılan tüneller, arkadan yapılacak saldırılar için çok zahmetli, ama çok fazla sonuç alınamayan bir süreç anlamına gelecek. Yani TSK bu “taktik resim” ile terör örgütünün TSK’nin geri bölgelerine yapacağı sızmalar için açtığı kilometrelerce uzunluktaki tünelleri boşuna kazdırmış oldu! Çünkü arkada alan hâkimiyeti tamamen tesis edilmiş bir bölge söz konusu.

 

Bu tünellerin daha çok ZMA ve ZPT gibi zırhlı birlikler için olduğunu ısrarla vurgulanmalı. Çünkü bir harekâtın amacı, maliyetini aşmamalıdır. Birkaç piyadenin arkasına sarkmak için km uzunluğunda tüneller yapmak hem akla yatkın, hem de maliyet-etkin değildir. Bu kadar büyük bir iş yapıyorlarsa, hem karşı tarafa personel, hem de ağır araç zayiatı verilmesi hedeflenir. Yeri gelmişken şu husus da eklenmeli: Geleceğin savaşlarında yeraltı savaşları büyük bir önem kazanacak. Top ve tüfeğin 15. yüzyılda giderek etkin bir şekilde kullanılmaya başladığı zaman metris (belgelerde geçtiği şekliyle “meteris”) kazıldığı, ilerleyen yüzyıllarda bu metrisler için özel silahlar üretildiği, akabinde metrislerin daha da profesyonel anlamda “irtibat hendekleri”ne dönüştürüldüğü dikkate alındığında, geleceğin savaşlarında artan yüksek teknolojik güç için orduların yeraltını yeniden gözden geçireceği tahmin edilebilir.

 

Özel harekâtçıların bölgeye sevki


TSK başlangıç olarak Özel Kuvvet sızma harekâtları, yerel dost unsurlar, elektronik istihbarat ve İHA’lardan elde edilen verileri toplayarak anlık istihbarat akışının teyit ettiği hedefleri altı gün boyunca topçu ateşiyle dövdü. Ardından Fırat Kalkanı Harekâtı’ndaki şehit sayısına tekabül eden 72 uçak ile “fil yürüyüşü” (elephant walk) yaptı. Bu da aslında şu anlama gelir: FETÖ yapılanmasının TSK’ya ve bilhassa Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na vurduğu darbe, çoktan telafi edilmeye başlandı bile. Çünkü bu uçak sayısı, filolarımızda bulunan F-4 jetlerimizin toplam iki katına yaklaşık bir sayıdır. Harekâtta özellikle darbe teşebbüsüne karşı direnen ve Ankara 4. Ana Jet Üssü’nün pist başlarını vurarak kalkışmacılara en büyük “hava darbesi”ni vuran Eskişehir 1. Ana Jet Üssü’nün büyük bir insiyatif aldığını ve “Fly By Wire” olmaksızın, yani bilgisayar kontrolü olmadan sadece bilek kabiliyeti ile uçma becerisi olan buradaki F-4 pilotlarının büyük maharetler sergilediğini de ekleyelim (F-16, bilek kabiliyeti gerekmeksizin “Fly By Wire” denilen otomatik bilgisayar uçuş sitemine sahip olduğundan, çok fazla kabiliyet gerektirmeden de uçurulabilir).

 

Harekâtın ilerleyen süreçlerinde “cep taktiği” denilen metod ile köprübaşları açıldı ve bunlar birleştirilerek harekât çemberinin çapı daraltıldı. Alan hâkimiyeti de sağlanarak kırsal arazide “taktik üstünlük” ele geçirilmiş oldu. Bu da şehirdeki “taktik üstünlük” kavramının terör örgütü aleyhine dönmesi anlamına gelir.

 

TSK’nın özellikle Bayraktar TB2’nin HD görüntü alan MX-15 (L-3 Wescam) kamerası ile görüntülediği üzere terör örgütüne lojistik destek sağlayan unsurları, kara ateş destek üniteleriyle vurması, alçak irtifa uçuşu yaparak yakın mesafe hedefleri vuran A-10 gibi uçakların eksikliğini kapattı. Bu da şu anlama geliyor: Belirli bir amaç için üretilen silah o anda elde yoksa, başka bir silah, amaca uygun hale getirilerek kullanılır. İşte başarının sırlarından biri de budur. Tabii burada hareketli bir hedefe bu denli isabetli topçu atışı yapılmasının da her yerde rastlanmayan bir durum olduğu belirtilmeli. Durum böyleyken, aynı gün yine Bayraktar TB-2’nin çektiği görüntülerde sivil olduğu belli olan konvoyun vurulmadığı da değerlendirildiği zaman TSK’nın sivil hassasiyetine ne denli önem verdiği de görülmektedir. Diğer taraftan TSK’nın sivil hassasiyetine önem vermesi de, temkinli ilerlemenin bir başka sebebidir. Ayrıca “TSK yavaş ilerliyor” şeklinde eleştirilerde bulunanlara bakarsak, bu kişilerin asıl amaçlarının aslında TSK’nın yavaş ilerlemesi olmadığı, bir ay önceki “TSK Afrin’e girmemeli!” beyanlarından da rahatlıkla anlaşılabilir.

 

Harekâta katılmaya başlayan korucu birliklerinin millî birlik ve beraberliğe yapılan bir atıf olduğunu da ekleyerek, komando, SAS-SAT, JÖH ve PÖH unsurlarının da harekât bölgesine ilerlemeye başlaması, aslında bize harekâtın gidişatını işaret ediyor: Afrin’de yavaş yavaş sona doğru yaklaşılıyor. Fakat şahsen bu “son”un Mayıs ayını bulacağı kanaatini taşıyorum.

 

Özel harekâtçıların bölgeye gidiyor olması, operasyonun geniş çaplı saha harekâtından meskûn mahal operasyonuna doğru dönüşmeye başladığını gösterir. Ülkemizde bir hayli tecrübe kazandığımız askerî alanlardan biri olan “özel harekâtçılık” konseptini, “özel kuvvetçilik”, yahut eski tabirle “özel harpçilik” konseptiyle karıştırmamak gerekir. Yani kamuoyunda “Bordo Bereliler” olarak bilinen Özel Kuvvetçiler ile özel harekâtçıların görev tanımları çok farklı. Özel Kuvvetler (Bordo Bereliler) daha çok etki odaklı operasyon tiplerini icra ederken, özel harekâtçılar ise meskûn mahal çatışmasına odaklanır. Özel kuvvetçilikte sızma, psikolojik harekât gibi kavramlar ön plandayken, özel harekâtçılık daha şeffaf bir alandır.

 

Bölgeye giden özel harekât birliklerinin komutanlarından biri olan bir “general” ile çok yakın bir tarihte yaptığımız görüşmede, personelin moral-motivasyonunu sormuştum. “Hayatında hiç görmediği kadar yüksek” olduğunu söyledi. 15 Temmuz sonrası halkın darbe teşebbüsünü asla TSK’ya mal etmediğini anladığımız bu ifadeler, televizyonda yaprak sarması yaparak Mehmetçiğe götüren ev hanımları, semaverle demlediği çayı askere götüren yaşlı dede olarak da kendini gösterdi. Nitekim TV muhabirlerinin operasyonla ilgili ne düşündükleri hususuna cevap veren bir askerin “Savaş Türk’ün düğünüdür” beyanı da çatışmaya psikolojik olarak ne kadar hazır olduklarını gösteriyor. Bu moral-motivasyonla yola çıkan özel harekât birliklerinin başarılı bir operasyon çıkaracakları rahatlıkla tahmin edilebilir. Nitekim dağ çatışmalarının yanı sıra şehir operasyonlarında da tecrübe kazanan personelin meskûn mahal hususunda daha da nitelikli iş çıkaracakları kesin!

 

Harp meydanının şeklini değiştirecek yeni silah


Bunlara ilave olarak Zeytin Dalı Harekâtı’nda kullanılan yüksek teknolojiye eşlik edecek bir silahın daha sahaya inmesi gündemdedir. UKAP (Uzaktan Kumandalı Atış Platformu) adı verilen zırhlı ve paletli kara platformunu 2017 yılında düzenlenen IDEF (Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı) fuarda görmüştük. Harp meydanının şeklini değiştirme hususunda oldukça mahir olacağını düşündüğümüz bu silah harekâtta kullanılırsa, meskûn mahal operasyonlarındaki şehit sayısında çok büyük bir düşüş daha yaşanacağı öngörülebilir. Çünkü terör örgütü Afrin’i metre metre değil, santim santim tuzaklamak için hazırlıyor. ASELSAN’ın ürettiği Sarp UKSS (Uzaktan Komutalı Silah Sistemi) monte edilen UKAP’ın, özel harekât birliklerinin işinin çok kolaylaştıracağı açıktır. Zira tank görünümüne benzer bu platform, hem kamerasıyla keşif-gözetleme kabiliyetine sahip olacak, hem de birincil derecede riskli bölgelerde tabiyenin ön kısmında yer alarak muhtemel kayıpları en aza indirecektir. Sonuç olarak sivillerin içine sığınarak savaşma geleneğini devam ettiren örgütün ateşe atmaya çalıştığı sivillerin kaybı da UKAP sayesinde minimize edilmiş olacak ve örgütün propagandasını bir zaviyede daha zayıflatacaktır.

 

Diğer taraftan Fırat Kalkanı Harekâtı’nda uçar birliklerde olmayan SWIR teknolojisi, geliştirilmiş İHA ve SİHA, UKAP ve diğer pek çok yeni hava-kara platformu, önceki operasyonlara nazaran terör örgütünün başını çok daha fazla ağrıtacaktır.

 

Fakat her şeyden önemlisi şudur: Muş’ta Afrin’e gönderilecek PÖH birliklerinin seçimi için gönüllülük şartı aranınca bütün özel harekâtçılar gönüllü oldu. Bu da aşırı katılım anlamına geldiğinden kura çekildi. “Bir millet savaş ile ne zaman yıldırılamaz?” sorusunun cevabı da bu olayda gizli. Bu arada Polis Özel Harekât birlikleri, 1982’de kurulduğu andan itibaren askerî bir teşkilatlanmadır ve her ne kadar EGM bünyesinde yer alsa da bu birliklerin “asker” olduklarını kabul edilmeli. Nitekim 2000’li yıllara doğru PÖH birliklerinde görülen konsantrasyon kaybının tamamen bertaraf edildiği ve bu birliklerin psikolojik anlamda hazır oldukları da apaçık bir gerçekliktir.

