Türkiye IKBY referandumuna ilişkin nasıl bir yol izlemeli
Giriş: 22.9.2017 22:05:03 - Güncelleme:

Türkiye IKBY referandumuna ilişkin nasıl bir yol izlemeli

 

 

Ortadoğu öteden beri çeşitli uluslararası çıkar çatışmalarının merkezi ve değişik ülkelerin siyasi ve ekonomik beklentilerinin hedefi olagelmiştir.

 

Bölge ülkelerinin birbiriyle çelişen çıkarları, genelde anti-demokratik siyasi rejimleri, bu rejimlerin birbiriyle çatışması, bu çatışmalarda değişik bölge dışı ülkelerle kurulan ittifaklar ve bu bölge dışı ülkelerin gizli emel ve beklentilerinin karmaşası Ortadoğu’nun neredeyse tarih boyunca tehlikeli ve istikrarsız bir coğrafya olmasına yol açmıştır.

 

TÜRKİYE’NİN IRAK’TAKİ ÖNCELİKLERİ

 

Bu tehlikeli ve istikrarsız coğrafyada güçler dengesinin sağlanması ve korunmasında Irak’ın haiz olduğu rol, bu ülkenin toprak bütünlüğü, siyasi birliği ve ulusal egemenliğinin korunmasını öteden beri Türkiye’nin Ortadoğu siyasetinin öncelikli hedeflerinden biri haline getirmiştir. Irak, bizim açımızdan büyük önem taşıyan bu stratejik konumunun yanı sıra, Türkiye’nin Ortadoğu’ya açılan kapısı olarak da bizim siyasi, ekonomik ve hatta askeri çıkarlarımız açısından dış siyasetimizde her zaman özel bir yere sahip olmuştur.

 

İkinci Körfez savaşı sonunda Irak’ın maruz kaldığı işgal ve işgalin neden olduğu siyasi, sosyal, ekonomik ve askeri yıkıntı ülkenin bölge dengeleri açısından üstlendiği rolü ister istemez zayıflatmıştır. Ama her şeye rağmen Irak, bugünkü haliyle dahi bölgedeki güç dengesinin belirleyici bir ağırlığı olmayı sürdürmektedir. Bunun böyle kalmakta devam etmesi Türkiye’nin stratejik çıkarları açısından önde gelen bir gerekliliktir.

 

OLASI REFERANDUMUN IRAK VE TÜRKİYE’YE ETKİLERİ

 

Barzani’nin 25 Eylül’de Kuzey Irak Kürt Yönetimi bölgesi ile bu bölgeye dahil olmayan Musul ve Kerkük’te yapacağını ilan ettiği “bağımsızlık” referandumu, geleceğe yönelik olarak, Irak’ın toprak bütünlüğünü ortadan kaldıracak; siyasi birliğini bozacak, Irak toplumunu oluşturan halklar arasında zaten var olan husumetin artmasına ve ülke ile çevresinde yeni çatışmalara yol açacak; Irak’ı daha da zayıflatarak, bölgenin güç dengelerinde sahip olduğu karşı-ağırlık işlevini ortadan kaldıracak bir hamle olarak ortaya çıkmaktadır.

 

Bütün bunların Türkiye’nin temenni etmediği gelişmeler olduğu, neticede referandumun Türkiye’nin ulusal stratejik çıkarları ile hiçbir yönden bağdaşmadığı açıktır. Olaya salt hukuk açısından bakıldığında, kuşkusuz referandumun Türkiye dışındaki bir ülkenin iç işi olduğu ve Türkiye’nin çıkarlarını haleldar edecek olmakla beraber, Türkiye dışında geliştiği ve Türkiye’nin bu gelişmeye olası bir müdahalesinin uluslararası hukuk açısından bazı sıkıntıları da beraberinde getirecek olduğu söylenebilir. Ancak Türkiye açısından olay sadece stratejik boyutta bir olumsuzluktan ibaret değildir. Irak halkları arasında bağımsızlık referandumu ertesinde ortaya çıkabilecek ayrışma ve çatışmaların Türkiye’ye de yansımaları olabilecektir. Dolayısıyla Barzani’nin yapmakta inat ettiği referandum, ülkemizin iç istikrarını da etkileyebilme yol açabilme istidadı taşıması bakımından Türkiye’nin de toplumsal huzuru, hatta iç güvenliği ile bağlantılıdır.

