Ermeni terör örgütü JCAG tarafından 7 Haziran 1982 tarihinde şehit edilen Lizbon Büyükelçiliği İdari Ataşesi Erkut Akbay ve eşi Nadide Akbay Lizbon'da anıldı.
Okunma Sayısı : 320   
7.6.2019 18:37:14


Ermeni terör örgütü JCAG tarafından 7 Haziran 1982 tarihinde şehit edilen Lizbon Büyükelçiliği İdari Ataşesi Erkut Akbay ve eşi Nadide Akbay Lizbon'da anıldı. Dışişlerine Bakanlığına bağlı yurtdışında ki Elçilik ve Başkonsolosluklarımız çok sayıda mesaj paylaşalarak şehit Lizbon Büyükelçiliği İdari Ataşesi Erkut Akbay ve eşi Nadide Akbay'ı andılar.

 

 

Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada; 

 

Ermeni terör örgütü JCAG tarafından 7 Haziran 1982 tarihinde şehit edilen Lizbon Büyükelçiliğimiz İdari Ataşesi Erkut Akbay ve eşi Nadide Akbay’ı saygı ve rahmetle anıyoruz, açıklamasında bulundu. 

 

*****

 

Rahmetli ''Türk Diplomat Deniz Bölükbaşı''  Dışişleri şehitlerinin aziz hatıralarına ithaf ettiği Dışişleri İskelesi kitabında Şehit Erkut Akbay ve eşi Nadide Akbay hakkında şu satırlara yer vermişti:

 

Lizbon Büyükelçiliği bir yıl ara ile iki kere Ermeni teröristlerin saldırısına uğramıştı. 7 Haziran 1982’de ilk saldırıda evlerinin önünde vurulan Büyükelçilik İdari Ataşesi Erkut Akbay ve eşi Nadide Akbay şehit olmuşlardı. Erkut Akbay olay yerinde arabasının içinde sırtından vurulmuş, eşi ise sürekli komadan çıkamayarak 8 Ocak 1983’te Ankara Hacettepe Hastanesi’nde hayatını kaybetmişti.Saldırıyı “Ermeni Soykırım Adalet Komandoları” adındaki Taşnak terör örgütü üstlenmiştir. Katillerin kimlikleri tespit edilememiş, Portekiz polisi hiçbir iz bulamamıştır.

 

Rahmetli Bölükbaşı kitabında dışişlerinden bahsederken; 

 

Bir kısım büyükelçilik iş yükü yoğun, siyasi tansiyonu ve güvenlik riski yüksek, çalışma şartları ağır olduğu için “cephe temsilcilikleri”dir. Buralarda görev yapmak “Yemen cephesinde askerlik” gibidir... 

 

*****

 

Portekiz, Lizbon Büyükelçiliğinde Şehit Erkut Akbay ve eşi Nadide Akbay için Lizbon Oeiras’ta evlerinin önünde bulunan anıtta anma töreni düzenledi. Lizbon Büyükelçiliği yaptığı açıklamada: 

 

7 Haziran 1982 tarihinde Ermeni teröristlerce evlerinin önünde şehit edilen Büyükelçiliğimiz mensupları Erkut Akbay ve Nadide Akbay’ı Oeiras’ta evlerinin önünde dikilen anıtın önünde rahmetle andık, mesajı paylaşıldı. 

 

 

 

 

 

*****

 

Dışişleri Bakanlık teşkilatlarının yurtdışında görev yapan Büyükelçilerimiz, Konsoloslarımız, Ateşelerimiz ve onlarca dışişleri mensubu teşkilat görevlisinin geçmişte yaşadığı ve günümüzde halen benzer tehditlerin bulunduğunu, ülkelerinden binlerce kilometre uzakta bizleri, ülkemizi temsilen görev yaptığı bilinmelidir. 

 

Vatandaşlarımızın Dışişleri teşkilatlarının önemini, onların bizler için evlerinden çok uzaklarda bu zor şartlarda görev yaptıklarını unutmamasını umuyoruz. DışişleriŞehitlerimiz hakkında detaylı bilgilere ulaşmak için link tıklayınız: 

 

Maalesef Teröre 39 şehit veren Dışişleri Bakanlığı, devlet kurumları arasında birinci sıradadır. Şehitlerimizin 19’u Dışişleri kadrolarında memur, 6’sı da eşleri ve çocuklarıdır. 14 şehidimiz diğer devlet kurumları mensubudur. Rahmetli Diplomat Deniz Bölükbaşının da Dışişleri İskelesi kitabında belirttiği gibi Dışişleri “Yemen cephesinde askerlik” gibidir... sözünün anlamını sanırım hepimiz iyi anlamalıyız. 

 

Dışişleri Şehitlerimizi bir kez daha rahmetle anıyoruz...

 

HABER GALATA

 

 

E. Amiral Gürdeniz'den Çok Sert Eleştiri Milli Kimliği Olmayan Vatansızlar
Okunma Sayısı : 406   
2.6.2019 14:51:20

E. Amiral Cem Gürdeniz Aydınlık gazetesinde sert bir yazı kaleme aldı. Haklı tepki gösteren Gürdeniz Akdeniz ve Kıbrıs'la ilgili önemli konulara dikkat çekti, basında çıkan bazı haberleri eleştirdi. Tecrübeli Komutan Gürdeniz'in haklı tepkileri, vatandaş tarafından dikkatle takip edilmesi ve yaşanan sorunların anlaşılmasın da ciddi önem arz ediyor. 

 

Mavi Vatanın Güney Kalesi; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Durumsal Farkındalık


Durumsal Farkındalık kabaca içinde bulunduğumuz zaman diliminde yakın, orta ve uzak çevremizde yaşananların ve yaşanacakların farkında olmak; en uygun hareket tarzını seçilebilmek için bunların her boyut ve kapsamdaki etkilerini anlamak ve değerlendirebilmektir. Durumsal Farkındalık bilgi, beceri ve tecrübenin bir sonucudur. Dış siyasette ve özellikle jeopolitik gelişmelerde durumsal farkındalık yaşamsal önemdedir. Jeopolitik Durumsal Farkındalığın temelini oluşturan unsurlardan bilgi ekseninde strateji ve tarih bilgisi en az güncel bilgiler kadar önemlidir. Stratejik perspektifte tarihten çıkarımlar ve yansıtmalar yapılmadan rota çizilemez. Örneğin bugün, yani küresel tek kutup sisteminin çöktüğü şu günlerde, 70 yıllık güçlü Atlantik bilinçlendirmesi sonucu bazı aydınlar, askerler, gazeteciler, iş insanları ve diplomatların değil günün koşullarına uygun jeopolitik durumsal farkındalık sağlamak, büyük bir aşk ile sadık kaldıkları Soğuk Savaş paradigmasını, tarihin durdurulamaz akışı ve dinamizmine rağmen sürdürdüklerini görebiliyoruz. Batıdan gelen her şey iyidir. Doğu kötü ve karanlıktır. Demek ki sadece bilgi girişi durumsal farkındalığa yetmiyor. Teori de önemli.

 

KKTC’DE DURUMSAL FARKINDALIK


Bu konuya nereden geldik? Geçen hafta içinde Avrupa Parlamentosu seçimleri gerçekleşti. İlk defa haydut devlet Güney Kıbrıs Rum kesimindeki seçimlere Rum Komünist Çalışan Halkın İlerici Partisi (AKEL) listesinden bir Türk aday gösterildi. Önce bir hatırlatma yapalım. Kıbrıs Türk halkının herhangi bir Rum seçiminde oy kullanması 2004 öncesinde söz konusu değildi. Ancak Rumlar 1 Mayıs 2004 tarihinde Annan Planı'nın reddine rağmen, Adanın tüm halk ve toprağını temsil yetkisiyle tam AB üyeliğine kabul edildi. Böylece Kıbrıs Türklerine vatandaşlık hakkı olarak seçme hakkını kullandırmak zorunda kaldılar. Bu seneki seçimlere maalesef 5600 Kıbrıslı Türk katıldı. (Bu sayı bir önceki seçimde 1800 kadardı.) Türklerin 200 bin seçmeni olduğuna göre bu sayı % 2,8 gibi düşük bir değerdedir. Ancak bir önceki seçime göre artmıştır. Bu seçimlere katılmanın Annan Planına evet demekten farklı olmadığını hatırlatmama gerek yok. Bu artışta KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın da önemli katkısı olduğu söylenebilir. Kendisi, 9 Mart 2019 tarihinde Lefkoşa'nın merkezindeki Büyük Han'da, ENOSİS'ci AKEL Partisi'nin seçim kampanyasına katılarak AKEL adaylarına destek vermiş ama en ilginci halkın güneye geçerek AKEL listesine oy vermesini istemiştir. Neticede 26 Mayıs 2019 da yapılan seçimlerde Kıbrıslı bir Türk vatandaşı, AKEL partisinden seçimi kazandı. Bu Kıbrıs tarihinde maalesef bir ilk oldu. “Yes Be Annem’’ sloganıyla Türk Hükümeti, Muhalefeti ve dönemin Genelkurmay Başkanı tarafından Nisan 2004’de teşvik edilen Annan Planı'na yüzde 65 evet oyu veren KKTC halkının düştüğü büyük hata mikro düzeyde de olsa tekrar edildi.

 

TÜRKIYE’DEKI DURUMSAL FARKINDALIK


Şimdi gelelim durumsal farkındalığa: Anavatanımızın köklü gazetelerinden Hürriyet, 28 Mayıs 2019 tarihli nüshasında sanki hayırlı bir işmiş gibi bir Türk’ün seçilmesini Türk kamuoyuna “Avrupa Parlamentosunun ilk Kıbrıslı Türk’ü” diye bildirdi. Daha sonra yapılan bir röportajda da Kıbrıslı Türk parlamenter şunları söyledi: “Kıbrıs’ta tarihi bir şey oldu, çoğunluk Kıbrıslı Rumların oyuyla bir Kıbrıslı Türk kazandı. Avrupa Parlamentosu’nda uluslar yok, yurttaşlar temsil edilir. Bu nedenle ben herhangi bir ulusu değil, yurttaşları temsil ediyorum.”

 

MİLLİ KİMLIĞİ OLMAYAN VATANSIZLAR


Bravo. Nasıl olsa Kıbrıslı Rumlar da milli kimliği olmayan Kıbrıslı yurttaşları temsil ediyor. Olsun; AP, Türkiye aleyhinde ve Kıbrıslı Türkler aleyhinde kin kussa da; Kürtler lehine Türkiye aleyhine her ay bir karar çıkarsa da; Temsil ettiği AB, Doğu Akdeniz’de Türkiye ve KKTC’yi mavi vatanını koruduğu için korsanlıkla suçlasa da, yurttaşımız Türk değil. Kıbrıslı bir yurttaş. Ana yine de Kıbrıslılık kimliği var. Kıbrıslı yurttaşlık Doğu Akdeniz mavi vatanımızdan 150 bin km kare alan çalınmasını önlüyor mu? Kıbrıslı yurttaşlık Fransa’ya Türkiye aleyhine üs kiralanmasını; Haydut devletin Türkiye karşıtı 6 ayrı askeri blok yaratmasını; Kuzey Kıbrıs Türklerine Kuzey Kore’ye uygulanandan beter yaptırım ve ambargo uygulanmasını önlüyor mu?


Yurttaş acaba Kuzey Kıbrıs’ın geleceğinin Türk anayurdu ve mavi vatanının geleceğini etkileyen en önemli unsur olduğunu biliyor mu? Kuzey Kıbrıs’taki bağımsız varlığın ve özellikle ikinci donanma etkisi yaratan Türk askeri varlığının Anadolu jeopolitiğinin olmazsa olmazı olduğunu biliyor mu? Kuzey Kıbrıs’ın kaybının Türk Mavi Vatanının kaybı olacağını; Anadolu’nun güneydoğusunu ve İskenderun Körfezi'ni de kapsayan bir sözde Kürdistan devletinin kurulmasına can suyu olacağını biliyor mu? Kıbrıslı Yurttaşlık 1963 sonrası Rum katliamlarında hayatını kaybeden kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk ve hatta bebekleri geri getirebiliyor mu?

 

JEOPOLITIK ÖZÜRLÜ TÜRK MEDYASI


Bu kişinin AP’ye seçilmesini büyük bir başarı gibi gösteren anavatan medyasının müesses büyükleri bu saydıklarımı düşünemiyor mu? Gazetenin bir sayfasında Doğu Akdeniz’de Türk çıkarlarının korunma mücadelesi hamasetle anlatılırken, diğer tarafta Kuzey Kıbrıs Türk varlığına en büyük tehdit olan federalizm kanserinin metastaz yapmasını nasıl alkışlayabiliyorlar?
İşte durumsal farkındalık burada devreye giriyor. Lütfen gazetelerinize milli jeopolitik bilinci öğretin.