 

Bütün bunları toplayacak olursak, TSK’nın (JGK ve EGM, GKK ve ÖZO bünyesindeki personelle birlikte) gerek insanî, gerek psikolojik, gerek hukukî, gerek diplomatik ve gerek siber anlamda Afrin’e yapılacak olan meskûn mahal operasyonları için tamamıyla hazır olduğu sonucuna ulaşılabilir.

 

A. Sefa Özkaya harp tarihi-askerî strateji ve İstanbul uzmanıdır.

 

AA 

Kara propagandanın engellenmesi için yapılanlar
Okunma Sayısı : 459   
10.2.2018 00:55:34
Türkiye’nin Afrin’de terör örgütlerine yönelik başlattığı operasyon, belirlenen stratejik hedeflerine doğru ilerlerken, şimdiye kadar olduğundan daha iyi bir süreç de iletişim yönetimi bağlamında sürdürülüyor.

 

Türkiye’nin Afrin’de terör örgütleri PKK-PYD-YPG ve DEAŞ üyesi teröristlere yönelik başlattığı Zeytin Dalı Harekatı, hız kesmeden devam ediyor. Şu ana kadar pek çok stratejik cephe ele geçirildi. Adım adım Afrin’in merkezine doğru gidiliyor. Sürecin bu noktaya gelebilmesi için siyasi ve askeri olarak kararlı bir duruş sergilendi. Ciddi başarılar kazanıldı. Bununla birlikte askeri başarılarla eşit seviyede olmasa da şimdiye kadar olduğundan daha iyi bir sürecin de iletişim yönetimi bağlamında sürdürüldüğünü belirtmek gerekir. Türkiye haklı davasını anlatmak konusunda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın öncülüğünde siyasi hükümeti, askeri unsurları, diplomatları, kamu medyası ve özel sektör medyası ile yeni bir ivme yakalamış durumda. Tablonun böyle pozitif bir eşikte konumlanmış olması, Zeytin Dalı Harekatı'nın iç ve dış kamuoyuna doğru şekilde aktarılması bakımından yeni bir çıta oluşturdu.

 

Her zaman daha iyisi yapılabilir. Fakat Türkiye’nin eş zamanlı olarak kendi potansiyelini harekete geçirme dinamizmine bakıldığında geçmişe göre kurumlar arasındaki eşgüdümün daha yüksek olduğu açıktır. Özel sektör de neredeyse bütün boyutlarıyla operasyonu desteklemek konusunda güçlü bir enerjiye sahip olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla içeride sağlanmış olan böylesi güçlü bir konsolidasyon, Zeytin Dalı Harekatı'nı icra eden sert güç açısından önemli bir motivasyon ve moral kaynağı oluşturmaktadır.

 

Bu bağlamda Afrin’e operasyonun başladığı 20 Ocak’tan bugüne kadar Zeytin Dalı’nın iletişim yönetimi için hem siyasi irade, hem TSK hem de medya pozitif katkı sunmaya devam etmektedir. Bu çerçevede alınan tedbirler, hazırlıklar ve yürütülen faaliyetlere ilişkin başlıca hususlar şöyle sıralanabilir:

 

Kara propagandanın engellenmesi için yapılanlar


1- Türkiye kendi iç kamuoyunu maddi ve manevi olarak bütünleştirmiş durumda. Bu anlamda siyaset, sivil toplum ve iş dünyası çok büyük ölçüde hem operasyon kararını veren siyasi iradeyi hem de operasyonu icra eden TSK’yı desteklemektedir. Toplumsal desteğin yüzde yüze yakın bir oranda olduğunu vurgulamak gerekir. Bunu mümkün kılan en önemli faktörlerden biri, Türkiye’nin terörle mücadelesi olmakla birlikte diğeri de siyasi iradenin yürüttüğü açık iletişimdir.

 

2- Terör örgütü PKK-PYD-YPG’nin sosyal medyadan yayınladığı gerçek dışı fotoğraf, görüntü ve diğer içeriklerin takip edilerek onların yalan olduğuna dair anlık bilgilerin paylaşılması kara propagandanın tutmasını engellemektedir. Bu bağlamda başta Anadolu Ajansı olmak üzere TRT ve diğer medya organları da hayati bir işlev görmektedir. Özellikle Anadolu Ajansı tarafından 13 dilde yapılan yayınlarla, Türkiye’nin haklı davası küresel kamuoyuna ulaştırılmaktadır. Ayrıca Zeytin Dalı Harekatı adına Türkçe ve İngilizce olarak açılan sosyal medya hesapları başta olmak üzere Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık ofisleri de kamunun doğru bilgilendirilmesi yönünde aktiftir.

 

3- Diplomaside yoğun bir trafik sürdürülmektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar farklı ülkelerden muhataplarıyla görüşerek Türkiye’nin böyle bir operasyona başlama gerekçelerini aktarmaktadır. Harekâta karşı olduğu bilinmesine rağmen bazı ülkelerin yetkilileriyle görüşmelere devam edilmekte ve onlara da zeytin dalı uzatılmaktadır. Böylece iletişim alanının yapı taşı olan empati, tekrar ve ikna bağlamında bir süreç yönetimi yapılmaktadır. Türkiye kendi vatandaşlarını ve sınırlarını koruma konusundaki kararlılığı için yürüttüğü terörle mücadelesi konusunda empati yapılmasını muhataplarından istemektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin hassasiyeti belirli bir özgüven duygusu içinde tekrar edilmekte ve operasyonun hedefleri doğru şekilde anlatılarak muhatap ülkelerin ikna edilmesi için ısrar edilmektedir.

 

4- Türk Silahlı Kuvvetleri Suriye’deki terörle mücadelesini Özgür Suriye Ordusu (ÖSÖ) ile işbirliği yaparak sürdürmektedir. Fırat Kalkanı Harekatı ile DEAŞ’a karşı başlayan süreç bugünlerde PKK’ya karşı devam etmektedir. Fakat operasyonun başarılı bir şekilde icra edilmesiyle birlikte bazı kesimlerin ÖSÖ üyelerini itibarsızlaştırmak için bir medya kampanyası başlattığı görülmektedir. Tümüyle PKK’nın küresel düzlemde gerçekleştirdiği propagandaya hizmet eden bu manipülasyona karşı, cephede savaşan TSK mensubu askerlerin cevap vermesi dikkat çekmiştir. TSK'nın kamuoyu ile paylaştığı mesajların içeriği, bu amaçla üretilmek istenen bir kurguyu da henüz sürecin başında büyük ölçüde akamete uğratmıştır.

 

5- Türkiye’nin terör örgütü PKK’ya yönelik operasyonu Batı medyasında Kürtlere karşı imiş gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu konuda Türkiye’nin tezleri siyasi irade tarafından zaten dile getirilmekte ve hedeftekilerin teröristler olduğu belirtilmektedir. Fakat ayrıca ÖSÖ üyesi savaşçılar arasında yer alan Kürtlerin de demeç vererek sürece katılması, Batı medyasındaki PKK propagandasını geçersiz kılarken aynı zamanda Türkiye’nin Kürtlerle olan dostluğunu pekiştirmekte ve ayrıca operasyonun dayanaklarını desteklemektedir.

 

6- Kuşkusuz stratejik iletişim söylenmesi gerekenlerin söylenmesi kadar gizli tutulması gerekenlerin de saklanmasıdır. Bu çerçevede mesele irdelendiğinde TSK’nın operasyona dair süreçleri olabildiğince hassas yürüttüğü görülmektedir. İlk başlarda operasyon bölgesinde medyaya sağlanan özgürlük de daha sonraki değerlendirmeler sonucunda belirli ölçülerde sınırlandırılmıştır. Operasyonun planı, uygulanması ve aşama aşama devamı konusunda da PKK-PYD-YPG’nin hiç beklemediği ve aslında en fazla güvendiği cephelerden harekâtın başlatılması karşı tarafta bir şok etkisi oluşturmuş ve şu ana kadarki ilerlemenin gerekçelerinden biri olmuştur.

 

7- TSK tarafından Afrin’e atılan bildirilerde ve Afrin’de yaşayanların cep telefonlarına gönderilen mesajda ana vurgunun “Afrin Afrinlilerindir” ifadesine yapılması, hedef kitlenin hassasiyetlerinin dikkate alınması ve TSK’nın gerçek niyetinin terörle mücadele olduğunun gösterilmesi bakımından önemlidir. Gündelik yaşamının peşinde olan insanlar terör tehdidinden dolayı bu mesajlara açıktan cevap veremese de psikolojilerinde belirli bir güven hissi uyandırmış olabileceğini söylemek abartı değildir. Operasyonun hedefinde sivillerin değil sadece teröristlerin bulunduğu böylece bir kez daha teyit edilmektedir.

 

Stratejik iletişime odaklanmak operasyonu kuvvetlendirir


Fakat bununla birlikte yapılması gereken veya yapılıyorsa da daha fazla emek harcanması gereken birkaç öneriden de bahsetmek mümkündür.

 

1- Gerek özel yayın organları gerekse de kamuya bağlı AA ve TRT gibi yayın organları operasyona dair önemli içerikler üretmektedir. Fakat kamuoyunun kara propaganda karşısında daha dinamik tutulabilmesi ve küresel propaganda merkezlerinde üretilen manipülasyonlara karşı koyabilmesi için bu konuda özel görevlendirmeler yapılabilir. Bu çerçevede medyanın kullanımına sunulmak üzere özel fotoğraf çekimi ve görüntü çekimi yapacak bir ekip oluşturulabilir. Görsel iletişim yönetiminde elde edilecek başarının, Zeytin Dalı Harekatı'nın sadece bugünkü kamuoyuna değil bundan sonraki süreçleri de kapsayacak şekilde çarpan etkisi çok daha fazla olacaktır. Tarihin bugünleri nasıl yazacağına ve yıllar sonra arşive gidenlerin hangi görseller üzerinden bugünleri okuyacağına nitelikli bir katkı olarak da bakmak gerekir bu konuya.

 

2- Askeri harekatın arkasındaki siyasi irade ve operasyonu icra eden TSK, konuyla alakalı bilgilendirme toplantıları yapma konusunda daha sistematik bir yol takip edebilir. Yazılı açıklamalar dışında yüz yüze yapılan toplantıların sayısı artırılabilir. Yerli ve yabancı medya ile yapılacak böylesi toplantılar, bilgi akışındaki boşlukları ortadan kaldıracaktır. Ayrıca bilgi kaynağının güvenilirliği teyit edilmiş olacak bu konudaki başvuru mercii olma pozisyonu kuvvetlendirilecektir. Bilgi paylaşımındaki düzenlilikle birlikte operasyon hakkında konuşulanların kontrol edilmesi noktasında başarı oranı artacaktır. Ayrıca karşı propagandanın ürünü olan içerikler de siyasi irade ve TSK tarafından oluşturulan algı doğrultusunda değerlendirilmeye zorlanacaktır.