 

REFERANDUMA KARŞI OLMAK BAŞKA KÜRT KARŞITLIĞI BAŞKA

 

Hal böyle olmakla birlikte, altının kalın bir çizgiyle çizilmesinde yarar olan bir husus, Türkiye’nin Kuzey Irak’ta bağımsızlık referandumuna karşı çıkmasının gerekçeleri arasında “Kürt karşıtlığı” diye bir tavrın asla olmaması gerektiği ve gerçekte de olmadığıdır.

 

Türkiye’nin bağımsızlık referandumuna karşı çıkma gerekçeleri kendi iç düzeninin yanı sıra, bölge dengelerinin korunması, ülkelerin toprak bütünlüklerinin ve sınırlarının dokunulmazlığının sağlanması; bölgedeki Kürt halkları da dahil olmak üzere tüm etnik, dinsel, mezhepsel ve kültürel toplulukların güven, huzur ve refah içinde, barış ortamında yaşamaları şeklinde bölgenin istikrarı odaklı stratejik gereksinimlere dayanmaktadır.

 

Referandumun hukuki meşruiyeti ve uygulanabilirliği, Musul ve Kerkük’ün Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi sınırları içinde olup olmadıkları ve aidiyetleri çok tartışmalı konulardır. Barzani’nin iddialarının çok güçlü hukuki, siyasi, tarihi, coğrafi, demografik gerekçelerle karşılanması mümkündür. Ancak bu konular bu yazının kapsamı dışındadır.

 

Öte yandan, konunun Kürt bağlamında gözden uzak tutulmamasında tüm taraflar açısından yarar olan bir yanı, bağımsızlık referandumunun uzun vadede, kurulması istenen bağımsız Kürt devleti ile bu devletin vatandaşlarının da ciddi anlamda aleyhine gelişmelere yol açacağı gerçeğidir.

 

ARAPLARIN İÇİNE SİNDİREMEYECEĞİ TABLO

 

Bilinmelidir ki, Barzani’nin Irak’ta yapmayı öngördüğü referandum sonucunda, diğer tüm bölge ülkelerinin rızası hilafına Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti kurulacak olursa, bundan doğacak en büyük sıkıntıya Türkiye değil, bizzat bu yeni devlet maruz kalacaktır. Irak ve Kuzey Suriye Arap halkları tarafından “kutsal Arap toprakları” sayılmaktadır. Arapların üzerinde kayıtsız şartsız birleşebildikleri ender konulardan biri de Arap topraklarının dokunulmazlığı olagelmiştir. Arap topraklarının Arap olmayan bir devlet tarafından “ele geçirilmesi” Arapların hiçbir zaman içlerine sindiremeyecekleri ve kabul edemeyecekleri bir gelişmedir.

 

Türkiye, belki uzun vadede, sonuçta kendi Kürt halkı için bir çekim merkezi haline gelmesi görülebilir bir gelecekte mümkün olmayan, hem güvenlik hem de ekonomik bakımdan bir şekilde kendisine muhtaç olacak ve kendisiyle iyi geçinmesi onun da işine gelecek böyle bir devletle beraber yaşama koşullarını oluşturabilir. Ama bunu Arapların yapmasını beklemek gerçekçi olmaz.

 

Gasp edilen Arap toprakları üzerine kurulduğu savıyla, kuruluşundan bu yana İsrail’e derin bir husumet besleyen ve bu ülke ile halkının bölgedeki tüm ülkelerden daha büyük bir güvenlik tehdidi altında varlığını sürdürmesine yol açan Arap ülkeleri, yine kutsal Arap toprağı saydıkları topraklar üzerinde kurulacak bağımsız bir Kürt devletini ikinci bir İsrail olarak görecekler ve hasım belleyeceklerdir. Böyle bir devletin varlığını ve huzur içinde yaşama hakkını kabul etmeyecek; bu yeni devleti sürekli çatışma içinde ve tehdit altında tutacaklardır.