 

MERHUM SEDAT SIMAVI’YI SAYGI İLE ALKIŞLIYORUM


Bu yazıyı Hürriyet Gazetesinin kurucusu Sedat Simavi’nin Kıbrıs’a yönelik yurtseverliğini hatırlatarak bitirelim. Gazeteci Nevval Sevindi’nin 27 Şubat 2017 tarihinde Hürriyet Gazetesinin efsane eski Yazı İşleri Müdürü Necati Zincirkıran ile yaptığı söyleşide (
https://odatv.com/hurriyet-iktidara-o-mansetle-cakmasaydi-bugun-kibris-yoktu-2702171200.html) Sayın Zincirkıran bakın neler anlatıyor:


g1950’li yılların başına dayanır. Kıbrıs’ı bir milli dava olarak başlatan Hürriyet’in kurucusu ve sahibi rahmetli Sedat Simavi’dir. Simavi 1953 yılında eski Sakız Adası mutasarrıfı babası Hamdi Bey’in de içinde yattığı Sakız Adası’ndaki Türk-Müslüman mezarlığının Rumlar tarafından vandal bir şekilde tahrip edilip, üzerinden yol geçirildiğini duyunca çok üzüldü. O sırada Atina’dan gelen ve Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Sedat Simavi’nin İstanbul’da çok iyi ağırladığı Rum Gazeteci Heyetinin ülkelerine dönünce yalan haberler yazmaları Simavi’yi iyice çileden çıkardı. Buna bir de 1949’da bir tatil gezisi sırasında Kıbrıs’ta duyduğu Rumların Müslüman Türk köylerini Hıristiyanlaştırdığı ve bir imamı zorla papaz yaptığı haberi eklenince, Simavi, Kıbrıs’ta sahipsiz Türk-Müslüman halkın haklarının savunulması gerektiğine karar verdi....Böylece Simavi Kıbrıs meselesini bayrak yaptı, ama bu da onun hayatına mal oldu. 1953’te Dışişleri Bakanı Fuad Köprülü‘Bizim Kıbrıs diye bir meselemiz yoktur’ deyince, Sedat Simavi ‘Gaflet’ diye manşeti çaktı… O sırada Sedat Simavi felçliydi ve zor konuşuyordu. Buna rağmen iktidar baskısıyla hakkında ağır cezada dava açıldı. O haliyle mahkemeye çıktı ve milli davayı savundu. Mahkemeden bir ay sonra sıkıntı ve üzüntüden 57 yaşında vefat etti… Yani Hürriyet’in logosundaki o bayrak boş bir bayrak değildir… Bayrağı ve Türk milletinin haklarını savunmak için canını veren bir sahibi vardı o zamanlar…”
Evet bu topraklar Sedat Simavi gibi gazetecileri gördü. Şüpheniz olmasın kendini Türk göremeyen az sayıdaki Kıbrıslı yurttaşa, durumsal farkındalığı ve teorisi olmayan medyamıza rağmen Anavatan, Mavi Vatan ve Yavru Vatanın jeopolitik birlikteliği ve ayrılmaz bütünlüğü kırılamayacaktır.


E. Amiral Cem Gürdeniz

 

Kaynak: Aydınlık

İstanbul Valisi Ali Yerlikaya İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Vekili olarak görevlendirildi
Okunma Sayısı : 351   
7.5.2019 13:05:00

İçişleri Bakanlığı, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya'nın İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkan Vekili olarak görevlendirildiğini açıkladı.

 

Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada, Yüksek Seçim Kurulunun dün İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin yeniden yapılmasına karar verdiği bildirildi.

 

Yapılacak seçim sonucunda yeni belediye başkanı seçilinceye kadar 5393 sayılı Belediye Kanunu'nu gereğince İstanbul Valisi Ali Yerlikaya'nın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Vekili olarak görevlendirildiği açıklandı.

 

 

HABER GALATA

2016'da Beşiktaş'taki saldırıda ağır yaralanan polis memuru Muammer Ateş, tedavi gördüğü hastanede bugün şehit oldu...
Okunma Sayısı : 316   
7.5.2019 12:36:31
Dışişleri Bakanlığından ABD'ye tepki...
Okunma Sayısı : 244   
6.5.2019 12:55:45

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Margan Ortagus, Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon arama faaliyetlerine ilişkin "ABD, Türkiye'nin, GKRY (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) münhasır ekonomik bölge olarak tanımladığı alanda sondaj faaliyetlerini yapma niyetini duyurmasından derin kaygı duyuyoruz açıklamasında bulunmuş,  Türk gemilerinin Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon arama faaliyetlerine ilişkin yazılı açıklama yaparak haksız bir açıklama yapmıştı. 

 

Dışişleri Bakanlığı yaptığı yazılı açıklamayla tepki gösterdi. İşte o açıklama,

 

Türkiye’nin kendi kıta sahanlığında gerçekleştirmekte olduğu sondaj faaliyetine ilişkin olarak ABD Dışişleri Bakanlığı'nın 5 Mayıs 2019 tarihinde yaptığı açıklama gerçeklerden kopuktur.

 

Türkiye, Doğu Akdeniz'de kıta sahanlığına ilişkin tutumunu 2004’ten bu yana açık şekilde ortaya koymuştur.

 

GKRY'nin bölge ülkeleri ile bu tarihten itibaren yaptığı MEB sınırlandırma anlaşmalarının hem bizim, hem de Kıbrıs Türkleri için geçerli olmadığı, bunların bir tanesinin de ülkemizin Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı haklarını ihlal ettiği zamanında ilgili ülkelerin ve uluslararası toplumun dikkatine getirilmişti.

 

Aynı şekilde Türkiye bölgedeki Kıta Sahanlığını da uluslararası topluma duyurmuş ve Birleşmiş Milletler nezdinde de kayda geçirmiştir. Bölgede, tüm ilgili kıyıdaşlar arasında uluslararası hukuk kuralları uyarınca hakkaniyete dayalı sınırlandırma anlaşmaları henüz tamamlanmamıştır.

 

 

Hal böyle iken, üçüncü tarafların kendilerini adeta uluslararası mahkeme yerine koyarak deniz sınırlarının nereden geçeceğini tayin etmeye çalışmaları kabul edilemez. Bu anlamda, ABD’nin Rumların “hak iddia ettiğini söylediği” bir alana yönelik geçerli sınırlandırma anlaşması varmış gibi Türkiye’ye çağrıda bulunması, ne yapıcı ne de uluslararası hukuka uygun bir yaklaşımdır.

 

Sondaj ve sismik gemilerimizin, kıta sahanlığımızda, Hükümetimizin 2009 ve 2012 yıllarında TP’ye verdiği ruhsat sahalarında arama ve sondaj faaliyetleri kararlılıkla devam edecektir.

 

Aynı şekilde Rum tarafı Ada’nın eşit ortağı Kıbrıs Türklerini, hidrokarbon kaynakları konusunda karar alma mekanizmalarına dahil etmedikçe veya tek taraflı hidrokarbon faaliyetlerini sona erdirmedikçe, Türkiye Kıbrıs Türklerinin de kıta sahanlığı haklarını korumayı sürdürecektir. 

 

 

HABER GALATA

 

Şırnak'tan acı haber 2 şehidimiz var...
Okunma Sayısı : 287   
5.5.2019 18:25:35

Şırnak bölgesinde devam eden operasyonlarda, teröristlerle çıkan çatışmada 2 askerin şehit olduğu bildirildi.

 

Milli Savunma Bakanlığından yapılan açıklamada, Şırnak'ta bugün teröristlerle çatışma çıktığı belirtildi.

 

Bölgede devam eden operasyonlarda, teröristlerle çıkan çatışmada 2 askerin şehit olduğu, hava harekatı ile desteklenen operasyonların devam ettiği aktarılan açıklamada, şunlar kaydedildi:

 

Milli Savunma Bakanlığı'nın açıklama:

 

"Şırnak bölgesinde devam eden operasyonlar kapsamında, 05 Mayıs 2019 tarihinde teröristlerle çıkan çatışmada iki kahraman silah arkadaşımız şehit olmuştur.

Bölgede hava harekâtı ile desteklenen operasyonlar devam etmektedir.

Bizleri derin bir acı ve üzüntüye boğan bu olayda hayatını kaybeden aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet,  kederli ailelerine, Türk Silahlı Kuvvetleri ile asil milletimize başsağlığı ve sabır dileriz."

 

HABER GALATA

Piyade Deniz Yüzbaşı Celalettin Özdemir, son yolculuğuna uğurlandı
Okunma Sayısı : 430   
5.5.2019 15:09:51

Suriye'de terör örgütü PKK/YPG'li teröristlerin  saldırısında şehit düşen Piyade Deniz Yüzbaşı Celalettin Özdemir, son yolculuğuna uğurlandı.

 

Şehit Özdemir için Ahmet Hamdi Akseki Camisi’nde cenaze töreni düzenlendi. Özdemir’in naaşı, cami avlusuna kortej eşliğinde getirildi.

 

 

Şehidin annesi Keziban, babası Yaşar, eşi Hande Özdemir ve yakınları cami avlusunda taziyeleri kabul etti.

 

Ayakta güçlükle duran şehidin annesi Keziban Özdemir, cami avlusuna sağlık ekiplerinin yardımıyla tekerlekli sandalyeyle getirildi.

 

Öğle namazının ardından kılınan cenaze namazı sonrası şehidin cenazesi, askerlerin omuzlarında top arabasına alındı. “İhtiram yürüyüşü”nde Buhurizade Mustafa Efendi’nin (Itri) “Tekbir” adlı eseri çalındı. Şehidin annesi top arabasını tekerlekli sandalyeyle takip ederken eşi Hande Özdemir de akrabalarının yardımıyla ayakta durdu. Törenin sonunda top arabasından cenaze aracına alınan şehidin naaşı, Cebeci Askeri Şehitliği’nde toprağa verildi.

 

HABER GALATA

Türkler ve Türk Donanması, anavatan ve mavi vatanın bir karışını vermez...
Okunma Sayısı : 276   
5.5.2019 13:49:38

 

Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz:Türkler ve Türk Donanması, anavatan ve mavi vatanın bir karışını vermez...

 

 

ABD’nin denizlerde ve okyanuslarda en büyük rakiplerinden birisi olan Rusya’ya karşı uygulanacak harp oyunlarında bile suni savaş senaryosu kullanılırken, NATO müttefiki bir ülkenin senaryoda açık şekilde düşman statüsüne alınması Türkiye’ye ciddi bir mesaj ve diplomatik hakarettir.

 

Y%C3%BCzba%C5%9F%C4%B1%20Decatur%20ve%20%20Trablusgarp%20(1804)%20%C3%87at%C4%B1%C5%9Fmas%C4%B1%20tablosu.

Yüzbaşı Decatur ve Trablusgarp (1804) Çatışması tablosu.

 

 

Yazılarımı sürekli okuyanlar bilir. Denizde vekalet savaşı olmaz. Karada PKK ve IŞİD gibi devlet dışı aktörlerle savaşırsınız ancak denizde ulus devletler savaşır. Türk ordusu gerek Fırat Kalkanı gerekse Zeytin Dalı harekatında vekiller ile savaşıyor görünebilir ancak savaşın gerçek karşı tarafı topyekun Atlantik cephedir. Bu durumun hükümetler arası ilişkilerin diplomasi yolu ile yürütülmesine engel teşkil etmediğini söyleyebiliriz. Ancak denizde bu strateji uygulanamaz. Hele çıkar çatışma alanı Doğu Akdeniz ise...

 


21’inci yüzyılda Türkiye’nin en ciddi jeopolitik sorun alanı Doğu Akdeniz’dir. Zira Atlantik cephe Türkiye’den neredeyse Mavi Vatanın dörtte birinden vazgeçmesini istemektedir. Bu nedenle yaşanan sürece İkinci Sevr dönemi diyebiliriz. 1919 sürümünde anavatanın, 2019 sürümünde Mavi Vatanın parçalanması hedeflenmektedir. Bu kapsamda Doğu Akdeniz’de yaşananlar ve yaşanacaklar Ege sorunlarını gölgede bırakmaktadır. Zira karşımızda dev enerji firmaları ve arkalarında emperyalizmin tarihsel temsilcisi devletler vardır. (Noble Energy ve Exxon-Mobil: ABD; Total: Fransa; ENI: İtalya gibi)

 

İTTİFAK DÜŞMAN OLUR MU?

 

Ancak durum görünenden çok daha karmaşıktır. Türkiye, mavi vatanını parçalamak isteyenlerle aynı askeri ittifak şemsiyesi altındadır. Paradokslar silsilesi yaşanmaktadır. Bu nedenle Türkiye’ye donanma üzerinden yapılacak baskı ve uyarılar önce çekirdek ikili (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan) ile onların ayrılmaz müttefikleri İsrail ve Mısır aracılığı ile deneniyor. Sonra baskı cephesi büyütülüyor. Tatbikatlar, yeni silah alımları, denizde ve enerjide işbirliği açıklamaları, Türkiye karşıtı AB ilerleme raporları, ABD’nin çok sayıdaki düşünce kuruluşu ve kongre araştırma raporları, Atlantik cephede bazı siyasi kişiliklerin tehdit dolu beyanatları gibi faaliyetler Türk iradesini değiştirmeyi hedefliyor. Bu baskılara ABD Başkanı Trump’un 13 Ocak tweetinde Türk ekonomisi için kullandığı devastate (mahvetmek) fiilini, ya da 20 Mart Kudüs Zirvesinde ABD Dışişleri Bakanının Türkiye için kullandığı malign (habis) tanımlamasını ve son olarak S-400 ve F-35 uçakları üzerinden yürütülen baskı siyasetini de ekleyebiliriz.


AMERİKAN SENARYOSUNDAKİ DÜŞMAN: TÜRKİYE

 

 

Fakat bu saydıklarımın hiç biri, Amerikan Silahlı Kuvvetleri ateş gücünün Türkiye’ye karşı kullanılmasını açık bir şekilde dile getirmiyordu. Türkiye’deki Amerikan çıkarlarını ve Atlantik Sistemin Türk dostlarını tamamen kaybetmemek için hassas bir dil kullanan ve dolaylı tutum stratejisi uygulayan ABD, bugüne kadar yaptığı Türkiye karşıtı faaliyetlerde (4 Temmuz 2003 Özel Kuvvetlere Çuval Geçirme hadisesi hariç) ya Türkiye’deki FETÖ benzeri işbirlikçi enstrümanları kullanarak kumpas/baskı kurulmasını sağlıyor ya da gerek NATO, gerekse milli tatbikatlarında (Millenium Challenge 2000 gibi) jenerik bir coğrafya, uydurma isimler ya da semboller üzerinden Türkiye’ye mesaj vermeye çalışıyordu. Şimdi bu stratejinin değiştiğini ve ABD’nin vites yükselttiğini görüyoruz.