 

3- Burada ayrıca vurgulanması gereken bir konu da cephede savaşan TSK askerlerinin ve ÖSÖ üyelerinin sosyal medya paylaşımları ve video çekimleri konusunda başlayan tartışmadır. Bu tür paylaşımlar konusunda güvenlik riskleri iyi hesaplanmalı ve gizlilik konusunun hem askeri harekatın hem de stratejik iletişim yönetiminin bir parçası olduğu sürekli akılda tutulmalıdır. Aksi durumda yani böylesine hassas ve menfi propagandaya açık bir tabloda kontrol dışı paylaşımların ortaya çıkartabileceği söylemler operasyonun amaçları bakımından kırılganlık oluşturabilir.

 

İletişim yönetiminde içerik üretiminin etkisi

 

Dolayısıyla Zeytin Dalı Harekatı'nın hedeflerine ulaşması için bu tür mesajların üretimi ve planlı bir şekilde dağıtımı konusundaki çabanın devam etmesi gerekmektedir. Çünkü doğru iletişim kanalları kullanılarak kamuoyuna verilen sıcak mesajlar ve pozitif işaretler her türlü enformasyonun hızla yayıldığı bir düzlemde niyet okumasıyla oluşabilecek olan kötü algıyı ortadan kaldırma noktasında önceden hesaplanamayan bir etkiye sahiptir.

 

Zaten hem siyasi irade hem de TSK için önemli olan operasyon boyunca kendini doğru ifade etmek ve muhatapları ile doğru bir iletişim kurmaktı. Mevcut şartlarda olabildiğince başarılı bir grafik çizildiği görülmektedir. Böyle olunca da kamuoyu oluşturma ve kendi itibarını inşa etmek bakımından başarılı bir süreç ortaya çıkmaktadır. Tüm bunlar cephede savaşan ordunun kazanma motivasyonu açısından çok değerlidir.

 

 

''ANALİZ'' PUTİN-ERDOĞAN GÖRÜŞMESİ, TRUMP İÇİN BEKLENMEDİK OLDU
Okunma Sayısı : 931   
4.10.2017 07:22:24

 


Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki görüşmeyi değerlendiren Molotov, her iki liderin Suriye ve Irak’ın toprak bütünlüğüne saygıyı ifade etmesinin tarihi bir açıklama olduğunu kaydetti.

 


Russia Today (RT) köşe yazarı İgor Molotov, şu değerlendirmede bulundu: “Türkiye uzun zaman önce 1990’lı yılların tatil beldesinden Ortadoğu’nun güçlü siyasi oyuncusuna dönüştü. Türkiye bugün, çıkarları sınırlarının çok ötesine yayılan büyük jeopolitik proje."

 


"Ankara’daki görüşme sırasında, Erdoğan bağımsızlığını ve Ortadoğu’daki süreçlerle ilgili Rusya’yla ortak anlayışa sahip olduğunu teyit etti. Her iki lider Suriye ve Irak’ın toprak bütünlüğünün değişmez olduğunu açıkladı. Bu tarih açıdan önemli olan açıklama, ABD ve İsrail’in silahlı petrol bölgelerini oluşturma yoluyla iki ülkeyi bölme planlarına ters düşüyor. Bu plana göre, temel istikrarsızlık ocağının ise Kürt ulusal devletin olması gerekiyor."

 


'ABD'Lİ ASKERİ DERGİ, 2006 YILINDA KÜRDİSTAN SINIRLARINI YAYINLADI'

 


"Evet, resmi olarak ABD, IKBY’nin bağımsızlık referandumunu kınadı. Sadece resmi olarak. Oysa 2006 yılında, Armed Forces Journal dergisinde, sözde Yeni Ortadoğu’nun haritası yayınlanmıştı. Haritayı hazırlayan ABD askeri Ralph Peters’ti. Bu harita resmi olarak Pentagon tarafından kabul edilmiyor ancak NATO Savunma Koleji ve ABD Ulusal Harp Akademisi’nde subaylar için programlarda kılavuz olarak kullanılıyor. Peki, bu haritada ne var? Haritada, Ortadoğu ülkelerinin maksimum derecede ABD’nin çıkarlarına uyan olası sınırları çizildi. Bu haritaya göre Özgür Kürdistan kurulmalı, yani Türkiye, Irak, Suriye ve İran’ın parçalarından oluşturulan mutant devlet. Bilim kurgu mu? Pek değil. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice da Arap Şarkı’nın yeniden biçimlendirilmesi politikasını öncelikli gösteriyordu. Rice, 2006’da şu ifadeleri kullanmıştı: ‘Bugün gözlemlediğimiz, aslında doğum sancılarının başlangıcı, sonucunda Yeni Ortadoğu doğacak ve ne yaparsak yapalım bu Yeni Ortadoğu için çalıştığımızın farkında olmalıyız’. Eski dışişleri bakanının görüşünü dikkate almayabiliriz ama Ortadoğu’daki olaylar zinciri, ABD’nin Büyük Kürdistan’a yönelik duruşunu doğruluyor."

 


'MOSKOVA-ANKARA İTTİFAKINA ENGEL OLMAK İÇİN PROVOKASYONLARA BAŞVURULUYOR'

 


"Rusya elbette kaosun büyümesine ilgi duymuyor. Ama en çok, Arap ve Müslüman dünyasında merkez hub rolünü almak isteyen Türkiye bunu istemiyor. Türk ordusunun huzuru bozanlara karşı kullanılacağını Erdoğan defalarca dile getirmişti. Böyle bir politikayı yürütmek için kendi hırslarına sahip olmak az. Bu yüzden Erdoğan, Rus S-400’lerden yana seçimini yaptı. Bu sistemler, Batı partnerlerinden bağımsızlığını garanti edecek. Bu adım, Türkiye dışında olduğu kadar içinde de eleştirildi. Çünkü halen ülke içinde NATO yanlıları güçlü. Moskova’yla yaklaşmaya yönelik adımlar, her zaman medyada sert tepkiyle karşılaşıyor. Moskova-Ankara ittifakına engel olmak için de en aşağılık provokasyonlara başvuruluyor."

 


'PUTİN-ERDOĞAN GÖRÜŞMESİ, TRUMP İÇİN BEKLENMEDİK OLDU'

 


Eminim, bu görüşme Rusya-Türkiye yakınlaşmasının karşıtlarını öfkelendirdi. Bu görüşme, Erdoğan’ı kafeslemeye çalışan ABD Başkanı Donald Trump için de beklenmedik oldu. En önemlisi de bu görüşme, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ve ABD’nin görüşüne göre haritadan silinebilecek diğer Arap ülkelerinin liderleri için iyimser sinyal oldu.

 

 

Russia Today  köşe yazarı İgor Molotov

Türkiye-İngiltere ilişkilerindeki gizli tehlike: FETÖ
Okunma Sayısı : 665   
3.4.2018 14:41:44

 

170’e varan ülkede faaliyet gösteren Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) için İngiltere, Avrupa yapılanmasının temelini oluşturan ülkelerin başında geliyor. İngiltere FETÖ’nün eğitimden kültüre, düşünce kuruluşlarından yardım derneklerine kadar birçok alana faaliyetlerini yaydığı bir ülke konumunda.

 

İngiltere’de 90’lı yıllardan itibaren gün geçtikçe çok daha geniş bir alanda faaliyet gösteren FETÖ, özellikle ulusal ve yerel siyasetçilerle ilişkilerini epey güçlendirmiş, eğitim kurumları ve insani yardım dernekleri gibi birçok sektörü içinde barındıran ciddi bir gelir kaynağı ağı oluşturmuş durumda.

 

25 yılı aşkın süredir faaliyet gösteren İngiltere FETÖ yapılanmasında, oldukça önemli isimlerin ön plana çıktığı görülüyor. 15 Temmuz sonrası izlenen değişim/dönüşüm stratejisi ekseninde, terör örgütünün İngiltere yapılanmasının “imamlığını” eski “Kanada imamı” devralmıştı. Terör örgütü üyesi firari iş adamları, akademisyenler ve gazetecilerle İngiltere, örgütün üst düzey üyelerinin karargahı haline gelmiş durumda.

 

Yapılanmanın tarihi ve gelişimi


Örgütün 90’lı yıllarda izlediği “dışa açılım” politikası ekseninde Fetullah Gülen’in 1993 yılında Londra’yı ziyaretiyle başlayan İngiltere yapılanması, 90’lı yıllarda irili ufaklı birçok topluluğun da desteğiyle kısa sürede büyüdü. Örgüt özellikle Türk-Müslüman diasporasına yönelik sözde “kültür ve eğitim” faaliyetlerini ön plana çıkardı.

 

İngiltere yapılanmasında “kuruluş dönemi” olarak nitelendirebileceğimiz 90’lı yıllarda örgüt eğitim, din ve kültür konularına yönelik faaliyetlere öncelik verdi ve özellikle tüm dünyada olduğu gibi eğitimi paravan olarak kullanarak kendisine idealist bir sivil toplum kuruluşu görüntüsü kazandırmaya çalıştı. Öyle ki 1994 yılında kurulan ve 40’tan fazla bölgede faaliyet gösteren Axis Eğitim Vakfı (Axis Educational Trust) söz konusu politikanın meyvesi ve en net göstergesi oldu.

 

İngiltere’deki yapılanmasının “gelişme dönemi” olarak nitelendirebileceğimiz 2000’li yıllarda ise örgüt, faaliyet alanlarını çok daha geniş bir alana yayarak daha fazla insana ulaşma stratejisi izledi. Özellikle bu dönemde, var olan derneklere yönelik kurumsallaşma ihtiyacı hissedilmesinin yanında, lobi ve diyalog faaliyetlerine ağırlık verilerek örgütün İngiltere’deki siyasetçiler ve bürokratlarla ilişkileri güçlendirilmeye çalışıldı.

 

Türk ve Müslüman diasporanın yanında, Müslüman olmayan çıkar gruplarıyla da sıkı ilişkilerin kurulması ve yerel/ulusal birçok siyasetçiye ulaşılarak örgütün İngiltere’deki meşruiyetinin kuvvetlendirilmesi hedeflendi. Her ne kadar 1999 yılında kurulmuş olsa da, 2000’li yıllarda kurumsallaşarak etkinlik kazanan Diyalog Toplumu Vakfı (Dialogue Society) ve 2008 yılında hizmete açılan Mevlana Camii ve Rumi Kültür Merkezi böyle bir çabanın ürünü olarak ortaya çıktı.