 

BARZANİ’NİN İHTİRASINI BESLEYEN ETKENLER

 

Barzani’ye gelince, bunları bilmemesi mümkün olmayan bu ihtiraslı siyasetçi, uluslararası camianın neredeyse İsrail dışında tümünün karşı çıktığı böyle bir referandumu yapmakta direnebilme cesaretini, muhtemelen Irak’ın bugün içinde bulunduğu çarpık ve özgün (sui generis) yapılanmadan almaktadır. Oysa bu yapılanmanın kalıcı olduğu kesin olmayıp, konu da Irak ile sınırlı değildir.

 

Irak genelinde ve özellikle bu ülkenin kuzeyinde bugün görülen çarpık ve özgün yapılanma, 1990’lı yıllarda doğru Ortadoğu’ya odaklanmış olan ve uzun İran-Irak savaşının bölge dengeleri üzerinde belirleyici bir sonuç vermemesi, savaşın yeraltı kaynaklarının paylaşımı kıstaslarını da ABD ve batılı büyük ülkelerin istekleri doğrultusunda etkilememesi üzerine Irak’a doğru yönelen uluslararası çok boyutlu çıkar ve beklentilerin bir sonucudur. 

 

Irak’ın bugün içinde bulunduğu durum ve  ülkede hüküm süren anormal  statükoya, uluslararası konjonktürün olduğu kadar, ne yazık ki Türkiye’nin de katkısı olmuştur.

 

Olayların geçmişine bakılırsa, “vizyon” diye takdim edilmesine çalışılan vizyonsuz bir strateji sonucu, bugünkü hale gelmesine Türkiye’nin de katkı sağladığı mevcut durumun tüm sorumluluğunu sadece bugünkü iktidara yüklemenin haksızlık olacağı söylenebilir.

 

1950’li yıllarda soğuk savaş döneminin Bağdat Paktı’na kadar uzanan yakın geçmişte, zaman zaman tehlikeli yönelimler de içermiş olmasına rağmen, ilke olarak hep bu ülkenin toprak bütünlüğü ile siyasi birliğini ve egemenliğini korumak şeklinde süregelmiş olan Irak politikamızın vahim bir dönüş yapması Birinci Körfez Savaşı sırasında olmuştur.

 

ABD’nin yanına aldığı ve koalisyon olarak adlandırdığı bazı büyük batılı ülkelerle birlikte kendi ekonomik çıkarlarına ve İsrail’in güvenliğine odaklı olarak Irak’ı ve bunun da ötesinde daha geniş boyutta bölgeyi şekillendirme planlarına, dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın, “Bir koyup üç alma” sloganı ile izah ettiği "iştiyaklı ve iştahlı" katılma isteği Irak politikamızdaki ilk sapışın başlangıcını oluşturmuştur.

 

Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Necip Torumtay’ın istifasına kadar giden gelişmeler neticesinde, “bir koyup üç alamayacağımız” da anlaşıldıktan sonra Irak politikamız yeniden eski istikrar odaklı çizgisine oturmuştur.

 

İkinci Körfez Savaşı başlamadan, çatışmayı önlemek amacıyla Türkiye tarafından kurulan; savaşı müteakip de Irak’ın bütünlüğünü koruma hususunda yararlı bir varlık gösteren “Irak’a komşu ülkeler mekanizması” bu çizgide Türk diplomasisinin başarı hanesine yazılmıştır.

 

Komşu ülkeler mekanizması daha ileri bir aşamada BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin de katılımıyla güçlenmiş ve Irak’ın dağılmasının önlemesine zaman içinde ciddi katkıda bulunmuştur.

 

Türkiye’nin Irak politikasındaki ikinci vahim dönüş, 2009 yılının ikinci yarısında iktidarın bu ülkeye mezhepçi bir yaklaşımla bakmaya başlaması ve Şii kimlikli Irak Merkezi Hükümetini bypass ederek ülkedeki Müslüman Kardeşler bağlantılı radikal Sünni siyasi oluşumları muhatap alması; Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi ile petrol ticareti dahil çok yönlü tek taraflı etkileşime girmesiyle başlamıştır.