 

Başkanlığını Yunan asıllı eski NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı (SACEUR), Emekli Oramiral James Stavridis’in yaptığı USNI-United States Naval Institute (ABD Deniz Kuvvetleri Enstitüsü) bağımsız, kâr amacı gütmeyen bir düşünce kuruluşudur. Temel amacı, Amerikan deniz gücünün geliştirilmesine strateji, taktik ve fikirler üreterek katkı sağlamaktır. Aktif ve emekli, yerli ve yabancı binlerce üyesi vardır. Her sene onlarca yeni kitap USNI markasıyla çıkarılır.

 

1986 yılından bu yana çıkarılan “Naval Operations and Fleet Tactics (Deniz Harekatı ve Donanma Taktikleri)’’ isimli referans kitabın Temmuz 2018’de tamamlanan üçüncü baskısının 15. Bölümü, Ege Muharebesi (The Battle of Aegean) adıyla yayınlandı. Bu bölümde ABD Donanması ile Türk Donanması savaştırılıyor. Birinci baskıda hayali Amerikan-Sovyet deniz savaşı suni bir harita ve senaryo üzerinden; ikinci baskıda (1999) suni bir coğrafyada kıyı sularında deniz harbi işlenirken, son baskıda gerçek haritalar ve gerçek olgular kullanılmış. USNI’nin yayınladığı referans bir kitapta, bir NATO üyesini açıkça düşman statüsünde görmesi ciddi bir sorundur.

 

ABD’nin denizlerde ve okyanuslarda en büyük rakiplerinden birisi olan Rusya’ya karşı uygulanacak harp oyunlarında bile suni savaş senaryosu kullanılırken, NATO müttefiki bir ülkenin senaryoda açık şekilde düşman statüsüne alınması Türkiye’ye ciddi bir mesaj ve diplomatik hakarettir. Zira kitabın önsözü ABD Deniz Kuvvetleri Komutanı tarafından yazılmış ve imzalanmıştır. NATO’da bile tatbikat senaryolarında hedef ülkenin kim olduğu uzmanlar tarafından bilinmesine rağmen, hiçbir zaman o ülkenin ismi doğrudan zikredilmez, suni bir isim kullanılırken, bir NATO ülkesine (Türkiye) karşı, bir başka NATO ülkesinin (Yunanistan) savaşını adeta kışkırtan, ve daha sonra, tüm askeri ve siyasi gücü ile o ülkenin yanda savaşa katılacağın açıklayan bir senaryo, bulunabilecek en hafif tabiri ile, skandaldır. İlk iki baskısı sadece duayen deniz taktik uzmanı Wayne Hughes tarafından yazılan kitabın 3. Baskısında yeni yazar olarak E. Amiral Grier yer almış. Bu baskıda yeni kavramların ve özellikle Türk Amerikan çatışmasının eklenmesinde 90 yaşına gelen Hughes’un rolünden çok, müktesebatı modern deniz taktikleri, bilgi harbi, asimetrik harp, suni zeka, insansız araçlar, mayın harbi ve denizaltı savunma harbi olan, uzun yıllar NATO’da ve ABD Deniz Akademisinde çalışan Amiral Grier’ın rolünün öne çıktığını söyleyebiliriz.

 

DOST GÖRÜNEN DÜŞMAN: TÜRKİYE

 

Senaryo, Kıbrıs’a Yunanistan’ın balistik füzeler yerleştirmesini Türkiye’nin bunu önlemesi ve fırsattan yararlanarak benzer silahların yerleştirileceği Limni, Midilli, Sakız, Sisam ve İstanköy adalarını işgal etme niyeti üzerine kurgulanmış. Başlangıçta senaryonun Türkiye’yi hedef almadığı, 1920 yılında Amerikan donanmasının İngiliz donanmasına karşı oynadığı harp oyunlarına benzetilerek kurgulanmış olduğu belirtilse de, metinde Türkiye için ‘dost görünümlü güçlü bir düşman’ ifadesi kullanılması bu kabullenmeyi baştan çürütüyor. Türkiye’nin İslami değerlere sahip çıkan, ancak fanatik teokratik yaklaşıma sahip olmayan bir ülke olduğu belirtilen (her nedense laik - secular kelimesi kullanılmamış) senaryoda, Amerikan ateş gücünü Türk anavatanına yönlendirmenin ABD çıkarları için bir felaket olacağı vurgulanıyor.

 

Senaryo gereği, Ege’de gerçekleştirilen deniz kampanyasında silahlı çatışma alanı olarak sadece deniz tarafı kullanılmış. ABD 6. Filosu, başlangıçta Yunanistan’ın ve Güney Kıbrıs’ın toprak bütünlüğünü sağlamak ve Yunan Donanmasının yokoluşunu önlemek için Kıbrıs’a giden Türk amfibi konvoyuna ve filosuna karşı Aegis sınıfı kruvazörleri gönderiyor. Türkiye birini batırıyor. Onlar da adaya giden Türk tank çıkarma gemisini (LST) batırıyor. Gemiyle birlikte 700 kişi kaybediliyor. Daha sonra savaş Ege’ye yayılıyor, Türkiye Boğaz önü ve Doğu Ege adalarını işgale yöneliyor.

 

TÜRKİYE’Yİ TAMAMEN KAYBETMEMEK

 

6. Filonun hedefi amfibi gücü adalara varmadan diğer muharip unsurlarla birlikte imha etmek. Bunun için de Türk savaş gemilerinin karşısına yem olarak 6 adet korvet tipi gemi çıkararak Türk unsurları açık denize çekmek. Bu gemiler Türkleri oyalarken senaryoda gelecekte sahip olunması gerektiği vurgulanan 8 adet Phantom ismi verilen ve her biri 10 tane taktik balistik füze taşıyan kıyı sular saldırı gemileri ile Türk donanmasının işini bitirmek hedefleniyor. Senaryoda çok güçlü düşman olarak gösterilen Türkiye’ye karşı Ege’deki Türk kıyılarından itibaren tam bir deniz kontrolünün tesisi amaçlanıyor. Kıyı sularda deniz savaşının değişik taktik, doktrin ve muharebe sistemleri gerektirdiği ve yeni gemi tipleri ile silahlara olan ihtiyaç öne çıkarılıyor. Senaryoda amacın, savaşı karaya yaymadan sadece denizde kısıtlı ve emniyetli bir hareket yaparak riski azaltmak olduğu belirtiliyor.

 

Böylece hem Türkiye’yi tamamen kaybetmemek ve aynı zamanda Amerikan gemi ve can kaybını artırmamak amaçlanıyor. Genelde bilgi harbi ve insansız sistemlerin kullanılmasına vurgu yapılan senaryoda 6. Filo süper kahraman olarak gösterilmiş ve sayısal olarak güçlü Türk donanmasının karşısına zaman kaybetmeden çıkarılmış. Senaryo bu meydan okumayı İkinci Dünya Savaşının Pasifik Cephesinde Japonya’ya karşı kazanılan Midway savaşına benzetiyor. Avrupa Amerikan Deniz Kuvvetleri Komutanının akış içinde “barışı sağlamak için kan dökmenin gerekli olduğuna inanıyorum’’ sözü dikkat çekiyor. Senaryo Amerikan Başkanını tam bir Yunan hayranı yaparken, Amerikan Milli Güvenlik Kurulu Kıbrıs’a yönelik fiili bir harekatın ABD’ye yapılmış olacağı tehdidini ihmal etmiyor.

 

Yunanistan’a da hiç bir adasının işgal edilmeyeceği garantisi veriliyor. Her nasılsa savaşı Türkiye, Amerikan kruvazörünü batırarak başlatıyor. Senaryoda dikkat çeken bir diğer önemli husus, Ege gibi kıyı sularda Amerikan donanmasının bu sahada tecrübeli Türk donanması karşısında büyük riskler alamayacağı ve gemi kayıplarına tahammül edemeyeceğini belirtmesi. Bu nedenle Truman uçak gemisi, Türk Hava Kuvvetleri ve Türk gemilerinin füze menzili içine sokulmuyor. Diğer taraftan kıyı sularda Harpoon benzeri gemiye karşı güdümlü mermilerin de ana kara ve adaların gölgesi nedeni ile güvenilir olmayacağı genellemesi yapılıyor. Senaryoda Ruslar da Türkleri ikna için aracı olarak kullanılmış. “Türklere söyleyin. Adaları işgal etmesin.’’

 

SEMBOLLER VE MESAJLAR

 

 

Amerikalı meslektaşlarımız semboller üzerinden mesaj vermeyi de ihmal etmemişler. Amerikalı Oramiralin İtalya’daki NATO görevinden ve Rhode Island/Newport’taki Deniz Harp Akademisinden arkadaşı olan Türk Donanma Komutanının adı Oramiral Mehmet Abdül. Yazar, Abdül’ün Birinci Dünya Savaşında İngilizlerin Türkleri medyada küçük gördüğü karikatür ve yazılarda kullandığı bir tabir olduğunu bilmediğimizi sanıyor olabilir. Diğer sembol isim açık olarak verilmiş ve izah edilmiş. Phantom filosunun iki komutanından birisinin adı Albay Stephanie Decatur. Bayan subaya verilen soyadı da 1804 yılında Cezayir Dayısını yenerek Berberi gambotunu ele geçiren Deniz Yüzbaşı Stephen Decatur’dan geliyor. Amerikan Donanmasının ilk deniz zaferi olarak kabul edilen olayı resmeden ve yere düşen Türk bayrağını da gösteren Dennis Malone’nun yağlı boya tablosu, Pentagon’da ABD Deniz Kuvvetleri Komutanı makam odası girişinde bulunuyor.

 

GÜNCEL NAVARİN TEHDİDİ

 

Söz konusu kitabın 15. Bölümü salt bir deniz taktik kitabının çok ötesindedir. Türkiye’nin Ege, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’de çıkarlarını korumak için Yunan deniz gücü ile karşı karşıya kaldığında Amerikan gücünün kayıtsız şartsız Yunanistan’ın yanında olacağını ve bu uğurda gerekirse Türk donanmasını imha edebileceğinin açık mesajını veriyor. Durumu 1827 yılında Pilos’ta yaşanan Navarin Baskını şartlarına benzetebiliriz. Reel politik düzlem ile bu senaryo bir arada değerlendirildiğinde, Doğu Akdeniz’de, kontrolü giderek güçleşen askeri yığınaklanmanın devam ettiği; Türkiye ve KKTC’nin deniz yetki alanındaki meşru haklarına şirketleri üzerinden araştırma ve fiili delme, faaliyeti ile meydan okuyan; resmi açıklamada Türkiye’ye “habis” diyebilen siyasi ittifakların yer aldığı bir ortamda, ABD Deniz Enstitüsü tarafından yayınlanan bu senaryo, düşmanca bir niyetin yansıması ve Türkiye’yi hala Bon Pour L’Orient olarak görme temayüllerinin bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.

 

DİKKAT EGE’YE ÇEKİLİYOR

 

Senaryonun ve taktiklerin Ege harekat alanı açısından eleştirisi için sayfalar yetmez. Ancak söylenmeden geçilemeyecek husus, senaryoda bir savaşta son sözü söyleyecek Türk denizaltılarından hiç bahsedilmemiş olmasıdır. Pek çok maddi hata ve yanlış bilgi ile bu senaryo ve hal tarzının, hiç bir yerinde Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin kıta sahanlığını koruma kararlılığı ve hidrokarbon kaynakları mücadelesine yönelik gönderme yapılmaması da çok ilginçtir. Halbuki bugün için asıl mesele Ege’deki durumdan çok daha önemli olan Doğu Akdeniz enerji kaynakları mücadelesidir. Bir bakıma kurguda, Türkiye’yi Ege sorunlarına çekerek, Doğu Akdeniz yetki alanı paylaşım mücadelesini ikinci plana atmasını arzulayan bir mesaj verilmeye çalışılmıştır. Senaryoda Türkiye’nin Avrasya’ya ve özellikle Rusya’ya tamamen yönelmemesi için de tedbirler alındığını görüyoruz. Örneğin Türk Amfibi gücünü önlemek için çok fazla can kaybına neden olacağından denizaltıların kullanılması ya da ana karaya hava saldırısı istenmiyor. Yani Türk kamuoyunu kazanmak için açık kapı bırakılıyor.

 

YUNANİSTAN’A VE RUMLARA GÖREV

 

Diğer yandan Yunanistan ve Güney Kıbrıs’a bu senaryo ile aslında bir görev verilmektedir. “Türkiye’nin askeri gücü çok artmıştır, siz şimdi ön alırsanız, bizim de desteğimizle Türkiye’yi yener, karada ve denizde siyasi hedeflerinize ulaşırsınız.” Geçmişte emperyalizmin benzer teşvikleri ile kendi başlarına “Küçük Asya” felaketini getirmiş olanların, bu ucuz ve çok tehlikeli senaryoda yer alıp almayacaklarını bilemeyiz.

 

BİLGE DEVLET ADAMLARI NEREDE?