 

Örneğin Diyalog Toplumu Vakfı 1999-2009 yıllarını kapsayan 10 yıllık dönemde 465 etkinlik gerçekleştirdi. Bu etkinliklere İngiltere’deki yerel ve ulusal siyasetçilerden bürokratlara, iş adamlarından akademisyenlere uzanan geniş bir yelpazede 41 bin 600 kişi katıldı. FETÖ 2000’li yıllarda, tüm dünyada olduğu gibi İngiltere’de de özellikle diyalog faaliyetlerine ağırlık verdi. Böylelikle hem 11 Eylül sonrası siyasi atmosferi kullanarak kendisini radikal İslam’a alternatif bir hareket olarak gösterme hem de Avrupalı ülkelerin gözünde “iyi ve ılımlı” İslam’ı temsil ederek faaliyetlerini geniş bir alana yayma imkanı elde etti.

 

Örgüt 2013 yılından sonra Türkiye’de giriştiği yasadışı eylem, faaliyet ve darbe teşebbüslerinin ardından, tüm dünyada olduğu gibi İngiltere’de de oluşabilecek muhtemel soru işaretlerini gidermek maksadıyla, resmi kurumlara yönelik “şeffaflaşma” stratejisi izlemeye çalıştı. Özellikle İngiltere’deki üst düzey kurumlara yönelik şeffaflaşma hareketiyle, hem imajının olumsuz etkilenmesini engellemeyi hem de Türkiye’nin yürüttüğü mücadeleyi boşa çıkarmayı amaçladı.

 

Bu minvalde, örgüt birçok kurum ve derneğini 2013 yılında “Voices in Britain” ismiyle tek bir çatı altında topladı. Söz konusu oluşum vasıtasıyla, 2015 yılında İngiltere’deki başbakanlık, içişleri ve dışişleri bakanlıkları ve vakıflar başkanlığı gibi kurumlara, örgütün dernekleri ve faaliyetleri hakkında bilgiler içeren bir mektup gönderildi.

 

Mektupta örgütün kurumları, dernekleri, direktör ve yöneticileri, üyeleri ve gönüllüleriyle ilgili birçok bilgi paylaşıldı. Böylelikle terör örgütünün Türkiye’deki yasadışı faaliyetleri ve yargı darbesi girişimlerinin neticesinde gerek İngiltere resmi kurumlarında gerekse kamuoyunda oluşabilecek olumsuz kanaatler engellenmeye çalışıldı.

 

1993 başlayan yapılanma ve faaliyetlere dair bilgilerin, Terör örgütünün İngiltere’deki kuruluşunun üzerinden 22 yıl geçtikten sonra, 2015 yılında İngiliz kurumlarıyla paylaşılma ihtiyacının hissedilmesi izahtan vareste bir durumdur ve Türkiye’de tevessül edilen illegal faaliyetlerle doğrudan bağlantılı olduğu açıktır.

 

 

İngiltere’nin FETÖ Politikası


FETÖ kendisini eğitim ve kültür işlerine adayan barışçıl bir sivil toplum kuruluşu imajını tüm dünyada olduğu gibi İngiltere’de de başarıyla yansıtabilmesinden ötürü, gerek siyasetçiler ve bürokratlar gerekse kamuoyu nezdinde epey destek gördü.

 

FETÖ özellikle lobi örgütleri ve düşünce kuruluşlarıyla birebir markaj yöntemini izleyerek, İngiltere’deki müesses nizamı oluşturan aktörlerle sıkı bir işbirliği içinde oldu. Söz konusu aktörler ise barışçıl imajına aldanarak örgütün birçok faaliyetinde boy göstermekten çekinmedi.

 

Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden önce, kamuoyu ve siyasi parti temsilcilerinin FETÖ konusunda herhangi bir hassasiyete ve bilgiye sahip olmadıkları görülüyor. İşçi Partisi, Muhafazakar Parti ve Liberal Parti gibi İngiltere siyasetinde ağırlığı bulunan partilerin mensubu parlamenterler ve parti temsilcileri FETÖ’nün etkinliklerine katılarak faaliyetleri hakkında olumlu ifadeler kullanmış ve örgüte yönelik destek verici bir tutum sergilemişlerdi.

 

15 Temmuz darbe girişiminden sonra ise Westminster hükümetinin, çeşitli parlamento üyelerinin ve medyanın FETÖ konusundaki yaklaşımları farklılık gösterdi. Bu sebeple, İngiltere’nin FETÖ politikası çok aktörlü bir yapı içerisinde şekillendi. Örneğin Londra hükümeti, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra, Türkiye’nin beklediği empati ve anlayışı göstererek destek veren ilk Batılı ülke oldu ve bu durum kamuoyunda İngiltere’ye yönelik oldukça olumlu bir izlenim oluşturdu. 

 

Darbe girişiminin ertesi günü Başbakan Theresa May ve Dışişleri Bakanı Boris Johnson’ın telefonla desteklerini bildirmesi, kalkışmadan yalnızca 5 gün sonra Devlet Bakanı Sir Alan Duncan’ın Ankara’yı ziyaret etmesi ve Büyükelçi Richard Moore’un açıklamaları Türkiye kamuoyunda takdirle karşılandı. Bu durum başta İngiltere’dekiler olmak üzere FETÖ üyelerini ise epey rahatsız etti. Öyle ki FETÖ mensupları İngiliz hükümetinin tutumundan duyduğu rahatsızlığı çeşitli basın-yayın kuruluşları ve sosyal medya aracılığıyla birçok platformda dile getirmekte bir sakınca görmedi.

 

Hükümetin tutumuna zıt bir şekilde, kimi parlamento üyelerinin ve siyasi parti temsilcilerinin ise FETÖ konusunda Türkiye’nin hassasiyetlerini göz önünde bulundurmayarak örgütle yakın işbirliğini sürdürdükleri görülüyor. FETÖ’yü terör örgütü olarak nitelendirmekten imtina eden ve “darbenin arkasında FETÖ’nün olduğuna yönelik yeterince kanıt olmadığını” iddia eden Birleşik Krallık Parlamentosu Dış İlişkiler Raporu dikkat çekiciydi.

 

FETÖ üyelerinin 15 Temmuz’dan sonra düşünce kuruluşları aracılığıyla parlamentoda panel, seminer ve toplantılar düzenlemeye devam etmesi de söz konusu işbirliğini gözler önüne seriyor. Bu panel, seminer ve buluşmalara, FETÖ’nün para vererek Türkiye karşıtı rapor yazdırdığı ortaya çıkan Muhafazakar Partili Sir Edward Garnier ve örgütün açılış ve kahvaltı etkinliklerini kaçırmayan İşçi Partili Milletvekili Peter Kyle gibi isimlerin katılması, FETÖ’nün siyasetçilerle kurmuş olduğu ağın ve ilişki biçiminin mahiyetini net bir şekilde gösteriyor.

 

İngiliz medyasının FETÖ konusundaki tutumu ise parlamento üyelerinden ve siyasetçilerden çok daha radikal oldu. İngiliz medyası özellikle 15 Temmuz’dan sonra FETÖ’nün sözcülüğünü üstlendi. Darbenin ilk saatlerinden itibaren FETÖ’nün dolaşıma soktuğu söylemleri sahiplenerek Türkiye karşıtı yayınlara imza atan BBC, The Economist, Independent ve Reuters gibi basın-yayın organları darbeyle FETÖ’yü hiçbir şekilde ilişkilendirmediği gibi, her fırsatta Türkiye’nin yürüttüğü mücadeleyi eleştiren yayınlar yapmaktan da geri durmadı.

 

Devlet kanalı BBC’nin bir yapımcısının darbeden yalnızca 6 gün sonra, 21 Temmuz’da “Ülkede hükümetin yaptıklarını eleştirecek birini bulmakta zorlanıyoruz” ifadelerini içeren e-mailinin sosyal medyaya sızdırılması, medya kuruluşlarının önyargılı tutumlarının ve Türkiye karşıtı pozisyonlarının net bir tezahürü olarak hafızalarda yer etti. Bunların yanı sıra Reuters’ın, darbe girişiminin akabinde soluğu FETÖ lideri Fetullah Gülen’in yanında alarak darbenin kurgu olduğu iddiasını haberleştirmesi ve ulusal/yerel birçok basın yayın organının FETÖ militanlarının açıklamalarına yer vermesi, medyanın siyasi pozisyonunu ve FETÖ’ye yönelik desteğini gözler önüne serdi.

 

İngiliz hükümetinin empati yaparak Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu anlamaya çalışması ve ikili ilişkileri geliştirmeye yönelik çabaları her ne kadar Türkiye kamuoyu ve karar vericileri tarafından takdirde karşılansa da, parlamento üyelerinin ve medyanın FETÖ’yü desteklemesi ve Türkiye’ye yönelik düşmanca tutumları, ikili ilişkiler açısından önemli bir riski beraberinde getiriyor.

 

15 Temmuz darbe girişiminden sonra dahi FETÖ üyelerinin parlamentoda Türkiye karşıtı toplantılar ve seminerler düzenlemeye devam edebilmesi, siyasetçi ve parlamenterlerin örgüte destek vererek ona alan açmayı sürdürmesi ve medya organlarının Türkiye karşıtı tutumu, Brexit kararıyla birlikte çok daha stratejik bir noktaya varan Türkiye-İngiltere ilişkileri açısından büyük bir tehdit teşkil ediyor.

 

Almanya’daki güçlü FETÖ lobisinin Türkiye-Almanya ilişkilerine vermiş olduğu zarar göz önünde bulundurulduğunda, İngiltere’deki FETÖ yapılanmasının Türkiye-İngiltere ilişkilerine muhtemel etkileri konusunda çok daha dikkatli olmak gerektiği görülüyor. Zira FETÖ’nün parlamentoda, yerel yönetimlerde, üniversitelerde ve iş dünyasında sahip olduğu ağlar üzerinden Türkiye-İngiltere ilişkilerini sabote etme gücünün ve imkanının bulunduğu inkar edilemez. Özellikle 15 Temmuz’dan sonra İngiltere’deki FETÖ militanlarının sayısının epey arttığı, dil kursları üzerinden oturma izni aldıkları ve emlakçılık işleriyle uğraştıkları biliniyor.