 

Ancak, zamanla, muhatap alınan radikal Sünni siyasi oluşumların kendilerinden bekleneni verememesi, Suriye olaylarının gündemi teslim alması, uluslararası camianın da baskısıyla IŞİD ile mücadelenin alana taşınması neticesinde, tam olmasa da bu politikadan geri dönüş yapılarak terörle mücadele zemininde Merkezi Irak Hükümeti ile yeniden bir işbirliği başlatılmasına çalışılmıştır.

 

ŞİMDİ NE YAPILMALI?

 

Bu hususları kısaca anımsattıktan sonra gelinen noktada, bu gidişata yumuşak iniş yaptıran iç siyaset gelişmelerinin kimin hatası (ya da bilinçli azmettirmesi) olduğunu tartışmanın artık işlevsel bir yararı bulunmamaktadır.

 

Şimdi Türkiye’nin önünde, ileride kendisi ve bölge için büyük sıkıntılar yaratacak olan “referandum” kararından cayılmasını sağlama sorunu vardır.

 

Bunun için Türkiye’de iktidar ile muhalefetin “askeri seçenek dahil”, her türlü siyasi, ticari, ekonomik önlemin kararlı bir şekilde uygulanması gerektiği söyleminde birleştiklerini görüyoruz.

 

Aslında ulusal çıkarlarımızı doğrudan ilgilendiren bu gibi hassas konularda iktidar da, muhalefet de kamu oyunun duyarlı noktalarına hitap etmeyi amaçlı popülist yaklaşımlardan kaçınma hususunda daha özenli olmalıdırlar.

 

Her şeyden önce bilinmesi gereken, referanduma karşı Türkiye’nin uygulayacağı yaptırımlar içinde askeri seçenek diye bir seçeneğin mevcut olmadığıdır.

 

Bugün uluslararası ve bölgesel konjonktür, Ortadoğu’da sorunların çözümü için savaşı bir opsiyon olmaktan çıkartmıştır. Savaş, şu ortamda sadece ulusal güvenlik bağlamında ülkelere yönelik dış saldırılara karşı gündeme gelebilir. Bunun dışında sadece konuşulmaması değil, düşünülmemesi de gereken bir yöntemdir. Hele, zaman tanınarak askeri seçeneğin bir tehdit halinde dillendirilmesi akla dahi getirilmemelidir.

 

Türkiye, son yedi sekiz yıldır karşılıksız tehditlerde bulunup, bunların hiç birinde tehdidini yerine getirememiş olmaktan yeterince itibar kaybına uğramıştır. Bu kez, güç kullanma tehdidine bir de zaman sınırı getirmesi Türkiye’nin itibarını daha da düşürmekten başka bir sonuç veremez.

 

Türkiye’nin, kendi ulusal çıkarlarını ilgilendiriyor olsa bile, aslında başka ülkelere ait olan siyasi sorunlara silahla müdahale etmeye kalkışması, komşu ülke topraklarına askeri güçle girmesi, özellikle böyle bir müdahalenin çıkış stratejisini oluşturmanın zorlukları ve askeri müdahalenin Türkiye içinde meydana getireceği sosyal çalkantılar da hesaba katılacak olursa, ülkeyi bir batağın içine saplamaktan başka sonuç veremez.

 

Oysa, denize çıkışı olmayan, ekonomik açıdan Türkiye’ye ciddi anlamda ihtiyaç duyan Barzani’ye karşı Türkiye’nin “yumuşak güç” tanımına giren etkili ve güçlü, barışçı ikna imkanları mevcuttur.

 

Askeri seçenekten hiç söz etmeyen İran, referandumun yapılması halinde sınırını kapatacağını açıklayarak, kendi benzer imkanlarını şimdiden devreye sokmuştur.

 

Eğer Kuzey Irak referandumuna gerçekten engel olunmak isteniyorsa (ki bu hususta gereken adımların atılmasında bu kadar geç kalınması bu soruyu haklı kılmaktadır), yapılması gereken, sonucundan emin olunmayan taktik adımlar planlamak ve medya aracılığıyla kamu oyuna dönük tehditlerde bulunmak değil, diplomatik yollarla, stratejik bir vizyon çerçevesinde, özellikle de yumuşak güç enstrümanları kullanılarak karşı taraf üzerinde daha etkin olabilecek politikalar oluşturma imkanları üzerine odaklanmaktır.