 

Diğer taraftan bazı Amerikalıların İkinci Dünya Savaşının bilge amirallerinden ders alması gerekiyor. Mesela Amiral King ve Amiral Leahy başta Başkan Truman olmak üzere karşı cephenin yoğun baskısına rağmen 1945 yılında Japonya’ya karşı nükleer silahların kullanılmasına açıkça karşı çıkmıştı. Bugün de ABD devlet sisteminde savaş çığırtkanlığı yapanları dizginleyecek akil devlet adamlarına ihtiyaç var. Sadece denizde kısıtlı kalacağını hayal ettikleri Türk Amerikan savaşının söz konusu koşul sağlansa bile yaratacağı deprem ve kıracağı fay hatlarını Amerikalılar düşünemiyor mu? Türkler ve Türk Donanması, anavatan ve mavi vatanın bir karışını vermez.

 

Bu uğurda güç kullanım tehdidi ve savaş ile caydırılamaz. Ege’de veya Doğu Akdeniz’de 1827 ve 1919 koşullarını geri getirmenin, mantık dışı senaryolarla Türkiye’ye mesaj vermenin zamanı geçmiştir. Zaman, deniz dibi kaynaklarının ve deniz yetki alanlarının kıyıdaşlar arasında hakça paylaşılması için müzakere edilmesi; Ege’de başta karasuları genişliği sorunu olmak üzere Yunan oldu-bittilerinin Türkiye’nin hayat alanını nasıl kısıtlayacağının anlaşılması zamanıdır. Zaman, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın ulusal güçlerinin ötesinde hayaller ile Türk mavi vatanından hırsızlık yapma teşebbüslerine son vermeleri zamanıdır.

 

CHURCHİLL DERSLERİ

 

Diğer yandan yazarlara, Birinci Dünya savaşında Türkler için kullanılan Abdül’ün yerini Mehmetçiğin aldığını hatırlatalım. Beğenmedikleri Abdül, Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşında Mehmetçiğe dönüştü. Churchill’in Lozan sonrası hatıratındaki ifadesi ile: “Türklerin yeniden Avrupa’ya girmeleri, müttefikler için en kötü aşağılanmadır... Müttefiklerin zaferi hiçbir yerde Türkiye’deki kadar tam olmamıştı. Şimdi galibin gücü hiçbir yerde Türkiye’deki kadar gösterişli bir şekilde aşağılanmamıştır.” Amerikalı meslektaşlarımızı tarih okumaya davet ediyoruz. Unutulmamalıdır ki, karşılıklı saygı ve anlayış üzerine inşa edilecek Türk - Amerikan dostluğunun küresel barış ve istikrara katkısı, bu ucuz senaryoların yaratacağı karmaşa ve yıkımdan çok daha değerlidir.

 

Başta Dışişleri ve Savunma Bakanlıklarımız olmak üzere devletimizin sorumlu makamları kuşkusuz bu senaryoyu ciddi şekilde değerlendirecektir. Ancak, Türk ve KKTC kamuoyu, devlet yönetiminde bulunanlardan, bu konuda yaptıkları/yapacakları resmi girişimler ve gösterdikleri kararlılıkla ilgili aydınlatıcı açıklamayı da beklemektedirler.

 

Emekli Tümamiral Cem GÜRDENİZ

 

 

KAYNAK: AYDINLIK

 

HABER GALATA

 

Beyoğlu'na bu görüntüler yakışmıyor...
Okunma Sayısı : 232   
4.5.2019 04:42:05

 

Beyoğlu'nda meydan, cadde ve sokaklarda çöp sorununa çözüm bulunamıyor. Çöpü atanda, attıranda bir o kadar suçludur. Bu sorunların yaşanmasına neden olan bir gerçekte ilçenin göç vermesidir. Eski Beyoğlu'nda böyle sorunlar yaşanmaz medeni insanlar sorunlara anlık çözümler bulurlardı. Beyoğlu ileri gidiyor derken birileri ilçeyi nası geri götürürüz bunun derdine düşmüş gözüküyor. İlçe umurlarında değil. Cep telefonlarına gelen haber sitelerinden mesajları takip ediyorlar. İlçe gerçeklerinden ve insanından kopuklar. Eski yönetim kadrolarının acilen değişmesi gereklidir. Son 4 yılda benzer sorunları onlarca kez gündeme getirmemize rağmen sorunlara çözüm bulunmak istenmedi, böyle bir niyetlerininde olmadığını biliyoruz. (Perşembenin gelişi Çarşambadan bellidir) İstiklal cadddesi 15 milyon lira harcandı, Taksim ve Karaköy meydanlarına da milyonlarca lira harcandı. Milyonların üstüne patlamış çöp torbaları attırıyoruz, demek yönetim zihniyetinde bir sorun var. İlgili B. yardımcısına göre bu durum çok normal, insanlar çöplerini nereye atsınlar canım, atsınlar caddeye her saat toplatırız kafasında. Yeni başkanın göreve başlamasıyla umutlar yeşerdi, ancak ilgili müdürlükler ve yardımcıların gerçeklerden uzak olması sorunların devam edeceğinin işaretini veriyor. Bunar yeni başkanıda eleştirilere maruz bırakmak için ellerinden geleni yaparlar, geçmiştede böyle olmuştu...

 

Yapılan Müracaatlara verilen cevap: Belediyemize göstermiş olduğunuz ilgiden dolayı teşekkür ederiz. ÇÖP ŞİKAYETLERİ konusundaki istek veya öneriniz sonuçlandırılmıştır. Yapılan İşlem SÖZ KONUSU NOKTADA GEREKLİ KONTROLLER GERÇEKLEŞTİRİLMİŞ ÇÖP OLUMSUZLUK BELİRTİLEN SAATLERDE ÇIKARTILMAKTADIR KONTEYNER EMNİYET NEDENİYLE KOYULMAMAKTADIR BİLGİNİZE.

 

Yapılan müracaatın içeriği anlaşılmadığı gibi okunan başvurunun okunduğu ançak okuyarakta anlaşılmadığını görüyoruz.  Emniyet nedeniyle konteyner koyulmamaktadır; uyarısını Ankara ilgili kurumlar üzerinden biz yapmıştık, bunun cevabınıda kendilerinin nasıl verdiğinide hatırlamıyorlar. Akılları nerede? Avrupa - Amerika... 

 

Sözde tecrübeli eski Meclis üyeleri ne iş yapıyor? Günün her saati cadde ve meydanlarda yürüyenler bu gerçekleri neden göremiyor veya görmek istemiyor tartışılması gereken bir konudur. 

 

Yeni bir konu duyuldu, biz hizmet ediyoruz diyen bir kaç yönetici son zamanlarda çok fazla tartışılıyor. Hizmet ediyoruz diyenler maaşlarını alıyor, + ?  bunu hatırlatalım...Yani kimse bedavaya hizmet etmiyor, bizi konuşturmayın diyoruz...Kimseyi zorla göreve getirmiyorlar, seçim öncesi zaten ben göreve devam etmek istemiyorum diyenler tekrar koltuklara yapışmış durumda... zaman içerisinde özel işlerinden dolayı ilçe sorunlarına zaman ayıramayabilirsiniz. Bu durumu sonlandırmanın çok kolay bi yolu var, iftifa müessesi... Bu mesaj niteliğinde son yazımız olacaktır. Tüm yapılması gerekenleri ilgili kurumlara detaylarıyla anlatmıştık. Yapılan çalışmaları gözlemleyerek tüm gerçekleriyle sorunun kimlerden kaynaklandığı ve gerekçelerini ileri ki bir zamanda son araştırmalarımızla yayınlayacağız...

 

Çöp sorunlarına çözüm üreten belediyelerin bulduğu kesin çözümlerden bir kaç fotoğraf...Yanlış anlaşılmasın ftoğraflar Mars'ta çekilmedi, Türkiye'de bazı uygulamaların fotoğraflarıdır...Ayrıca Fatih ilçeside tarihi bir bölgedir, onlar uygulamada başarılı olmuşlar...

 

yeraltı çöp konteynerleri ile ilgili görsel sonucu

 

Ä°lgili resim

 

yeraltı çöp konteynerleri ile ilgili görsel sonucu

 

yeraltı çöp konteynerleri ile ilgili görsel sonucu

 

 

 

HABER GALATA

Yalnızca Topraklarımızda Değil, Kültürümüzde de Kök Salan Çiçek Lale
Okunma Sayısı : 447   
3.5.2019 13:35:54

 

Yalnızca Topraklarımızda Değil, Kültürümüzde de Kök Salan Çiçek Lale

 

İstanbul Valiliği ve İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi işbirliği ile hazırlanan ''İstanbul Röportajları'' isimli çalışmada Doç. Dr. Özgü Yolcu sordu, Prof. Dr. Gül İrepoğlu'nun ''İstanbul'un Lale'lerini'' anlattı. ''İstanbul'un Lale'leri'' isimli bir söyleşi İstanbul Valiliğince yayınlandı. 

 

Prof. Dr. Gül İrepoğlu: Gül bizim çiçeğimiz ama aynı zamanda dünyanın çiçeği. Lale ise bizim çiçeğimiz böyle bir fark var arada.  istanbul'un böyle çalışmalara çok ihtiyacı var. Bu muhteşem röportaj ve video haberimizde.

 

Lale: Doğada, Tarihte, Sanatta” kitabının yazarı Prof. Dr. Gül İrepoğlu, lalenin Orta Asya’dan İstanbul’a ve tüm dünyaya nasıl yayıldığını anlattı. Prof. Dr. İrepoğlu, lalenin İstanbul’da Osmanlı İmparatorluğu döneminde yabani bir çiçek olmaktan çıkıp bahçe çiçeği haline getirildiğini dile getirdi.

 

 

 “Lale: Doğada, Tarihte, Sanatta” kitabının yazarı Prof. Dr. Gül İrepoğlu, lalenin Orta Asya’dan İstanbul’a ve tüm dünyaya nasıl yayıldığını anlattı. Prof. Dr. İrepoğlu, lalenin İstanbul’da Osmanlı İmparatorluğu döneminde yabani bir çiçek olmaktan çıkıp bahçe çiçeği haline getirildiğini dile getirdi. 

 

“Laleye pir-i sabadan bu nefes şimdi değil


Ezelidir bu heva vü heves şimdi değil”

 

Şair Remzi Efendi’nin de ifade ettiği gibi bu topraklarda lale sevgisinin kökenleri, çok eski zamanlara uzanıyor. Lale, Türklerle birlikte Orta Asya’dan yola çıkıp, İran’dan geçerek oradan Anadolu’ya ve İstanbul’a geliyor. Bahçelere, evlerin en güzel köşelerine, geleneksel el sanatlarımıza ve edebiyatımıza yerleşiyor.

 

 

Bu nedenle Prof. Dr. Gül İrepoğlu, laleyi “yalnızca topraklarımızda değil, kültürümüzde de kök salan bir çiçek” olarak tanımlıyor. Rengârenk lalelerin İstanbul’un en güzel parklarına,  bahçelerine ve yol kenarlarına yerleştiği bugünlerde “Lale: Doğada, Tarihte, Sanatta” kitabının yazarı, mimar ve sanat tarihçisi Prof. Dr. Gül İrepoğlu bizlere bu özel çiçeği anlattı.

 

Lale, İstanbul’a nasıl ve ne zaman geldi?


Lale zor iklimlerin çiçeği. Çok soğuk ve kayalık yerleri seviyor ve oralarda çıkıyor. Ben lale hakkında araştırma yaptığım zaman bu topraklarda lale ilk olarak ne zaman mevcutmuş diye baktım. Önce Bizans’a baktım. Bizans biliyor mu laleyi? Bizans’ta hiçbir sanat eserinde laleli bir motif yok, Bizans’ta bilinmiyor. Peki nasıl gelmiş? Çünkü ondan hemen sonra Anadolu Selçukluları’nda lale var. Yine araştırmalarla şunu gördüm ki; Orta Asya’dan Türkler çıkmış, İran üzerinden Anadolu’ya gelmiş, lale de onlara eşlik etmiş. Yani lale bizim eşlikçimiz bir çiçek ve bu topraklarda serpilmiş, büyümüş. Sonuçta şunu söyleyebiliriz ki; Türkler’in Anadolu’ya gelişiyle birlikte gelmiş olan bir çiçektir lale ve bizim çiçeğimizdir.

 

 

Anadolu Selçukluları laleyi sanat eserlerinde nasıl kullanmıştır?

 

Anadolu Selçukluları, o zamanlar yabani bir çiçek olan laleyi kendi sanat eserlerinde kullanmışlar. Nerede? Harikulade çinilerinde kullanmışlar. Orada gayet net bir şekilde görüyoruz lale motifini. Kubadabad Sarayı’ndan kalan çinilerde örneğin müthiş, sivri uçlu laleler var. İstanbul Lalesi değil, tamamen doğal olarak yetişen lalelerden bunlar. Tomurcuk lalelerle oluşturulmuş çinileri var veya bir Anadolu Parsı’nın bir ayağının dibinden biten lale motifi var. Lalenin o zaman da sevilen bir çiçek olduğunu biliyoruz.

 

Lale ne zaman yabani bir çiçek olmaktan çıkıp bahçe çiçeği haline gelmiştir?


Osmanlı bir imparatorluk haline geldiği zaman, yani 16. yüzyılda lale artık bir yabani çiçek olmaktan çıkarak bir bahçe çiçeği oluyor. Cinsleri seçiliyor, ehlileştiriliyor. Kanuni döneminde lale sevgisi artıyor, laleler çeşitleniyor. Herkes birbirinden görüyor. “Benim de güzel lalelerim olsun” diye hevesleniyor ve lale çeşitleri çoğalmaya başlıyor. O zaman İstanbul Lalesi dediğimiz o ince, uzun, uçları giderek bir tığ kadar incelen laleler ortaya çıkıyor. Yetiştirilerek ortaya çıkıyor bu laleler.  Bu lale soğanları çok değer kazanıyor elbette.


Osmanlı İmparatorluğu’nda lalenin bu kadar çok benimsenmesinin nedeni nedir?