 

Son dönemde stratejik bir hüviyet kazanan Türkiye-İngiltere ilişkilerinin korunması ve iki aktör arasındaki güven duygusunun zedelenmemesi için, Ankara’nın iadesini talep ettiği üst düzey militanların iade süreci başlatılmalı ve örgütün her alanda rahatlıkla sürdürmeye devam ettiği faaliyetleri kısıtlanmalıdır. Türkiye de etkin bir kamu diplomasisi yürüterek, gerek İngiltere’deki karar vericilere gerekse kamuoyuna yönelik, FETÖ’nün faaliyetlerine ve 15 Temmuz’daki rolüne dair bilgilendirici bir tutum benimsemeli ve daha fazla bilgi, belge ve kanıt paylaşarak FETÖ konusundaki muhtemel soru işaretlerini yok etmelidir.

 

Oğuz Güngörmez kimdir?  SETA Avrupa Araştırmaları Direktörlüğü’nde araştırma asistanı olarak görev yapmaktadır...

 

 

AA

Terör gruplarını açıkça silahlandırmaktan çekinmeyen ABD
Okunma Sayısı : 460   
5.3.2018 10:00:20

 

Son dönemde güney sınırımızda terör gruplarını açıkça silahlandırmaktan çekinmeyen ve bu konuda Türkiye’nin delillerle desteklenmiş itirazlarını ve taleplerini göz ardı eden Amerika Birleşik Devletleri (ABD), henüz bu sorunlar devam ederken, arada bir yaptığı gibi yine Karadeniz’de askeri varlık göstermek suretiyle Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni esnetmeye veya zorlamaya yönelik alışıldık tavırlarını sürdürüyor.

 

ABD’nin Akdeniz’de görevli 6. filosunun web sitesinde duyurulduğuna göre, önce 16 Şubat 2018 tarihinde ABD donanmasına ait Arleigh Burke sınıfı USS Ross (DDG 71) muhribi, bilahare yine Arleigh Burke sınıfı USS Carney (DDG 64) Karadeniz’e girdi. İki geminin de giriş amacı ABD donanması tarafından aynı şekilde ifade edildi: “ABD’nin bölgede operasyonel varlığını sürdürmek, deniz güvenlik harekatı icra etmek, bölgesel deniz istikrarını artırmak ve NATO müttefikleri ve ortakları arasındaki operasyonel hazırlık kapasitesini güçlendirmek.”

 

ABD’nin bu faaliyeti karşısında Rusya’nın hamlesi gecikmedi: Rusya bir firkateyn ve iki devriye botunu Karadeniz’e çıkardı.

 

Karadeniz deniz alanında dengeler 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile sağlanıyor. Montrö Boğazlar Sözleşmesi harp ve ticaret gemilerinin Türk boğazlarından geçişini ve Karadeniz’de kalışını düzenliyor. Bu düzenlemenin kapsamına, Karadeniz’e kıyıdaş olan ve olmayan devletler dahil.

 

Soğuk Savaş döneminde Montrö Boğazlar Sözleşmesi Türkiye ve Batı dünyası açısından Sovyetler Birliği’nin aşındırıcı gayretlerine karşı korunan bir sözleşme hüviyetindeydi. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin anlamı ve önemi farklılaştı. Sovyetler Birliği’nin dağılıp Rusya kontrolündeki devletlerin birer birer Batı güdümüne girmesiyle birlikte Karadeniz’deki dengeler de değişti. Bu defa ABD başta olmak üzere Batılı devletler Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin sınırlarını zorlamaya başladılar. Öyle ki, Türkiye’de 1999 Ağustos’unda meydana gelen deprem nedeniyle Marmara denizine hastane gemisi gönderen ABD, bu gemiyi Karadeniz’e çıkarmak niyetini ortaya koyarak o kötü durumda dahi Montrö Sözleşmesi’ni esnetmeye gayret etmişti. ABD’nin bu manevrası Türkiye tarafından tespit edilerek hastane gemisinin Karadeniz’e çıkışı engellenmişti.

 

Doğal sürece ilave olarak, bölgedeki renkli devrimler, Ukrayna ve Gürcistan’da meydana gelen olaylar, Bulgaristan ve Romanya’nın Avrupa Birliği ve NATO üyesi olmaları, Karadeniz’in yapısını derinden etkiledi. Bunların sonucu olarak, ABD Karadeniz’de gemi bulundurmaya, bulundurduğu gemilerini yasal süresi içinde Karadeniz’den çıkarmamaya, sözleşmenin gerektirdiğinden fazla tonajda gemiyi Karadeniz’e çıkarmaya gayret etti. ABD’nin bu gayretleri her seferinde Türkiye Cumhuriyeti tarafından engellendi. Her seferinde ABD’ye uluslararası hukuk hatırlatıldı. Ancak ABD bulduğu her fırsatta Karadeniz’deki dengeleri kendi lehine değiştirmek adına gayretlerinden vazgeçmedi.

 

ABD’nin Karadeniz’de bulunma amacı “bölgede deniz güvenliğini sağlamak” olarak ilan edilirken, Türkiye ve Karadeniz kıyıdaşı ülkeler Karadeniz’de güvenliğin kendileri tarafından sağlandığını delilleriyle birlikte Batılı “dostlarına” gösterdiler. Buna ilave olarak, Karadeniz’e kıyıdaş devletler Türkiye’nin öncülüğünde Karadeniz’de önce kriz yönetimi ve insani yardım için “Blackseafor” Harekatını ve bilahare deniz güvenliğini temin için “Karadeniz Uyumu Harekatı”nı başlattılar. Bu faaliyetlerin başlaması ve başarıya ulaşması da ABD’yi Karadeniz’e müdahale arzusundan vazgeçiremedi. Hâlihazırda Türkiye ve Rusya, Karadeniz’de ABD varlığını görmekten duydukları rahatsızlığı her fırsatta ifade ediyorlar.

 

Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Türkiye açısından önemi şuradadır: Bu sözleşmeyle Türk boğazlarından geçecek yabancı harp gemilerinin sayısı, tipi ve tonajı sınırlanmıştır. Burada esas olarak Türkiye’nin güvenliği dikkate alınmıştır.

 

Sözleşme Karadeniz’e kıyıdaş devletlere kolaylıklar sağlamaktadır. Bu devletler Karadeniz’de harp gemisi bulundurup inşa edebilirler. Ancak yine de harp gemilerini boğazlardan geçirirken belli bir süre önce haber vermek zorundadırlar. Boğazlardan aynı anda geçen gemilerin toplam tonajı en fazla 15 bin ton, adedi ise en fazla dokuz olabilir. Kıyıdaş devletlerin denizaltıları da ancak Türkiye’ye haber verilerek, gündüz ve su üzerinden geçiş yapabilir.

 

Montrö’deki önemli hususlardan biri de Karadeniz’e kıyıdaş olmayan devletlerin gemilerine getirilen kısıtlamalar. Sözleşme bu gemilerin sayısını, tonajını ve tipini sınırlıyor. Buna göre, Karadeniz’de kıyısı olmayan devletler Karadeniz’de en fazla 45 bin ton gemi bulundurabilir. Tek bir devlet ise en fazla bu 45 bin tonun üçte ikisi kadar kuvvet bulundurabilir. ABD’nin Arleigh Burke sınıfı muhriplerinin her biri 8 bin 900 ton civarında. Dolayısıyla Bu iki ABD muhribinin Karadeniz’de bulunması yasal sınırlar bakımından bir sıkıntı oluşturmamakla birlikte, ihtiyaçlar bakımından hiç bir anlam taşımıyor. Karadeniz’deki gereksiz ABD varlığı Türkiye ve Rusya’yı rahatsız ediyor.

 

ABD başta olmak üzere Batılı devletler Karadeniz’de herhangi bir kısıtlama olmasını istemiyorlar. Bu nedenle her fırsatta Karadeniz’de geçerli olan Montrö kısıtlamalarını aşındırmaya çalışıyorlar. ABD, dünyanın her denizinde yaptığı gibi, Karadeniz’de de istediği süre boyunca istediği miktarda kuvvetle bulunma arzusunda. Türkiye ise her seferinde, Karadeniz’de bir güvenlik sorunu bulunmadığını, başta Türkiye ve onun Deniz Kuvvetleri, Sahil Güvenlik unsurları ve buna ilave olarak Türkiye önderliğinde Karadeniz’de oluşturulmuş Blackseafor ve Karadeniz Uyumu Harekatı gibi yapıların bölgenin güvenliğini sağladığını ABD’ye açıkça ifade ediyor. Karadeniz’in kendi kontrolü dışında kalmasını kabul edemeyen ABD ise bu durumla yetinmek istemiyor.

 

Görünen o ki, daha uzunca bir dönem, ABD Karadeniz’de arzu ettiği şartların sağlanmasını temin için hareketlerini tanzim etmeye çalışırken, Türkiye ve Rusya da ABD’nin bu uygulamalarının gereksizliğini anlatma ve bunlara engel olma yolunda gayret içinde olacaklar. Karadeniz’deki mevcut güvenlik durumu, ABD gemilerinin Karadeniz’de bulunmasını gerektirmiyor. ABD donanmasının Karadeniz’deki varlığı, ortamın güvenliğini bozmaktan başka anlam taşımıyor.

 

Uluslararası güvenlik stratejileri uzmanı Dr. Fatih Erbaş 1986-2014 yılları arasında Genelkurmay Başkanlığı, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ve NATO Güney Kanadı Komutanlığı’nda farklı birlik ve karargâh görevlerinde bulundu; Harp Akademileri Komutanlığı ve Stratejik Araştırmalar Enstitüsü'nde öğretim üyeliği yaptı.

 

 

AA

Afrin operasyonunun stratejik boyutları
Okunma Sayısı : 473   
2.3.2018 01:12:20

 

TSK Afrin'de “cep taktiği” dediğimiz bir harekât konsepti belirledi. Dairevî bir şekilde farklı noktalardan köprübaşı açarak kurtarılmış bölgeler tesis etti ve bu noktaları birleştirmeye başladı.

 

Afrin Harekâtı’nın üzerinden bir aydan fazla süre geçti. Peki bugüne kadar olanları toplayıp, bugün olanlarla birlikte değerlendirirsek Afrin’de ne oldu, ne olacak? Bu soruya cevap vermeden önce operasyonla alakalı birkaç karışıklığı düzeltmek gerekiyor. Askerî terminolojideki bir karışıklık, gereksiz ölüme sebep olabilir. Yani bir işletmedeki karışıklık malî bir sonuç doğururken, askerî alanda ise “tabutla eve geri dönen insan” doğurur. Bu yüzden birbirine karışan kavramları ayırmak önemlidir. Öncelikle net olarak ifade edilmeli. Afrin’de savaş yok! Çatışma var. Çünkü uluslararası terminolojide savaşın tarafları devletlerdir (Bunun tek istisnası “iç savaş” tanımıdır). Şartlar savaştan daha ağır olsa bile, bir devletin herhangi bir terör örgütüne yaptığı müdahaleye “operasyon” veya “harekât” denir. Yani bir devlet, bir terör örgütü ile savaşmaz! Ona müdahale eder, operasyon veya harekât düzenler. “Savaş” kavramı kullanıldığı andan itibaren ise karşı taraf “devlet” olarak tanımlanmış olur.