 

Bu bağlamda, BM Güvenlik Konseyi’nin, tercihan Irak Hükümeti tarafından devreye sokulması için mümkün olan süratle ilgili tüm ülkelerle danışmalarda bulunulmalıdır. Bu danışmalar ve ikili temaslarla Barzani üzerinde, barışçı yollarla ve siyasi çabalarla devletler genel hukukunun temel içtihatları ve BM Şart’ının hükümlerine dayalı yasal bir çerçeve içinde, konu üzerinde kalıcı bir bölgesel uzlaşı sağlanması amacıyla etkili bir uluslararası baskı gerçekleştirilmesine çalışılmalıdır. Bunları yaparken tüm taraflarla doğrudan temas içinde olmak ve tutum ve pozisyonları medya aracılığıyla deklare etmemek önem taşımaktadır.

 

Bu anlayışla yola çıkıldığında Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimini tek muhatap olarak görmek yerine, öncelikli olarak Bağdat yönetimi ve onu oluşturan etnik ve inanç temelli geniş koalisyon ile sınır aşan aşiretlerle temas kurulmalıdır.

 

Bu süreç içinde Irak ile ideolojik saplantılardan ve ön yargılardan arınmış, karşılıklı uzun vadeli siyasi, ekonomik ve güvenlik çıkarları temelinde, devletten devlete, kurumsallaşmış bir diyalog mekanizması geliştirilmelidir. 

 

Vakit geçirilmeksizin yapılmasında yarar olan bir diğer girişim, Kuzey Irak  ve Kuzey Suriye`de askeri varlıklarını sergileyen iki süper güç ABD ve Rusya’ya ilaveten; Irak devletinin bağımsızlığı, sınırlarının değişmezliği, ulusal egemenliği ve özellikle siyasi birliğini göreceli olarak kendisi için Türkiye kadar hayati gören Tahran yönetimi ile de yakın danışmalarda bulunup etkin işbirliği yöntemleri geliştirilmesidir. İran bu yoldan, kendine özgü iç politik zorluklarına rağmen, Irak sorununu geleneksel reel politika platformunda, uluslararası dayanışma çerçevesinde koordineli olarak izlemeye ikna edilmelidir.

 

ABD ile Batılı ülkelere Irak’ın zengin karbon bazlı yeraltı kaynaklarının dünya piyasalarına ulaştırılmasının sadece Körfez’e bağımlı hale gelmesinin sakıncaları anlatılmalı; Akdeniz yolunun (Türkiye ve hatta Suriye üzerinden) sekteye uğramasının veya Körfezin ipoteği altına sokulmasının uluslararası ekonomik, siyasi ve güvenlik boyutları ile küresel etkileri açıklıkla izah  edilmelidir.

 

UZUN VADEDE YAPILMASI GEREKENLER

 

Daha uzun vadede ise, Türkiye olarak, Katar eksenli dış politika yerine daha kapsayıcı bir Ortadoğu politikası oluşturularak, bölgesel diyalog platformu genişletilmelidir.

 

Bütün bunlar yapılırken, sözünü ettiğimiz diyalog platformuna dahil olacak ülkelerden bazılarına ve özellikle Irak’a sınırdaş bölgelerimizdeki vatandaşlarımızın sınır aşan aşiret ilişkilerinin de ulusal politika stratejisinin önemli bir enstrümanı olarak değerlendirilebileceği hatırdan çıkarılmamalıdır.

 

Emekli Büyükelçi Osman KORUTÜRK: Türkiye Cumhuriyeti eski Tahran Büyükelçisi, Irak eski Özel Temsilcisi, 24. Dönem CHP İstanbul Milletvekili.

Emekli Büyükelçi Selim KARAOSMANOĞLU: Türkiye Cumhuriyeti eski Bağdat ve Tahran Büyükelçisi.

 

KAYNAK ODA TV

Haber Videosu
Sayfalar
Anketler
Turizm'de sorunlarımız nelerdir?