Lalenin dinsel sembolik anlamları var. Lalenin yazılışındaki harfler ile Allah sözcüğünün yazılışındaki harflerin aynı olması muhakkak ki laleye verilen önemde büyük bir rol oynamış. Başka anlamlar da yükleniyor laleye. Lalenin esası kırmızıdır ve içinde bir karalık vardır. Bu, tasavvufta “bağrı yanık lale” olarak değerlendiriliyor. Tek bir sap üzerinde tek bir çiçek olarak açıyor. Bu da Allah’ın birliği ile özdeşleştiriliyor. Ancak yalnızca bunlardan ibaret değildir lale. Lalenin pek çok sanat yapıtında kullanılması aynı zamanda onun zarafetinden de kaynaklanır. Tasarıma çok uygun bir biçimdir bu gerçekten. Her türlü malzeme üzerinde çok güzel kullanılabilir. Bir de çok çeşitleri olabilen bir çiçek türü. Yüzlerce çeşit var lalede.


En ünlü şairler kullanmış laleli benzetmeleri. Sevgiliye benzetilmiş. Bir de lale, renginden dolayı kan olarak da kullanılmış anlam olarak. Lale ile ilgili pek çok mitolojik söylence de var. Kavuşamayan âşıkların kanı toprağa döküldüğünde, oradan kırmızı laleler çıkar. Pek çok birbirine benzeyen öykü var bu şekilde.

 

 

Osmanlı İmparatorluğu’nda lale, bahçeler dışında hayatın ve kültür-sanatın hangi alanlarında görülmektedir?

 

Minyatürlerde laleli bezemeleri bol bol görüyoruz. Bazı sahnelerde lale bahçesi görünüyor. Bir de iç sahne görünüyor. Orada vazo içinde laleler var. Yani lalenin bahçede oluşu yetmiyor. Muhakkak iç mekânda da isteniyor lale ve çiçek. Çiniler zaten bir çiçek bahçesi. Selçuklular’dan, Anadolu Selçukluları’ndan o muhteşem çinilere, İznik Çinileri’nin hiç solmayan lalelerine bol bol değinmeliyiz. -Güzel laleli çiniler görmeyi istiyorum, nerede göreyim- derseniz Rüstem Paşa Camii’ne gidin derim veya Sultanahmet Camii’ndeki çinilere bakın. Topkapı Sarayı Haremi’nde de bol bol büyük bir neşeyle ve zevkle kullanılmış. Yalnız çiniler değil. Kumaşlara, padişah kaftanlarına bakın. Oradaki o güzelim lalelere bakın. Maden üzerine de işlenmiştir lale. Alemlerde lale vardır. Taş işçiliğinde bol bol görürüz laleyi. O çeşmelerin yüzeylerinde vardır laleler.

 

Sultan III. Ahmet’in Çeşmesi bence Lale Devri denen dönemi en güzel özetleyen sanat yapıtıdır. Onun üzerinde taşta laleler görürüz. Yalnız bu değil, mezar taşlarına bakın. Mezar taşlarında harikulade laleler vardır. Ahşap işçiliğinde de bol bol lale kullanılmıştır. Aklınıza gelen her türlü sanat eserinde, sanat dalında kullanılmış bir motiftir lale. Edebiyatta da çok kullanılmıştır. Fuzuli’nin, Baki’nin şiirlerini okuyun. Ben bu araştırmaları yaparken Divan Şiiri’ni bir kere daha sevdim. Ama yalnız Divan Şiiri’nde olduğunu zannetmeyin. Günümüzün şiirlerine kadar uzanan çağdaş şiirde de lale bir metafor olarak çok sevilerek kullanılmış.

 

Lale, Osmanlıdan Avrupa’ya nasıl gitmiş?

 

Kanuni döneminde, o zamanlar Avusturya’dan gelen elçi Busbecq Kanuni ile görüşmeye geliyor. Yolu üzerinde bütün gördüklerini not ediyor. İmparatorluk sınırlarına girmesinden başlayarak gördüğü çiçek sevgisine şaşırıyor, diyor ki: “Türkler aslında hiçbir şeye para harcamazlar, çok mütevazı yaşarlar ama iş çiçeğe gelince buna para verirler. Yalnız bahçede değil, kesme çiçeği de çok severler hatta bunu alıp başlarına takarlar.” Dönerken birkaç tane lale soğanını da başka birçok şeyle beraber götürüyor Avrupa’ya. İlk önce Viyana’ya götürüyor ve orada botanikçi bir arkadaşına hediye ediyor. Sonra o botanikçi arkadaşı, Hollanda’ya Leiden’de bir saraya çağırılıyor çalışmak üzere ve işte lalenin Hollanda’ya gidişi o gidiş.

 

Çok seviliyor Hollanda’da ve baş tacı ediliyor. Hatta 17. yüzyılda “Tulipomania” dediğimiz bir lale çılgınlığı yaşanıyor Hollanda’da. Öyle ki; büyük bir çeyiz sadece değerli bir lale soğanından oluşabiliyor. Ya da evler el değiştiriyor birkaç lale soğanına. Lale bahçeleri yapılıyor, çok değerli olduğu için çiçeklerin arasına aynalar yerleştiriliyor çok görünsün diye. Birden bire lale borsasında bir düşüş yaşandığında korkunç iflaslar yaşanıyor sadece laleye bağlı olarak. Lale çılgınlığı bu şekilde bitiyor ama laleye olan sevgi ve ilgi devam ediyor. Biliyorsunuz Hollanda günümüzde en büyük lale yetiştiricisi ve ihraç ediyor bunu her tarafa. Ben Hollanda’ya gittiğimde tabii bu konuyu da konuşuyoruz, onlar lalenin buradan gittiğini her yere söylüyorlar, yazıyorlar. Bunu asla inkâr etmiyorlar. Lale buradan gitmiştir, orada çoğaltılmıştır ve değeri bilinmiştir. Bunu da söyleyelim. Tabii şimdi dünyanın birçok yerinde, Kanada’da da örneğin çok lale yetiştiriliyor ve çok seviliyor ve şimdi biz laleyi tekrar kucakladık.

 

 

Lale Devri’nde lale çeşitlerinin sayısı iki bini buldu


Prof. Dr. Gül İrepoğlu, kitabında esasen yabani bir çiçek olan lalenin, 16.yy.’da Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’da ıslah edildiğini ifade etmektedir; Lale-i Rumi (Osmanlı Lalesi/ İstanbul Lalesi) diye isimlendirilen bu laleleri ilk yetiştiren kişi, Kanuni Sultan Süleyman’ın şeyhülislamı Ebussuud Efendi olmuştur. 18. yüzyılın başlarındaki “Lale Devri”nde lale çeşitlerinin sayısı iki bini bulmuştur. Lale devrinin ani ve kanlı sonu ile birlikte laleye olan büyük ilgi de ortadan kaybolur ancak lale sevgisi uzaktan da olsa devam eder. Laleye olan ilgi son yıllarda yeniden canlanır ve İstanbul’un dört bir yanı lale bahçeleri ile dolar. (Görseller: Pembe lale ve mor menekşe, Ali Üsküdarî, Gazeller, İÜK / Turuncu lale ve hercai menekşe, Ali Üsküdarî, Gazeller, İÜK)

 

Kitaplarda gördüğümüz, Osmanlı İmparatorluğu zamanındaki İstanbul Lalesi ile bugün parklarda ve yol kenarlarında gördüğümüz laleler arasında fark var mı?

 

Arada çok fark var. Yazık ki; İstanbul Lalesi dediğimiz, 18. yüzyılda zirveye çıkmış olan lale sevgisiyle birlikte çeşit çeşit yetişmiş olan ince uzun laleler resimlerde kaldı. Günümüze ulaşmadı. Arada bir kopukluk var. 18. yüzyıl dedik, Lale Devri, sonradan adlandırılan bir dönem. Bir sembolik isimdir aslında tarihçiler tarafından zaman zaman kullanılan bir şey bu. Çünkü Sultan III. Ahmet Döneminde, 18. yüzyıl başlarında laleye olan düşkünlük, yaşamın tadını çıkarmak, yaşamdan keyif almakla paralel giden bir şeydi ve o dönemde gerçekten büyük eğlenceler yapıldı. Ama bundan ibaret bir dönem değil bu. O döneme haksızlık etmeyelim kesinlikle. Sanatta, pek çok sanat dalında pek çok ilerlemeler kaydedilen bir dönem, yeniliklere açık bir dönem üstelik.

 

Ama bir simge olarak lale var o dönem için. O dönem bittikten sonra da yine 18. yüzyıl boyunca lale sevgisi devam ediyor. Sonra 19. yüzyıl, artık beğenilerin iyice değiştiği bir zaman ve bahçelerdeki zevkler de değişiyor. Pek çok Avrupalı bahçıvan geliyor yeni bahçeleri düzenlemek için. O zaman yeni ağaç türleri, yeni çiçekler yer alıyor. Lale giderek unutulmaya yüz tutuyor. Tamamen unutuldu diyemeyiz belki ama işte o bütün türleri azalıyor ve günümüze gelmiyor bu yüzden. Bahçelerdeki zevk farklılığı yüzünden arada bir boşluk var dedim. Şimdi tekrar lalelerin bizim kültürümüzdeki önemini gördüğümüz için laleyi yeniden yetiştirmeye çalışıyoruz. Ama henüz o laleler yok ortada yani ona gelinememiş. Bugün gördüğümüz laleler bütün dünyada gördüğümüz lale çeşitleri, belki daha kolay yetişen laleler. Buna bağlıyorum ben bunun nedenini. Ama ne olursa olsun lale, ruhumuza neşe veren bir çiçek.

 

Beyaz lale saflık, mor lale soyluluk anlamına geliyor.

 

 


Prof. Dr. Gül İrepoğlu “Lale demek aşk demektir. Lalenin orijinal rengi kırmızıdır. Aşkın yakıcılığındadır.” diyor. Prof. Dr. Gül İrepoğlu, kitabında ayrıca lalelere farklı renklere göre verilen anlamları şöyle sıralıyor: Beyaz lale saflık ve masumiyet, mor lale soyluluk ve romantizm, sarı lale hem neşe hem de umutsuz aşk, siyah lale ulaşılmazlık ve ender bulunurluk, çizgili lale “güzel gözlerin var” anlamında kullanılıyor.

 

Araştırmalarınızı yaparken sizi en çok etkileyen laleler hangileri oldu?

 

Bunu seçmek gerçekten kolay değil ama belki bir-iki tane söyleyebilirim. Benim kişisel görüşümü istiyorsanız lalenin en çok yakıştığı malzeme çini. Hürrem Sultan Türbesi’ndeki laleler ve Edirne’de Selimiye Camii’ndeki laleler, içimi titreten laleler. Ama bir yandan da o hani ilk laleler, Anadolu Selçukluları’nın, günümüzde bir parçası kalmış, çininin devamı da yok ama bir pars ayağının dibinden serbestçe çıkan o lale galiba en sevdiğim lale.

 

Bilimsel araştırmalarınızın yanı sıra romanlarınız ve tasarım çalışmalarınız da var. Bu çalışmalarınızda lalenin yeri ve önemi nedir? Günümüzde laleyi hayatımızı zenginleştirmek için nasıl kullanabiliriz?

 

Laleyi ben her alanda kullanıyorum. İlk romanımın -ki şimdi altıncısı yayınlandı- ismi “Gölgemi Bıraktım Lale Bahçelerinde”, Lale Devri’nde geçen bir romandı. Birkaç yıl önce bir porselen firması bir Osmanlı serisinin danışmanlığını istemişti bizden, orada o porselenlerle kahve fincanlarında, yemek takımlarında laleyi birçok biçimiyle kullandık ama tamamen günümüzün yaşantısına uygun biçimde tasarımlardı onlar. Bir de benim sanat tarihinde çalıştığım bir diğer konu mücevher tarihi, biliyorsunuz “Osmanlı Saray Mücevheri” diye de bir kitabım var. İki yıldır Osmanlı esinli mücevher tasarımlarına danışmanlık yapıyorum, birlikte tasarlıyoruz mücevherleri ve burada da mutlaka lale motifini büyük bir sevinç ve memnuniyetle kullanıyorum.

 

Mücevhere çok güzel yakışıyor lale. Zaten eski mücevherlerde de örneğin sorguçlarda, broşlarda ve baş takılarında da lale kullanılmış. Elmasın biçimini lale biçimi gibi yontarak da kullanmışlar veya mineli işçilikle kullanmışlar. Bugün ben de onu günümüzün kullanımına taşımaya çalışıyorum. Öyle çok alanda kullanılabilir ki lale. Masanıza bir tek lale koyarak da bunun zevkini alabilirsiniz, çalışırken bir vazo laleyi yanınıza koyarak bunun keyfini sürebilirsiniz. Lale, çok incelikler barındıran bir çiçek ve hani gülün kokusu vardır, müthiş bir koku… Lalenin kokusu yoktur zannedilir ama öyle değil. Lalenin çok ince bir kokusu vardır ama onu algılayabilmek için, koklayabilmek için önce sizin onun önünde eğilmeniz gerekir.

 

İstanbul denilince ilk akla gelen çiçek lale. Lalenin yanı sıra kültür ve sanatımızda ön plana çıkan diğer çiçekler ya da ağaçlar hangileridir?

 

 

 

 

Şunu da unutmayalım, bizim kültürümüzde büyük bir çiçek sevgisi var. Büyük bir çiçek kültürümüz var. Yalnızca lale değil, bütün çiçekler baş tacı edilmiş. Örneğin; gül. Gül konusunda da bir araştırma yapmıştım. Özetle şunu gördüm; gül, bizim çiçeğimiz ama aynı zamanda dünyanın çiçeği. Lale ise bizim çiçeğimiz. Böyle bir fark var arada. Gül ile İstanbul ayrılamaz. Aynı şekilde İstanbul şiirlerinde de her zaman gül vardır, edebiyatta da hep gül vardır. Pek çok sanat dalında vardır.