 

Bir diğer karışıklık ise coğrafî terim karışıklığıdır. Vilayet, şehir ve şehir merkezleri birbirlerinden tamamen farklı kavramlar. Coğrafya uzmanı Prof. Dr. Metin Tuncel’in ifadesiyle “Şehir, tarlaların bitip evlerin başladığı yerde başlar, evlerin bitip tarlaların bittiği yerde de sona erer.” Yani TSK şu anda Afrin’de değil, Afrin kırsalında. Vilayet kavramı ise kırsalı ve şehri (veya kasabayı) de içine alan bir kavramdır. Dolayısıyla şehir ile vilayet farklı kavramlar (Örneğin Adapazarı şehrinin Sakarya vilayetinde ve Sakarya Vilayeti’nin merkezi olması gibi). Şehir merkezi ise insanların şehrin içinde buluşma noktası olarak tayin ettiği en eski meydan veya eserdir. Haber kanallarında spikerler yanlışlıkla şehre “şehir merkezi” diyorlar. Bu yüzden Afrin’i anlamaya çalışırken kavramları bu şekilde ele alacağız. Şu anda birliklerimiz Afrin’in kırsalındadır. Afrin şehrine birkaç km mesafededir. Şimdi burada konunun daha iyi anlaşılması ve TSK’nın ne yaptığını daha iyi anlamak için şu soruyu soralım:

 

Eğer hedef Afrin şehriyse, neden kırsalda bu kadar zaman kaybettik?

 

Bu sorunun cevabı, TSK’nın ne kadar planlı ve sağlıklı bir “taktik resim” çizdiğini ortaya koyuyor. Askerî terminolojinin en önemli kavramlarından olan “taktik resim”i ne kadar iyi çizerseniz, ileride karşılaşmanız muhtemel sonuçları o kadar iyi tahmin etmişsiniz demektir. Çünkü Murphy Kanunları’nda da geçtiği üzere “Eğer savaşta bir şeyin başınıza gelme ihtimali varsa o şey kesinlikle başınıza gelecektir!” Peki TSK’nın başına ne gelebilir veya daha askerî-stratejik bir ifadeyle, TSK nasıl bir taktik resim çizdi?

 

Öncelikle “cep taktiği” dediğimiz bir harekât konsepti belirledi. Dairevî bir şekilde farklı noktalardan köprübaşı açarak kurtarılmış bölgeler tesis etti ve bu noktaları birleştirmeye başladı. Bu "cep"lerin arasında kalan düşman unsurlar ise birleşen “cep”ler sebebiyle “iki ateş arasında” kaldılar. Burada birleştirilen ceplerin amacı “alan hakimiyeti”dir. Yani TSK alan hâkimiyetini öncelikleri arasına aldı. Peki bu şart mıydı? Senaryoyu tersten kurgulayalım. Zırhlı birlikler ve piyade kuvvetleri direkt olarak Afrin’i kuşatsaydı ne olurdu? Tabii ki bir felaket söz konusu olurdu. Çünkü arkada alan hâkimiyeti sağlanmamış bir alan bırakarak başlanan harekât, düşman unsurlarının yeraltından kazdıkları tünellerle zırhlı birliklerin arkasına çıkarak vahim kayıplar verilmesine sebep olacaktı. Oysa şu anda alan hâkimiyeti tesis edildiği için arkadan yapılacak muhtemel sarkmalar, anında tespit edilebilecek. Dolayısıyla kazılan tüneller, arkadan yapılacak saldırılar için çok zahmetli, ama çok fazla sonuç alınamayan bir süreç anlamına gelecek. Yani TSK bu “taktik resim” ile terör örgütünün TSK’nin geri bölgelerine yapacağı sızmalar için açtığı kilometrelerce uzunluktaki tünelleri boşuna kazdırmış oldu! Çünkü arkada alan hâkimiyeti tamamen tesis edilmiş bir bölge söz konusu.

 

Bu tünellerin daha çok ZMA ve ZPT gibi zırhlı birlikler için olduğunu ısrarla vurgulanmalı. Çünkü bir harekâtın amacı, maliyetini aşmamalıdır. Birkaç piyadenin arkasına sarkmak için km uzunluğunda tüneller yapmak hem akla yatkın, hem de maliyet-etkin değildir. Bu kadar büyük bir iş yapıyorlarsa, hem karşı tarafa personel, hem de ağır araç zayiatı verilmesi hedeflenir. Yeri gelmişken şu husus da eklenmeli: Geleceğin savaşlarında yeraltı savaşları büyük bir önem kazanacak. Top ve tüfeğin 15. yüzyılda giderek etkin bir şekilde kullanılmaya başladığı zaman metris (belgelerde geçtiği şekliyle “meteris”) kazıldığı, ilerleyen yüzyıllarda bu metrisler için özel silahlar üretildiği, akabinde metrislerin daha da profesyonel anlamda “irtibat hendekleri”ne dönüştürüldüğü dikkate alındığında, geleceğin savaşlarında artan yüksek teknolojik güç için orduların yeraltını yeniden gözden geçireceği tahmin edilebilir.

 

Özel harekâtçıların bölgeye sevki


TSK başlangıç olarak Özel Kuvvet sızma harekâtları, yerel dost unsurlar, elektronik istihbarat ve İHA’lardan elde edilen verileri toplayarak anlık istihbarat akışının teyit ettiği hedefleri altı gün boyunca topçu ateşiyle dövdü. Ardından Fırat Kalkanı Harekâtı’ndaki şehit sayısına tekabül eden 72 uçak ile “fil yürüyüşü” (elephant walk) yaptı. Bu da aslında şu anlama gelir: FETÖ yapılanmasının TSK’ya ve bilhassa Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na vurduğu darbe, çoktan telafi edilmeye başlandı bile. Çünkü bu uçak sayısı, filolarımızda bulunan F-4 jetlerimizin toplam iki katına yaklaşık bir sayıdır. Harekâtta özellikle darbe teşebbüsüne karşı direnen ve Ankara 4. Ana Jet Üssü’nün pist başlarını vurarak kalkışmacılara en büyük “hava darbesi”ni vuran Eskişehir 1. Ana Jet Üssü’nün büyük bir insiyatif aldığını ve “Fly By Wire” olmaksızın, yani bilgisayar kontrolü olmadan sadece bilek kabiliyeti ile uçma becerisi olan buradaki F-4 pilotlarının büyük maharetler sergilediğini de ekleyelim (F-16, bilek kabiliyeti gerekmeksizin “Fly By Wire” denilen otomatik bilgisayar uçuş sitemine sahip olduğundan, çok fazla kabiliyet gerektirmeden de uçurulabilir).

 

Harekâtın ilerleyen süreçlerinde “cep taktiği” denilen metod ile köprübaşları açıldı ve bunlar birleştirilerek harekât çemberinin çapı daraltıldı. Alan hâkimiyeti de sağlanarak kırsal arazide “taktik üstünlük” ele geçirilmiş oldu. Bu da şehirdeki “taktik üstünlük” kavramının terör örgütü aleyhine dönmesi anlamına gelir.

 

TSK’nın özellikle Bayraktar TB2’nin HD görüntü alan MX-15 (L-3 Wescam) kamerası ile görüntülediği üzere terör örgütüne lojistik destek sağlayan unsurları, kara ateş destek üniteleriyle vurması, alçak irtifa uçuşu yaparak yakın mesafe hedefleri vuran A-10 gibi uçakların eksikliğini kapattı. Bu da şu anlama geliyor: Belirli bir amaç için üretilen silah o anda elde yoksa, başka bir silah, amaca uygun hale getirilerek kullanılır. İşte başarının sırlarından biri de budur. Tabii burada hareketli bir hedefe bu denli isabetli topçu atışı yapılmasının da her yerde rastlanmayan bir durum olduğu belirtilmeli. Durum böyleyken, aynı gün yine Bayraktar TB-2’nin çektiği görüntülerde sivil olduğu belli olan konvoyun vurulmadığı da değerlendirildiği zaman TSK’nın sivil hassasiyetine ne denli önem verdiği de görülmektedir. Diğer taraftan TSK’nın sivil hassasiyetine önem vermesi de, temkinli ilerlemenin bir başka sebebidir. Ayrıca “TSK yavaş ilerliyor” şeklinde eleştirilerde bulunanlara bakarsak, bu kişilerin asıl amaçlarının aslında TSK’nın yavaş ilerlemesi olmadığı, bir ay önceki “TSK Afrin’e girmemeli!” beyanlarından da rahatlıkla anlaşılabilir.

 

Harekâta katılmaya başlayan korucu birliklerinin millî birlik ve beraberliğe yapılan bir atıf olduğunu da ekleyerek, komando, SAS-SAT, JÖH ve PÖH unsurlarının da harekât bölgesine ilerlemeye başlaması, aslında bize harekâtın gidişatını işaret ediyor: Afrin’de yavaş yavaş sona doğru yaklaşılıyor. Fakat şahsen bu “son”un Mayıs ayını bulacağı kanaatini taşıyorum.

 

Özel harekâtçıların bölgeye gidiyor olması, operasyonun geniş çaplı saha harekâtından meskûn mahal operasyonuna doğru dönüşmeye başladığını gösterir. Ülkemizde bir hayli tecrübe kazandığımız askerî alanlardan biri olan “özel harekâtçılık” konseptini, “özel kuvvetçilik”, yahut eski tabirle “özel harpçilik” konseptiyle karıştırmamak gerekir. Yani kamuoyunda “Bordo Bereliler” olarak bilinen Özel Kuvvetçiler ile özel harekâtçıların görev tanımları çok farklı. Özel Kuvvetler (Bordo Bereliler) daha çok etki odaklı operasyon tiplerini icra ederken, özel harekâtçılar ise meskûn mahal çatışmasına odaklanır. Özel kuvvetçilikte sızma, psikolojik harekât gibi kavramlar ön plandayken, özel harekâtçılık daha şeffaf bir alandır.