 

Gülün şöyle bir özelliği var; gül yalnızca bir süs çiçeği değil aynı zamanda yenilen, içilen bir çiçek. Gül suyu, gül yağı, gül şerbeti, gül reçeli şeklinde… Topkapı Sarayı’nın hemen altında Gülhane bahçesi var biliyorsunuz. Gülhane bahçesi sarayın gül ihtiyacını karşılamak için yapılmış bir bahçe. O yetmemiş, Edirne’de de bir Gülhane yapılmış. O kadar çok gül tüketiliyor sarayda. Bir de gül, şifalı bir bitki. Baş ağrısından ruhsal bunalıma kadar iyi gelen bir çiçek. Onun için gülü de bu kültürün bir parçası olarak görmeliyiz.

 

Tabii hemen erguvan ağacından bahsetmemiz gerekir. Erguvan kadim bir ağaç, bu toprakların ağacı, bizden önceki kültürlerin de ağacı. Erguvan, renk olarak da zaten İstanbul’a çok yakışan bir renk.

 

Sümbül çok seviliyor. Anadolu’dan sümbüller getiriliyor İstanbul’a ekiliyor. Karanfil de aynı zamanda yenilebilen ama esas olarak o kokusuyla ve zarafetiyle büyüleyen bir çiçektir.

 

Hanımeli hep var burada, zambak var. Topkapı Sarayı’nda bulunan I. Ahmet’in Arifiye Tahtı bana göre Osmanlı mücevherinin en güzel örneğidir. Bağa üzerine sedef çiçekler vardır üzerinde. O çiçeklerin üzerinde de yakutlar, zümrütler, firuzeler vardır. Orada bütün bu saydığım çiçeklerin arasında hanımeli de vardır. 17. yüzyıl başı, ki 16. yüzyıl Osmanlısının o zirveye çıkmış bütün sanat dallarının bir özeti gibi 17. yüzyılın başı ve Sultanahmet Camii’nin mimarı Sedefkâr Mehmet Ağa’nın tasarladığı bir tahttır.  Müthiş oranlarıyla ve her şeyiyle… Ve işte onun üzerinde gonca güller, açmış güller, laleler ve hanımelini de görürüz. O da bir İstanbul çiçeğidir.

 

Bence mor salkım da İstanbul’la birlikte rengiyle, kokusuyla, zarafetiyle anmamız gereken bir çiçektir.

 

Röportaj: Doç. Dr. Özgü Yolcu 

KAYNAK: İstanbul Valiliği

 

Röportaj İstanbul'a moral ve motivasyon kaynağı oldu. İstanbul Valimiz Ali Yerlikaya, Prof. Dr. Gül İrepoğlu, Doç. Dr. Özgü Yolcu  ve İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesine teşekkür ederiz.  

 

 

HABER GALATA 


 

 

Son Haberler
Ermeni terör örgütü JCAG tarafından 7 Haziran 1982 tarihinde şehit edilen Lizbon Büyükelçiliği İdari Ataşesi Erkut Akbay ve eşi Nadide Akbay Lizbon'da anıldı.


Ermeni terör örgütü JCAG tarafından 7 Haziran 1982 tarihinde şehit edilen Lizbon Büyükelçiliği İdari Ataşesi Erkut Akbay ve eşi Nadide Akbay Lizbon'da anıldı. Dışişlerine Bakanlığına bağlı yurtdışında ki Elçilik ve Başkonsolosluklarımız çok sayıda mesaj paylaşalarak şehit Lizbon Büyükelçiliği İdari Ataşesi Erkut Akbay ve eşi Nadide Akbay'ı andılar.

 

 

Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada; 

 

Ermeni terör örgütü JCAG tarafından 7 Haziran 1982 tarihinde şehit edilen Lizbon Büyükelçiliğimiz İdari Ataşesi Erkut Akbay ve eşi Nadide Akbay’ı saygı ve rahmetle anıyoruz, açıklamasında bulundu. 

 

*****

 

Rahmetli ''Türk Diplomat Deniz Bölükbaşı''  Dışişleri şehitlerinin aziz hatıralarına ithaf ettiği Dışişleri İskelesi kitabında Şehit Erkut Akbay ve eşi Nadide Akbay hakkında şu satırlara yer vermişti:

 

Lizbon Büyükelçiliği bir yıl ara ile iki kere Ermeni teröristlerin saldırısına uğramıştı. 7 Haziran 1982’de ilk saldırıda evlerinin önünde vurulan Büyükelçilik İdari Ataşesi Erkut Akbay ve eşi Nadide Akbay şehit olmuşlardı. Erkut Akbay olay yerinde arabasının içinde sırtından vurulmuş, eşi ise sürekli komadan çıkamayarak 8 Ocak 1983’te Ankara Hacettepe Hastanesi’nde hayatını kaybetmişti.Saldırıyı “Ermeni Soykırım Adalet Komandoları” adındaki Taşnak terör örgütü üstlenmiştir. Katillerin kimlikleri tespit edilememiş, Portekiz polisi hiçbir iz bulamamıştır.

 

Rahmetli Bölükbaşı kitabında dışişlerinden bahsederken; 

 

Bir kısım büyükelçilik iş yükü yoğun, siyasi tansiyonu ve güvenlik riski yüksek, çalışma şartları ağır olduğu için “cephe temsilcilikleri”dir. Buralarda görev yapmak “Yemen cephesinde askerlik” gibidir... 

 

*****

 

Portekiz, Lizbon Büyükelçiliğinde Şehit Erkut Akbay ve eşi Nadide Akbay için Lizbon Oeiras’ta evlerinin önünde bulunan anıtta anma töreni düzenledi. Lizbon Büyükelçiliği yaptığı açıklamada: 

 

7 Haziran 1982 tarihinde Ermeni teröristlerce evlerinin önünde şehit edilen Büyükelçiliğimiz mensupları Erkut Akbay ve Nadide Akbay’ı Oeiras’ta evlerinin önünde dikilen anıtın önünde rahmetle andık, mesajı paylaşıldı. 

 

 

 

 

 

*****

 

Dışişleri Bakanlık teşkilatlarının yurtdışında görev yapan Büyükelçilerimiz, Konsoloslarımız, Ateşelerimiz ve onlarca dışişleri mensubu teşkilat görevlisinin geçmişte yaşadığı ve günümüzde halen benzer tehditlerin bulunduğunu, ülkelerinden binlerce kilometre uzakta bizleri, ülkemizi temsilen görev yaptığı bilinmelidir. 

 

Vatandaşlarımızın Dışişleri teşkilatlarının önemini, onların bizler için evlerinden çok uzaklarda bu zor şartlarda görev yaptıklarını unutmamasını umuyoruz. DışişleriŞehitlerimiz hakkında detaylı bilgilere ulaşmak için link tıklayınız: 

 

Maalesef Teröre 39 şehit veren Dışişleri Bakanlığı, devlet kurumları arasında birinci sıradadır. Şehitlerimizin 19’u Dışişleri kadrolarında memur, 6’sı da eşleri ve çocuklarıdır. 14 şehidimiz diğer devlet kurumları mensubudur. Rahmetli Diplomat Deniz Bölükbaşının da Dışişleri İskelesi kitabında belirttiği gibi Dışişleri “Yemen cephesinde askerlik” gibidir... sözünün anlamını sanırım hepimiz iyi anlamalıyız. 

 

Dışişleri Şehitlerimizi bir kez daha rahmetle anıyoruz...

 

HABER GALATA

 

 

E. Amiral Gürdeniz'den Çok Sert Eleştiri Milli Kimliği Olmayan Vatansızlar

E. Amiral Cem Gürdeniz Aydınlık gazetesinde sert bir yazı kaleme aldı. Haklı tepki gösteren Gürdeniz Akdeniz ve Kıbrıs'la ilgili önemli konulara dikkat çekti, basında çıkan bazı haberleri eleştirdi. Tecrübeli Komutan Gürdeniz'in haklı tepkileri, vatandaş tarafından dikkatle takip edilmesi ve yaşanan sorunların anlaşılmasın da ciddi önem arz ediyor. 

 

Mavi Vatanın Güney Kalesi; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Durumsal Farkındalık


Durumsal Farkındalık kabaca içinde bulunduğumuz zaman diliminde yakın, orta ve uzak çevremizde yaşananların ve yaşanacakların farkında olmak; en uygun hareket tarzını seçilebilmek için bunların her boyut ve kapsamdaki etkilerini anlamak ve değerlendirebilmektir. Durumsal Farkındalık bilgi, beceri ve tecrübenin bir sonucudur. Dış siyasette ve özellikle jeopolitik gelişmelerde durumsal farkındalık yaşamsal önemdedir. Jeopolitik Durumsal Farkındalığın temelini oluşturan unsurlardan bilgi ekseninde strateji ve tarih bilgisi en az güncel bilgiler kadar önemlidir. Stratejik perspektifte tarihten çıkarımlar ve yansıtmalar yapılmadan rota çizilemez. Örneğin bugün, yani küresel tek kutup sisteminin çöktüğü şu günlerde, 70 yıllık güçlü Atlantik bilinçlendirmesi sonucu bazı aydınlar, askerler, gazeteciler, iş insanları ve diplomatların değil günün koşullarına uygun jeopolitik durumsal farkındalık sağlamak, büyük bir aşk ile sadık kaldıkları Soğuk Savaş paradigmasını, tarihin durdurulamaz akışı ve dinamizmine rağmen sürdürdüklerini görebiliyoruz. Batıdan gelen her şey iyidir. Doğu kötü ve karanlıktır. Demek ki sadece bilgi girişi durumsal farkındalığa yetmiyor. Teori de önemli.

 

KKTC’DE DURUMSAL FARKINDALIK


Bu konuya nereden geldik? Geçen hafta içinde Avrupa Parlamentosu seçimleri gerçekleşti. İlk defa haydut devlet Güney Kıbrıs Rum kesimindeki seçimlere Rum Komünist Çalışan Halkın İlerici Partisi (AKEL) listesinden bir Türk aday gösterildi. Önce bir hatırlatma yapalım. Kıbrıs Türk halkının herhangi bir Rum seçiminde oy kullanması 2004 öncesinde söz konusu değildi. Ancak Rumlar 1 Mayıs 2004 tarihinde Annan Planı'nın reddine rağmen, Adanın tüm halk ve toprağını temsil yetkisiyle tam AB üyeliğine kabul edildi. Böylece Kıbrıs Türklerine vatandaşlık hakkı olarak seçme hakkını kullandırmak zorunda kaldılar. Bu seneki seçimlere maalesef 5600 Kıbrıslı Türk katıldı. (Bu sayı bir önceki seçimde 1800 kadardı.) Türklerin 200 bin seçmeni olduğuna göre bu sayı % 2,8 gibi düşük bir değerdedir. Ancak bir önceki seçime göre artmıştır. Bu seçimlere katılmanın Annan Planına evet demekten farklı olmadığını hatırlatmama gerek yok. Bu artışta KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın da önemli katkısı olduğu söylenebilir. Kendisi, 9 Mart 2019 tarihinde Lefkoşa'nın merkezindeki Büyük Han'da, ENOSİS'ci AKEL Partisi'nin seçim kampanyasına katılarak AKEL adaylarına destek vermiş ama en ilginci halkın güneye geçerek AKEL listesine oy vermesini istemiştir. Neticede 26 Mayıs 2019 da yapılan seçimlerde Kıbrıslı bir Türk vatandaşı, AKEL partisinden seçimi kazandı. Bu Kıbrıs tarihinde maalesef bir ilk oldu. “Yes Be Annem’’ sloganıyla Türk Hükümeti, Muhalefeti ve dönemin Genelkurmay Başkanı tarafından Nisan 2004’de teşvik edilen Annan Planı'na yüzde 65 evet oyu veren KKTC halkının düştüğü büyük hata mikro düzeyde de olsa tekrar edildi.

 

TÜRKIYE’DEKI DURUMSAL FARKINDALIK


Şimdi gelelim durumsal farkındalığa: Anavatanımızın köklü gazetelerinden Hürriyet, 28 Mayıs 2019 tarihli nüshasında sanki hayırlı bir işmiş gibi bir Türk’ün seçilmesini Türk kamuoyuna “Avrupa Parlamentosunun ilk Kıbrıslı Türk’ü” diye bildirdi. Daha sonra yapılan bir röportajda da Kıbrıslı Türk parlamenter şunları söyledi: “Kıbrıs’ta tarihi bir şey oldu, çoğunluk Kıbrıslı Rumların oyuyla bir Kıbrıslı Türk kazandı. Avrupa Parlamentosu’nda uluslar yok, yurttaşlar temsil edilir. Bu nedenle ben herhangi bir ulusu değil, yurttaşları temsil ediyorum.”

 

MİLLİ KİMLIĞİ OLMAYAN VATANSIZLAR


Bravo. Nasıl olsa Kıbrıslı Rumlar da milli kimliği olmayan Kıbrıslı yurttaşları temsil ediyor. Olsun; AP, Türkiye aleyhinde ve Kıbrıslı Türkler aleyhinde kin kussa da; Kürtler lehine Türkiye aleyhine her ay bir karar çıkarsa da; Temsil ettiği AB, Doğu Akdeniz’de Türkiye ve KKTC’yi mavi vatanını koruduğu için korsanlıkla suçlasa da, yurttaşımız Türk değil. Kıbrıslı bir yurttaş. Ana yine de Kıbrıslılık kimliği var. Kıbrıslı yurttaşlık Doğu Akdeniz mavi vatanımızdan 150 bin km kare alan çalınmasını önlüyor mu? Kıbrıslı yurttaşlık Fransa’ya Türkiye aleyhine üs kiralanmasını; Haydut devletin Türkiye karşıtı 6 ayrı askeri blok yaratmasını; Kuzey Kıbrıs Türklerine Kuzey Kore’ye uygulanandan beter yaptırım ve ambargo uygulanmasını önlüyor mu?


Yurttaş acaba Kuzey Kıbrıs’ın geleceğinin Türk anayurdu ve mavi vatanının geleceğini etkileyen en önemli unsur olduğunu biliyor mu? Kuzey Kıbrıs’taki bağımsız varlığın ve özellikle ikinci donanma etkisi yaratan Türk askeri varlığının Anadolu jeopolitiğinin olmazsa olmazı olduğunu biliyor mu? Kuzey Kıbrıs’ın kaybının Türk Mavi Vatanının kaybı olacağını; Anadolu’nun güneydoğusunu ve İskenderun Körfezi'ni de kapsayan bir sözde Kürdistan devletinin kurulmasına can suyu olacağını biliyor mu? Kıbrıslı Yurttaşlık 1963 sonrası Rum katliamlarında hayatını kaybeden kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk ve hatta bebekleri geri getirebiliyor mu?

 

JEOPOLITIK ÖZÜRLÜ TÜRK MEDYASI


Bu kişinin AP’ye seçilmesini büyük bir başarı gibi gösteren anavatan medyasının müesses büyükleri bu saydıklarımı düşünemiyor mu? Gazetenin bir sayfasında Doğu Akdeniz’de Türk çıkarlarının korunma mücadelesi hamasetle anlatılırken, diğer tarafta Kuzey Kıbrıs Türk varlığına en büyük tehdit olan federalizm kanserinin metastaz yapmasını nasıl alkışlayabiliyorlar?
İşte durumsal farkındalık burada devreye giriyor. Lütfen gazetelerinize milli jeopolitik bilinci öğretin.

 

MERHUM SEDAT SIMAVI’YI SAYGI İLE ALKIŞLIYORUM


Bu yazıyı Hürriyet Gazetesinin kurucusu Sedat Simavi’nin Kıbrıs’a yönelik yurtseverliğini hatırlatarak bitirelim. Gazeteci Nevval Sevindi’nin 27 Şubat 2017 tarihinde Hürriyet Gazetesinin efsane eski Yazı İşleri Müdürü Necati Zincirkıran ile yaptığı söyleşide (
https://odatv.com/hurriyet-iktidara-o-mansetle-cakmasaydi-bugun-kibris-yoktu-2702171200.html) Sayın Zincirkıran bakın neler anlatıyor:


g1950’li yılların başına dayanır. Kıbrıs’ı bir milli dava olarak başlatan Hürriyet’in kurucusu ve sahibi rahmetli Sedat Simavi’dir. Simavi 1953 yılında eski Sakız Adası mutasarrıfı babası Hamdi Bey’in de içinde yattığı Sakız Adası’ndaki Türk-Müslüman mezarlığının Rumlar tarafından vandal bir şekilde tahrip edilip, üzerinden yol geçirildiğini duyunca çok üzüldü. O sırada Atina’dan gelen ve Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Sedat Simavi’nin İstanbul’da çok iyi ağırladığı Rum Gazeteci Heyetinin ülkelerine dönünce yalan haberler yazmaları Simavi’yi iyice çileden çıkardı. Buna bir de 1949’da bir tatil gezisi sırasında Kıbrıs’ta duyduğu Rumların Müslüman Türk köylerini Hıristiyanlaştırdığı ve bir imamı zorla papaz yaptığı haberi eklenince, Simavi, Kıbrıs’ta sahipsiz Türk-Müslüman halkın haklarının savunulması gerektiğine karar verdi....Böylece Simavi Kıbrıs meselesini bayrak yaptı, ama bu da onun hayatına mal oldu. 1953’te Dışişleri Bakanı Fuad Köprülü‘Bizim Kıbrıs diye bir meselemiz yoktur’ deyince, Sedat Simavi ‘Gaflet’ diye manşeti çaktı… O sırada Sedat Simavi felçliydi ve zor konuşuyordu. Buna rağmen iktidar baskısıyla hakkında ağır cezada dava açıldı. O haliyle mahkemeye çıktı ve milli davayı savundu. Mahkemeden bir ay sonra sıkıntı ve üzüntüden 57 yaşında vefat etti… Yani Hürriyet’in logosundaki o bayrak boş bir bayrak değildir… Bayrağı ve Türk milletinin haklarını savunmak için canını veren bir sahibi vardı o zamanlar…”
Evet bu topraklar Sedat Simavi gibi gazetecileri gördü. Şüpheniz olmasın kendini Türk göremeyen az sayıdaki Kıbrıslı yurttaşa, durumsal farkındalığı ve teorisi olmayan medyamıza rağmen Anavatan, Mavi Vatan ve Yavru Vatanın jeopolitik birlikteliği ve ayrılmaz bütünlüğü kırılamayacaktır.


E. Amiral Cem Gürdeniz

 

Kaynak: Aydınlık

İstanbul Valisi Ali Yerlikaya İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Vekili olarak görevlendirildi

İçişleri Bakanlığı, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya'nın İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkan Vekili olarak görevlendirildiğini açıkladı.

 

Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada, Yüksek Seçim Kurulunun dün İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin yeniden yapılmasına karar verdiği bildirildi.

 

Yapılacak seçim sonucunda yeni belediye başkanı seçilinceye kadar 5393 sayılı Belediye Kanunu'nu gereğince İstanbul Valisi Ali Yerlikaya'nın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Vekili olarak görevlendirildiği açıklandı.

 

 

HABER GALATA

Dışişleri Bakanlığından ABD'ye tepki...

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Margan Ortagus, Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon arama faaliyetlerine ilişkin "ABD, Türkiye'nin, GKRY (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) münhasır ekonomik bölge olarak tanımladığı alanda sondaj faaliyetlerini yapma niyetini duyurmasından derin kaygı duyuyoruz açıklamasında bulunmuş,  Türk gemilerinin Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon arama faaliyetlerine ilişkin yazılı açıklama yaparak haksız bir açıklama yapmıştı. 

 

Dışişleri Bakanlığı yaptığı yazılı açıklamayla tepki gösterdi. İşte o açıklama,

 

Türkiye’nin kendi kıta sahanlığında gerçekleştirmekte olduğu sondaj faaliyetine ilişkin olarak ABD Dışişleri Bakanlığı'nın 5 Mayıs 2019 tarihinde yaptığı açıklama gerçeklerden kopuktur.

 

Türkiye, Doğu Akdeniz'de kıta sahanlığına ilişkin tutumunu 2004’ten bu yana açık şekilde ortaya koymuştur.

 

GKRY'nin bölge ülkeleri ile bu tarihten itibaren yaptığı MEB sınırlandırma anlaşmalarının hem bizim, hem de Kıbrıs Türkleri için geçerli olmadığı, bunların bir tanesinin de ülkemizin Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı haklarını ihlal ettiği zamanında ilgili ülkelerin ve uluslararası toplumun dikkatine getirilmişti.

 

Aynı şekilde Türkiye bölgedeki Kıta Sahanlığını da uluslararası topluma duyurmuş ve Birleşmiş Milletler nezdinde de kayda geçirmiştir. Bölgede, tüm ilgili kıyıdaşlar arasında uluslararası hukuk kuralları uyarınca hakkaniyete dayalı sınırlandırma anlaşmaları henüz tamamlanmamıştır.

 

 

Hal böyle iken, üçüncü tarafların kendilerini adeta uluslararası mahkeme yerine koyarak deniz sınırlarının nereden geçeceğini tayin etmeye çalışmaları kabul edilemez. Bu anlamda, ABD’nin Rumların “hak iddia ettiğini söylediği” bir alana yönelik geçerli sınırlandırma anlaşması varmış gibi Türkiye’ye çağrıda bulunması, ne yapıcı ne de uluslararası hukuka uygun bir yaklaşımdır.

 

Sondaj ve sismik gemilerimizin, kıta sahanlığımızda, Hükümetimizin 2009 ve 2012 yıllarında TP’ye verdiği ruhsat sahalarında arama ve sondaj faaliyetleri kararlılıkla devam edecektir.

 

Aynı şekilde Rum tarafı Ada’nın eşit ortağı Kıbrıs Türklerini, hidrokarbon kaynakları konusunda karar alma mekanizmalarına dahil etmedikçe veya tek taraflı hidrokarbon faaliyetlerini sona erdirmedikçe, Türkiye Kıbrıs Türklerinin de kıta sahanlığı haklarını korumayı sürdürecektir. 

 

 

HABER GALATA

 

Şırnak'tan acı haber 2 şehidimiz var...

Şırnak bölgesinde devam eden operasyonlarda, teröristlerle çıkan çatışmada 2 askerin şehit olduğu bildirildi.

 

Milli Savunma Bakanlığından yapılan açıklamada, Şırnak'ta bugün teröristlerle çatışma çıktığı belirtildi.

 

Bölgede devam eden operasyonlarda, teröristlerle çıkan çatışmada 2 askerin şehit olduğu, hava harekatı ile desteklenen operasyonların devam ettiği aktarılan açıklamada, şunlar kaydedildi:

 

Milli Savunma Bakanlığı'nın açıklama:

 

"Şırnak bölgesinde devam eden operasyonlar kapsamında, 05 Mayıs 2019 tarihinde teröristlerle çıkan çatışmada iki kahraman silah arkadaşımız şehit olmuştur.

Bölgede hava harekâtı ile desteklenen operasyonlar devam etmektedir.

Bizleri derin bir acı ve üzüntüye boğan bu olayda hayatını kaybeden aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet,  kederli ailelerine, Türk Silahlı Kuvvetleri ile asil milletimize başsağlığı ve sabır dileriz."

 

HABER GALATA

Piyade Deniz Yüzbaşı Celalettin Özdemir, son yolculuğuna uğurlandı

Suriye'de terör örgütü PKK/YPG'li teröristlerin  saldırısında şehit düşen Piyade Deniz Yüzbaşı Celalettin Özdemir, son yolculuğuna uğurlandı.

 

Şehit Özdemir için Ahmet Hamdi Akseki Camisi’nde cenaze töreni düzenlendi. Özdemir’in naaşı, cami avlusuna kortej eşliğinde getirildi.

 

 

Şehidin annesi Keziban, babası Yaşar, eşi Hande Özdemir ve yakınları cami avlusunda taziyeleri kabul etti.

 

Ayakta güçlükle duran şehidin annesi Keziban Özdemir, cami avlusuna sağlık ekiplerinin yardımıyla tekerlekli sandalyeyle getirildi.

 

Öğle namazının ardından kılınan cenaze namazı sonrası şehidin cenazesi, askerlerin omuzlarında top arabasına alındı. “İhtiram yürüyüşü”nde Buhurizade Mustafa Efendi’nin (Itri) “Tekbir” adlı eseri çalındı. Şehidin annesi top arabasını tekerlekli sandalyeyle takip ederken eşi Hande Özdemir de akrabalarının yardımıyla ayakta durdu. Törenin sonunda top arabasından cenaze aracına alınan şehidin naaşı, Cebeci Askeri Şehitliği’nde toprağa verildi.

 

HABER GALATA

Türkler ve Türk Donanması, anavatan ve mavi vatanın bir karışını vermez...

 

Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz:Türkler ve Türk Donanması, anavatan ve mavi vatanın bir karışını vermez...

 

 

ABD’nin denizlerde ve okyanuslarda en büyük rakiplerinden birisi olan Rusya’ya karşı uygulanacak harp oyunlarında bile suni savaş senaryosu kullanılırken, NATO müttefiki bir ülkenin senaryoda açık şekilde düşman statüsüne alınması Türkiye’ye ciddi bir mesaj ve diplomatik hakarettir.

 

Y%C3%BCzba%C5%9F%C4%B1%20Decatur%20ve%20%20Trablusgarp%20(1804)%20%C3%87at%C4%B1%C5%9Fmas%C4%B1%20tablosu.

Yüzbaşı Decatur ve Trablusgarp (1804) Çatışması tablosu.

 

 

Yazılarımı sürekli okuyanlar bilir. Denizde vekalet savaşı olmaz. Karada PKK ve IŞİD gibi devlet dışı aktörlerle savaşırsınız ancak denizde ulus devletler savaşır. Türk ordusu gerek Fırat Kalkanı gerekse Zeytin Dalı harekatında vekiller ile savaşıyor görünebilir ancak savaşın gerçek karşı tarafı topyekun Atlantik cephedir. Bu durumun hükümetler arası ilişkilerin diplomasi yolu ile yürütülmesine engel teşkil etmediğini söyleyebiliriz. Ancak denizde bu strateji uygulanamaz. Hele çıkar çatışma alanı Doğu Akdeniz ise...

 


21’inci yüzyılda Türkiye’nin en ciddi jeopolitik sorun alanı Doğu Akdeniz’dir. Zira Atlantik cephe Türkiye’den neredeyse Mavi Vatanın dörtte birinden vazgeçmesini istemektedir. Bu nedenle yaşanan sürece İkinci Sevr dönemi diyebiliriz. 1919 sürümünde anavatanın, 2019 sürümünde Mavi Vatanın parçalanması hedeflenmektedir. Bu kapsamda Doğu Akdeniz’de yaşananlar ve yaşanacaklar Ege sorunlarını gölgede bırakmaktadır. Zira karşımızda dev enerji firmaları ve arkalarında emperyalizmin tarihsel temsilcisi devletler vardır. (Noble Energy ve Exxon-Mobil: ABD; Total: Fransa; ENI: İtalya gibi)

 

İTTİFAK DÜŞMAN OLUR MU?