 

Bölgeye giden özel harekât birliklerinin komutanlarından biri olan bir “general” ile çok yakın bir tarihte yaptığımız görüşmede, personelin moral-motivasyonunu sormuştum. “Hayatında hiç görmediği kadar yüksek” olduğunu söyledi. 15 Temmuz sonrası halkın darbe teşebbüsünü asla TSK’ya mal etmediğini anladığımız bu ifadeler, televizyonda yaprak sarması yaparak Mehmetçiğe götüren ev hanımları, semaverle demlediği çayı askere götüren yaşlı dede olarak da kendini gösterdi. Nitekim TV muhabirlerinin operasyonla ilgili ne düşündükleri hususuna cevap veren bir askerin “Savaş Türk’ün düğünüdür” beyanı da çatışmaya psikolojik olarak ne kadar hazır olduklarını gösteriyor. Bu moral-motivasyonla yola çıkan özel harekât birliklerinin başarılı bir operasyon çıkaracakları rahatlıkla tahmin edilebilir. Nitekim dağ çatışmalarının yanı sıra şehir operasyonlarında da tecrübe kazanan personelin meskûn mahal hususunda daha da nitelikli iş çıkaracakları kesin!

 

Harp meydanının şeklini değiştirecek yeni silah


Bunlara ilave olarak Zeytin Dalı Harekâtı’nda kullanılan yüksek teknolojiye eşlik edecek bir silahın daha sahaya inmesi gündemdedir. UKAP (Uzaktan Kumandalı Atış Platformu) adı verilen zırhlı ve paletli kara platformunu 2017 yılında düzenlenen IDEF (Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı) fuarda görmüştük. Harp meydanının şeklini değiştirme hususunda oldukça mahir olacağını düşündüğümüz bu silah harekâtta kullanılırsa, meskûn mahal operasyonlarındaki şehit sayısında çok büyük bir düşüş daha yaşanacağı öngörülebilir. Çünkü terör örgütü Afrin’i metre metre değil, santim santim tuzaklamak için hazırlıyor. ASELSAN’ın ürettiği Sarp UKSS (Uzaktan Komutalı Silah Sistemi) monte edilen UKAP’ın, özel harekât birliklerinin işinin çok kolaylaştıracağı açıktır. Zira tank görünümüne benzer bu platform, hem kamerasıyla keşif-gözetleme kabiliyetine sahip olacak, hem de birincil derecede riskli bölgelerde tabiyenin ön kısmında yer alarak muhtemel kayıpları en aza indirecektir. Sonuç olarak sivillerin içine sığınarak savaşma geleneğini devam ettiren örgütün ateşe atmaya çalıştığı sivillerin kaybı da UKAP sayesinde minimize edilmiş olacak ve örgütün propagandasını bir zaviyede daha zayıflatacaktır.

 

Diğer taraftan Fırat Kalkanı Harekâtı’nda uçar birliklerde olmayan SWIR teknolojisi, geliştirilmiş İHA ve SİHA, UKAP ve diğer pek çok yeni hava-kara platformu, önceki operasyonlara nazaran terör örgütünün başını çok daha fazla ağrıtacaktır.

 

Fakat her şeyden önemlisi şudur: Muş’ta Afrin’e gönderilecek PÖH birliklerinin seçimi için gönüllülük şartı aranınca bütün özel harekâtçılar gönüllü oldu. Bu da aşırı katılım anlamına geldiğinden kura çekildi. “Bir millet savaş ile ne zaman yıldırılamaz?” sorusunun cevabı da bu olayda gizli. Bu arada Polis Özel Harekât birlikleri, 1982’de kurulduğu andan itibaren askerî bir teşkilatlanmadır ve her ne kadar EGM bünyesinde yer alsa da bu birliklerin “asker” olduklarını kabul edilmeli. Nitekim 2000’li yıllara doğru PÖH birliklerinde görülen konsantrasyon kaybının tamamen bertaraf edildiği ve bu birliklerin psikolojik anlamda hazır oldukları da apaçık bir gerçekliktir.

 

Bütün bunları toplayacak olursak, TSK’nın (JGK ve EGM, GKK ve ÖZO bünyesindeki personelle birlikte) gerek insanî, gerek psikolojik, gerek hukukî, gerek diplomatik ve gerek siber anlamda Afrin’e yapılacak olan meskûn mahal operasyonları için tamamıyla hazır olduğu sonucuna ulaşılabilir.

 

A. Sefa Özkaya harp tarihi-askerî strateji ve İstanbul uzmanıdır.

 

AA 

Kara propagandanın engellenmesi için yapılanlar
Okunma Sayısı : 459   
10.2.2018 00:55:34
Türkiye’nin Afrin’de terör örgütlerine yönelik başlattığı operasyon, belirlenen stratejik hedeflerine doğru ilerlerken, şimdiye kadar olduğundan daha iyi bir süreç de iletişim yönetimi bağlamında sürdürülüyor.

 

Türkiye’nin Afrin’de terör örgütleri PKK-PYD-YPG ve DEAŞ üyesi teröristlere yönelik başlattığı Zeytin Dalı Harekatı, hız kesmeden devam ediyor. Şu ana kadar pek çok stratejik cephe ele geçirildi. Adım adım Afrin’in merkezine doğru gidiliyor. Sürecin bu noktaya gelebilmesi için siyasi ve askeri olarak kararlı bir duruş sergilendi. Ciddi başarılar kazanıldı. Bununla birlikte askeri başarılarla eşit seviyede olmasa da şimdiye kadar olduğundan daha iyi bir sürecin de iletişim yönetimi bağlamında sürdürüldüğünü belirtmek gerekir. Türkiye haklı davasını anlatmak konusunda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın öncülüğünde siyasi hükümeti, askeri unsurları, diplomatları, kamu medyası ve özel sektör medyası ile yeni bir ivme yakalamış durumda. Tablonun böyle pozitif bir eşikte konumlanmış olması, Zeytin Dalı Harekatı'nın iç ve dış kamuoyuna doğru şekilde aktarılması bakımından yeni bir çıta oluşturdu.

 

Her zaman daha iyisi yapılabilir. Fakat Türkiye’nin eş zamanlı olarak kendi potansiyelini harekete geçirme dinamizmine bakıldığında geçmişe göre kurumlar arasındaki eşgüdümün daha yüksek olduğu açıktır. Özel sektör de neredeyse bütün boyutlarıyla operasyonu desteklemek konusunda güçlü bir enerjiye sahip olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla içeride sağlanmış olan böylesi güçlü bir konsolidasyon, Zeytin Dalı Harekatı'nı icra eden sert güç açısından önemli bir motivasyon ve moral kaynağı oluşturmaktadır.

 

Bu bağlamda Afrin’e operasyonun başladığı 20 Ocak’tan bugüne kadar Zeytin Dalı’nın iletişim yönetimi için hem siyasi irade, hem TSK hem de medya pozitif katkı sunmaya devam etmektedir. Bu çerçevede alınan tedbirler, hazırlıklar ve yürütülen faaliyetlere ilişkin başlıca hususlar şöyle sıralanabilir:

 

Kara propagandanın engellenmesi için yapılanlar


1- Türkiye kendi iç kamuoyunu maddi ve manevi olarak bütünleştirmiş durumda. Bu anlamda siyaset, sivil toplum ve iş dünyası çok büyük ölçüde hem operasyon kararını veren siyasi iradeyi hem de operasyonu icra eden TSK’yı desteklemektedir. Toplumsal desteğin yüzde yüze yakın bir oranda olduğunu vurgulamak gerekir. Bunu mümkün kılan en önemli faktörlerden biri, Türkiye’nin terörle mücadelesi olmakla birlikte diğeri de siyasi iradenin yürüttüğü açık iletişimdir.

 

2- Terör örgütü PKK-PYD-YPG’nin sosyal medyadan yayınladığı gerçek dışı fotoğraf, görüntü ve diğer içeriklerin takip edilerek onların yalan olduğuna dair anlık bilgilerin paylaşılması kara propagandanın tutmasını engellemektedir. Bu bağlamda başta Anadolu Ajansı olmak üzere TRT ve diğer medya organları da hayati bir işlev görmektedir. Özellikle Anadolu Ajansı tarafından 13 dilde yapılan yayınlarla, Türkiye’nin haklı davası küresel kamuoyuna ulaştırılmaktadır. Ayrıca Zeytin Dalı Harekatı adına Türkçe ve İngilizce olarak açılan sosyal medya hesapları başta olmak üzere Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık ofisleri de kamunun doğru bilgilendirilmesi yönünde aktiftir.

 

3- Diplomaside yoğun bir trafik sürdürülmektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar farklı ülkelerden muhataplarıyla görüşerek Türkiye’nin böyle bir operasyona başlama gerekçelerini aktarmaktadır. Harekâta karşı olduğu bilinmesine rağmen bazı ülkelerin yetkilileriyle görüşmelere devam edilmekte ve onlara da zeytin dalı uzatılmaktadır. Böylece iletişim alanının yapı taşı olan empati, tekrar ve ikna bağlamında bir süreç yönetimi yapılmaktadır. Türkiye kendi vatandaşlarını ve sınırlarını koruma konusundaki kararlılığı için yürüttüğü terörle mücadelesi konusunda empati yapılmasını muhataplarından istemektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin hassasiyeti belirli bir özgüven duygusu içinde tekrar edilmekte ve operasyonun hedefleri doğru şekilde anlatılarak muhatap ülkelerin ikna edilmesi için ısrar edilmektedir.

 

4- Türk Silahlı Kuvvetleri Suriye’deki terörle mücadelesini Özgür Suriye Ordusu (ÖSÖ) ile işbirliği yaparak sürdürmektedir. Fırat Kalkanı Harekatı ile DEAŞ’a karşı başlayan süreç bugünlerde PKK’ya karşı devam etmektedir. Fakat operasyonun başarılı bir şekilde icra edilmesiyle birlikte bazı kesimlerin ÖSÖ üyelerini itibarsızlaştırmak için bir medya kampanyası başlattığı görülmektedir. Tümüyle PKK’nın küresel düzlemde gerçekleştirdiği propagandaya hizmet eden bu manipülasyona karşı, cephede savaşan TSK mensubu askerlerin cevap vermesi dikkat çekmiştir. TSK'nın kamuoyu ile paylaştığı mesajların içeriği, bu amaçla üretilmek istenen bir kurguyu da henüz sürecin başında büyük ölçüde akamete uğratmıştır.

 

5- Türkiye’nin terör örgütü PKK’ya yönelik operasyonu Batı medyasında Kürtlere karşı imiş gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu konuda Türkiye’nin tezleri siyasi irade tarafından zaten dile getirilmekte ve hedeftekilerin teröristler olduğu belirtilmektedir. Fakat ayrıca ÖSÖ üyesi savaşçılar arasında yer alan Kürtlerin de demeç vererek sürece katılması, Batı medyasındaki PKK propagandasını geçersiz kılarken aynı zamanda Türkiye’nin Kürtlerle olan dostluğunu pekiştirmekte ve ayrıca operasyonun dayanaklarını desteklemektedir.

 

6- Kuşkusuz stratejik iletişim söylenmesi gerekenlerin söylenmesi kadar gizli tutulması gerekenlerin de saklanmasıdır. Bu çerçevede mesele irdelendiğinde TSK’nın operasyona dair süreçleri olabildiğince hassas yürüttüğü görülmektedir. İlk başlarda operasyon bölgesinde medyaya sağlanan özgürlük de daha sonraki değerlendirmeler sonucunda belirli ölçülerde sınırlandırılmıştır. Operasyonun planı, uygulanması ve aşama aşama devamı konusunda da PKK-PYD-YPG’nin hiç beklemediği ve aslında en fazla güvendiği cephelerden harekâtın başlatılması karşı tarafta bir şok etkisi oluşturmuş ve şu ana kadarki ilerlemenin gerekçelerinden biri olmuştur.

 

7- TSK tarafından Afrin’e atılan bildirilerde ve Afrin’de yaşayanların cep telefonlarına gönderilen mesajda ana vurgunun “Afrin Afrinlilerindir” ifadesine yapılması, hedef kitlenin hassasiyetlerinin dikkate alınması ve TSK’nın gerçek niyetinin terörle mücadele olduğunun gösterilmesi bakımından önemlidir. Gündelik yaşamının peşinde olan insanlar terör tehdidinden dolayı bu mesajlara açıktan cevap veremese de psikolojilerinde belirli bir güven hissi uyandırmış olabileceğini söylemek abartı değildir. Operasyonun hedefinde sivillerin değil sadece teröristlerin bulunduğu böylece bir kez daha teyit edilmektedir.

 

Stratejik iletişime odaklanmak operasyonu kuvvetlendirir


Fakat bununla birlikte yapılması gereken veya yapılıyorsa da daha fazla emek harcanması gereken birkaç öneriden de bahsetmek mümkündür.

 

1- Gerek özel yayın organları gerekse de kamuya bağlı AA ve TRT gibi yayın organları operasyona dair önemli içerikler üretmektedir. Fakat kamuoyunun kara propaganda karşısında daha dinamik tutulabilmesi ve küresel propaganda merkezlerinde üretilen manipülasyonlara karşı koyabilmesi için bu konuda özel görevlendirmeler yapılabilir. Bu çerçevede medyanın kullanımına sunulmak üzere özel fotoğraf çekimi ve görüntü çekimi yapacak bir ekip oluşturulabilir. Görsel iletişim yönetiminde elde edilecek başarının, Zeytin Dalı Harekatı'nın sadece bugünkü kamuoyuna değil bundan sonraki süreçleri de kapsayacak şekilde çarpan etkisi çok daha fazla olacaktır. Tarihin bugünleri nasıl yazacağına ve yıllar sonra arşive gidenlerin hangi görseller üzerinden bugünleri okuyacağına nitelikli bir katkı olarak da bakmak gerekir bu konuya.

 

2- Askeri harekatın arkasındaki siyasi irade ve operasyonu icra eden TSK, konuyla alakalı bilgilendirme toplantıları yapma konusunda daha sistematik bir yol takip edebilir. Yazılı açıklamalar dışında yüz yüze yapılan toplantıların sayısı artırılabilir. Yerli ve yabancı medya ile yapılacak böylesi toplantılar, bilgi akışındaki boşlukları ortadan kaldıracaktır. Ayrıca bilgi kaynağının güvenilirliği teyit edilmiş olacak bu konudaki başvuru mercii olma pozisyonu kuvvetlendirilecektir. Bilgi paylaşımındaki düzenlilikle birlikte operasyon hakkında konuşulanların kontrol edilmesi noktasında başarı oranı artacaktır. Ayrıca karşı propagandanın ürünü olan içerikler de siyasi irade ve TSK tarafından oluşturulan algı doğrultusunda değerlendirilmeye zorlanacaktır.

 

3- Burada ayrıca vurgulanması gereken bir konu da cephede savaşan TSK askerlerinin ve ÖSÖ üyelerinin sosyal medya paylaşımları ve video çekimleri konusunda başlayan tartışmadır. Bu tür paylaşımlar konusunda güvenlik riskleri iyi hesaplanmalı ve gizlilik konusunun hem askeri harekatın hem de stratejik iletişim yönetiminin bir parçası olduğu sürekli akılda tutulmalıdır. Aksi durumda yani böylesine hassas ve menfi propagandaya açık bir tabloda kontrol dışı paylaşımların ortaya çıkartabileceği söylemler operasyonun amaçları bakımından kırılganlık oluşturabilir.

 

İletişim yönetiminde içerik üretiminin etkisi

 

Dolayısıyla Zeytin Dalı Harekatı'nın hedeflerine ulaşması için bu tür mesajların üretimi ve planlı bir şekilde dağıtımı konusundaki çabanın devam etmesi gerekmektedir. Çünkü doğru iletişim kanalları kullanılarak kamuoyuna verilen sıcak mesajlar ve pozitif işaretler her türlü enformasyonun hızla yayıldığı bir düzlemde niyet okumasıyla oluşabilecek olan kötü algıyı ortadan kaldırma noktasında önceden hesaplanamayan bir etkiye sahiptir.

 

Zaten hem siyasi irade hem de TSK için önemli olan operasyon boyunca kendini doğru ifade etmek ve muhatapları ile doğru bir iletişim kurmaktı. Mevcut şartlarda olabildiğince başarılı bir grafik çizildiği görülmektedir. Böyle olunca da kamuoyu oluşturma ve kendi itibarını inşa etmek bakımından başarılı bir süreç ortaya çıkmaktadır. Tüm bunlar cephede savaşan ordunun kazanma motivasyonu açısından çok değerlidir.

 

 

''ANALİZ'' PUTİN-ERDOĞAN GÖRÜŞMESİ, TRUMP İÇİN BEKLENMEDİK OLDU
Okunma Sayısı : 931   
4.10.2017 07:22:24

 


Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki görüşmeyi değerlendiren Molotov, her iki liderin Suriye ve Irak’ın toprak bütünlüğüne saygıyı ifade etmesinin tarihi bir açıklama olduğunu kaydetti.

 


Russia Today (RT) köşe yazarı İgor Molotov, şu değerlendirmede bulundu: “Türkiye uzun zaman önce 1990’lı yılların tatil beldesinden Ortadoğu’nun güçlü siyasi oyuncusuna dönüştü. Türkiye bugün, çıkarları sınırlarının çok ötesine yayılan büyük jeopolitik proje."

 


"Ankara’daki görüşme sırasında, Erdoğan bağımsızlığını ve Ortadoğu’daki süreçlerle ilgili Rusya’yla ortak anlayışa sahip olduğunu teyit etti. Her iki lider Suriye ve Irak’ın toprak bütünlüğünün değişmez olduğunu açıkladı. Bu tarih açıdan önemli olan açıklama, ABD ve İsrail’in silahlı petrol bölgelerini oluşturma yoluyla iki ülkeyi bölme planlarına ters düşüyor. Bu plana göre, temel istikrarsızlık ocağının ise Kürt ulusal devletin olması gerekiyor."

 


'ABD'Lİ ASKERİ DERGİ, 2006 YILINDA KÜRDİSTAN SINIRLARINI YAYINLADI'

 


"Evet, resmi olarak ABD, IKBY’nin bağımsızlık referandumunu kınadı. Sadece resmi olarak. Oysa 2006 yılında, Armed Forces Journal dergisinde, sözde Yeni Ortadoğu’nun haritası yayınlanmıştı. Haritayı hazırlayan ABD askeri Ralph Peters’ti. Bu harita resmi olarak Pentagon tarafından kabul edilmiyor ancak NATO Savunma Koleji ve ABD Ulusal Harp Akademisi’nde subaylar için programlarda kılavuz olarak kullanılıyor. Peki, bu haritada ne var? Haritada, Ortadoğu ülkelerinin maksimum derecede ABD’nin çıkarlarına uyan olası sınırları çizildi. Bu haritaya göre Özgür Kürdistan kurulmalı, yani Türkiye, Irak, Suriye ve İran’ın parçalarından oluşturulan mutant devlet. Bilim kurgu mu? Pek değil. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice da Arap Şarkı’nın yeniden biçimlendirilmesi politikasını öncelikli gösteriyordu. Rice, 2006’da şu ifadeleri kullanmıştı: ‘Bugün gözlemlediğimiz, aslında doğum sancılarının başlangıcı, sonucunda Yeni Ortadoğu doğacak ve ne yaparsak yapalım bu Yeni Ortadoğu için çalıştığımızın farkında olmalıyız’. Eski dışişleri bakanının görüşünü dikkate almayabiliriz ama Ortadoğu’daki olaylar zinciri, ABD’nin Büyük Kürdistan’a yönelik duruşunu doğruluyor."

 


'MOSKOVA-ANKARA İTTİFAKINA ENGEL OLMAK İÇİN PROVOKASYONLARA BAŞVURULUYOR'

 


"Rusya elbette kaosun büyümesine ilgi duymuyor. Ama en çok, Arap ve Müslüman dünyasında merkez hub rolünü almak isteyen Türkiye bunu istemiyor. Türk ordusunun huzuru bozanlara karşı kullanılacağını Erdoğan defalarca dile getirmişti. Böyle bir politikayı yürütmek için kendi hırslarına sahip olmak az. Bu yüzden Erdoğan, Rus S-400’lerden yana seçimini yaptı. Bu sistemler, Batı partnerlerinden bağımsızlığını garanti edecek. Bu adım, Türkiye dışında olduğu kadar içinde de eleştirildi. Çünkü halen ülke içinde NATO yanlıları güçlü. Moskova’yla yaklaşmaya yönelik adımlar, her zaman medyada sert tepkiyle karşılaşıyor. Moskova-Ankara ittifakına engel olmak için de en aşağılık provokasyonlara başvuruluyor."

 


'PUTİN-ERDOĞAN GÖRÜŞMESİ, TRUMP İÇİN BEKLENMEDİK OLDU'

 


Eminim, bu görüşme Rusya-Türkiye yakınlaşmasının karşıtlarını öfkelendirdi. Bu görüşme, Erdoğan’ı kafeslemeye çalışan ABD Başkanı Donald Trump için de beklenmedik oldu. En önemlisi de bu görüşme, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ve ABD’nin görüşüne göre haritadan silinebilecek diğer Arap ülkelerinin liderleri için iyimser sinyal oldu.

 

 

Russia Today  köşe yazarı İgor Molotov


Sayfalar
Anketler
Turizm'de sorunlarımız nelerdir?