 

Ancak durum görünenden çok daha karmaşıktır. Türkiye, mavi vatanını parçalamak isteyenlerle aynı askeri ittifak şemsiyesi altındadır. Paradokslar silsilesi yaşanmaktadır. Bu nedenle Türkiye’ye donanma üzerinden yapılacak baskı ve uyarılar önce çekirdek ikili (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan) ile onların ayrılmaz müttefikleri İsrail ve Mısır aracılığı ile deneniyor. Sonra baskı cephesi büyütülüyor. Tatbikatlar, yeni silah alımları, denizde ve enerjide işbirliği açıklamaları, Türkiye karşıtı AB ilerleme raporları, ABD’nin çok sayıdaki düşünce kuruluşu ve kongre araştırma raporları, Atlantik cephede bazı siyasi kişiliklerin tehdit dolu beyanatları gibi faaliyetler Türk iradesini değiştirmeyi hedefliyor. Bu baskılara ABD Başkanı Trump’un 13 Ocak tweetinde Türk ekonomisi için kullandığı devastate (mahvetmek) fiilini, ya da 20 Mart Kudüs Zirvesinde ABD Dışişleri Bakanının Türkiye için kullandığı malign (habis) tanımlamasını ve son olarak S-400 ve F-35 uçakları üzerinden yürütülen baskı siyasetini de ekleyebiliriz.


AMERİKAN SENARYOSUNDAKİ DÜŞMAN: TÜRKİYE

 

 

Fakat bu saydıklarımın hiç biri, Amerikan Silahlı Kuvvetleri ateş gücünün Türkiye’ye karşı kullanılmasını açık bir şekilde dile getirmiyordu. Türkiye’deki Amerikan çıkarlarını ve Atlantik Sistemin Türk dostlarını tamamen kaybetmemek için hassas bir dil kullanan ve dolaylı tutum stratejisi uygulayan ABD, bugüne kadar yaptığı Türkiye karşıtı faaliyetlerde (4 Temmuz 2003 Özel Kuvvetlere Çuval Geçirme hadisesi hariç) ya Türkiye’deki FETÖ benzeri işbirlikçi enstrümanları kullanarak kumpas/baskı kurulmasını sağlıyor ya da gerek NATO, gerekse milli tatbikatlarında (Millenium Challenge 2000 gibi) jenerik bir coğrafya, uydurma isimler ya da semboller üzerinden Türkiye’ye mesaj vermeye çalışıyordu. Şimdi bu stratejinin değiştiğini ve ABD’nin vites yükselttiğini görüyoruz.

 

Başkanlığını Yunan asıllı eski NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı (SACEUR), Emekli Oramiral James Stavridis’in yaptığı USNI-United States Naval Institute (ABD Deniz Kuvvetleri Enstitüsü) bağımsız, kâr amacı gütmeyen bir düşünce kuruluşudur. Temel amacı, Amerikan deniz gücünün geliştirilmesine strateji, taktik ve fikirler üreterek katkı sağlamaktır. Aktif ve emekli, yerli ve yabancı binlerce üyesi vardır. Her sene onlarca yeni kitap USNI markasıyla çıkarılır.

 

1986 yılından bu yana çıkarılan “Naval Operations and Fleet Tactics (Deniz Harekatı ve Donanma Taktikleri)’’ isimli referans kitabın Temmuz 2018’de tamamlanan üçüncü baskısının 15. Bölümü, Ege Muharebesi (The Battle of Aegean) adıyla yayınlandı. Bu bölümde ABD Donanması ile Türk Donanması savaştırılıyor. Birinci baskıda hayali Amerikan-Sovyet deniz savaşı suni bir harita ve senaryo üzerinden; ikinci baskıda (1999) suni bir coğrafyada kıyı sularında deniz harbi işlenirken, son baskıda gerçek haritalar ve gerçek olgular kullanılmış. USNI’nin yayınladığı referans bir kitapta, bir NATO üyesini açıkça düşman statüsünde görmesi ciddi bir sorundur.

 

ABD’nin denizlerde ve okyanuslarda en büyük rakiplerinden birisi olan Rusya’ya karşı uygulanacak harp oyunlarında bile suni savaş senaryosu kullanılırken, NATO müttefiki bir ülkenin senaryoda açık şekilde düşman statüsüne alınması Türkiye’ye ciddi bir mesaj ve diplomatik hakarettir. Zira kitabın önsözü ABD Deniz Kuvvetleri Komutanı tarafından yazılmış ve imzalanmıştır. NATO’da bile tatbikat senaryolarında hedef ülkenin kim olduğu uzmanlar tarafından bilinmesine rağmen, hiçbir zaman o ülkenin ismi doğrudan zikredilmez, suni bir isim kullanılırken, bir NATO ülkesine (Türkiye) karşı, bir başka NATO ülkesinin (Yunanistan) savaşını adeta kışkırtan, ve daha sonra, tüm askeri ve siyasi gücü ile o ülkenin yanda savaşa katılacağın açıklayan bir senaryo, bulunabilecek en hafif tabiri ile, skandaldır. İlk iki baskısı sadece duayen deniz taktik uzmanı Wayne Hughes tarafından yazılan kitabın 3. Baskısında yeni yazar olarak E. Amiral Grier yer almış. Bu baskıda yeni kavramların ve özellikle Türk Amerikan çatışmasının eklenmesinde 90 yaşına gelen Hughes’un rolünden çok, müktesebatı modern deniz taktikleri, bilgi harbi, asimetrik harp, suni zeka, insansız araçlar, mayın harbi ve denizaltı savunma harbi olan, uzun yıllar NATO’da ve ABD Deniz Akademisinde çalışan Amiral Grier’ın rolünün öne çıktığını söyleyebiliriz.

 

DOST GÖRÜNEN DÜŞMAN: TÜRKİYE

 

Senaryo, Kıbrıs’a Yunanistan’ın balistik füzeler yerleştirmesini Türkiye’nin bunu önlemesi ve fırsattan yararlanarak benzer silahların yerleştirileceği Limni, Midilli, Sakız, Sisam ve İstanköy adalarını işgal etme niyeti üzerine kurgulanmış. Başlangıçta senaryonun Türkiye’yi hedef almadığı, 1920 yılında Amerikan donanmasının İngiliz donanmasına karşı oynadığı harp oyunlarına benzetilerek kurgulanmış olduğu belirtilse de, metinde Türkiye için ‘dost görünümlü güçlü bir düşman’ ifadesi kullanılması bu kabullenmeyi baştan çürütüyor. Türkiye’nin İslami değerlere sahip çıkan, ancak fanatik teokratik yaklaşıma sahip olmayan bir ülke olduğu belirtilen (her nedense laik - secular kelimesi kullanılmamış) senaryoda, Amerikan ateş gücünü Türk anavatanına yönlendirmenin ABD çıkarları için bir felaket olacağı vurgulanıyor.

 

Senaryo gereği, Ege’de gerçekleştirilen deniz kampanyasında silahlı çatışma alanı olarak sadece deniz tarafı kullanılmış. ABD 6. Filosu, başlangıçta Yunanistan’ın ve Güney Kıbrıs’ın toprak bütünlüğünü sağlamak ve Yunan Donanmasının yokoluşunu önlemek için Kıbrıs’a giden Türk amfibi konvoyuna ve filosuna karşı Aegis sınıfı kruvazörleri gönderiyor. Türkiye birini batırıyor. Onlar da adaya giden Türk tank çıkarma gemisini (LST) batırıyor. Gemiyle birlikte 700 kişi kaybediliyor. Daha sonra savaş Ege’ye yayılıyor, Türkiye Boğaz önü ve Doğu Ege adalarını işgale yöneliyor.

 

TÜRKİYE’Yİ TAMAMEN KAYBETMEMEK

 

6. Filonun hedefi amfibi gücü adalara varmadan diğer muharip unsurlarla birlikte imha etmek. Bunun için de Türk savaş gemilerinin karşısına yem olarak 6 adet korvet tipi gemi çıkararak Türk unsurları açık denize çekmek. Bu gemiler Türkleri oyalarken senaryoda gelecekte sahip olunması gerektiği vurgulanan 8 adet Phantom ismi verilen ve her biri 10 tane taktik balistik füze taşıyan kıyı sular saldırı gemileri ile Türk donanmasının işini bitirmek hedefleniyor. Senaryoda çok güçlü düşman olarak gösterilen Türkiye’ye karşı Ege’deki Türk kıyılarından itibaren tam bir deniz kontrolünün tesisi amaçlanıyor. Kıyı sularda deniz savaşının değişik taktik, doktrin ve muharebe sistemleri gerektirdiği ve yeni gemi tipleri ile silahlara olan ihtiyaç öne çıkarılıyor. Senaryoda amacın, savaşı karaya yaymadan sadece denizde kısıtlı ve emniyetli bir hareket yaparak riski azaltmak olduğu belirtiliyor.

 

Böylece hem Türkiye’yi tamamen kaybetmemek ve aynı zamanda Amerikan gemi ve can kaybını artırmamak amaçlanıyor. Genelde bilgi harbi ve insansız sistemlerin kullanılmasına vurgu yapılan senaryoda 6. Filo süper kahraman olarak gösterilmiş ve sayısal olarak güçlü Türk donanmasının karşısına zaman kaybetmeden çıkarılmış. Senaryo bu meydan okumayı İkinci Dünya Savaşının Pasifik Cephesinde Japonya’ya karşı kazanılan Midway savaşına benzetiyor. Avrupa Amerikan Deniz Kuvvetleri Komutanının akış içinde “barışı sağlamak için kan dökmenin gerekli olduğuna inanıyorum’’ sözü dikkat çekiyor. Senaryo Amerikan Başkanını tam bir Yunan hayranı yaparken, Amerikan Milli Güvenlik Kurulu Kıbrıs’a yönelik fiili bir harekatın ABD’ye yapılmış olacağı tehdidini ihmal etmiyor.

 

Yunanistan’a da hiç bir adasının işgal edilmeyeceği garantisi veriliyor. Her nasılsa savaşı Türkiye, Amerikan kruvazörünü batırarak başlatıyor. Senaryoda dikkat çeken bir diğer önemli husus, Ege gibi kıyı sularda Amerikan donanmasının bu sahada tecrübeli Türk donanması karşısında büyük riskler alamayacağı ve gemi kayıplarına tahammül edemeyeceğini belirtmesi. Bu nedenle Truman uçak gemisi, Türk Hava Kuvvetleri ve Türk gemilerinin füze menzili içine sokulmuyor. Diğer taraftan kıyı sularda Harpoon benzeri gemiye karşı güdümlü mermilerin de ana kara ve adaların gölgesi nedeni ile güvenilir olmayacağı genellemesi yapılıyor. Senaryoda Ruslar da Türkleri ikna için aracı olarak kullanılmış. “Türklere söyleyin. Adaları işgal etmesin.’’

 

SEMBOLLER VE MESAJLAR

 

 

Amerikalı meslektaşlarımız semboller üzerinden mesaj vermeyi de ihmal etmemişler. Amerikalı Oramiralin İtalya’daki NATO görevinden ve Rhode Island/Newport’taki Deniz Harp Akademisinden arkadaşı olan Türk Donanma Komutanının adı Oramiral Mehmet Abdül. Yazar, Abdül’ün Birinci Dünya Savaşında İngilizlerin Türkleri medyada küçük gördüğü karikatür ve yazılarda kullandığı bir tabir olduğunu bilmediğimizi sanıyor olabilir. Diğer sembol isim açık olarak verilmiş ve izah edilmiş. Phantom filosunun iki komutanından birisinin adı Albay Stephanie Decatur. Bayan subaya verilen soyadı da 1804 yılında Cezayir Dayısını yenerek Berberi gambotunu ele geçiren Deniz Yüzbaşı Stephen Decatur’dan geliyor. Amerikan Donanmasının ilk deniz zaferi olarak kabul edilen olayı resmeden ve yere düşen Türk bayrağını da gösteren Dennis Malone’nun yağlı boya tablosu, Pentagon’da ABD Deniz Kuvvetleri Komutanı makam odası girişinde bulunuyor.

 

GÜNCEL NAVARİN TEHDİDİ

 

Söz konusu kitabın 15. Bölümü salt bir deniz taktik kitabının çok ötesindedir. Türkiye’nin Ege, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’de çıkarlarını korumak için Yunan deniz gücü ile karşı karşıya kaldığında Amerikan gücünün kayıtsız şartsız Yunanistan’ın yanında olacağını ve bu uğurda gerekirse Türk donanmasını imha edebileceğinin açık mesajını veriyor. Durumu 1827 yılında Pilos’ta yaşanan Navarin Baskını şartlarına benzetebiliriz. Reel politik düzlem ile bu senaryo bir arada değerlendirildiğinde, Doğu Akdeniz’de, kontrolü giderek güçleşen askeri yığınaklanmanın devam ettiği; Türkiye ve KKTC’nin deniz yetki alanındaki meşru haklarına şirketleri üzerinden araştırma ve fiili delme, faaliyeti ile meydan okuyan; resmi açıklamada Türkiye’ye “habis” diyebilen siyasi ittifakların yer aldığı bir ortamda, ABD Deniz Enstitüsü tarafından yayınlanan bu senaryo, düşmanca bir niyetin yansıması ve Türkiye’yi hala Bon Pour L’Orient olarak görme temayüllerinin bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.

 

DİKKAT EGE’YE ÇEKİLİYOR

 

Senaryonun ve taktiklerin Ege harekat alanı açısından eleştirisi için sayfalar yetmez. Ancak söylenmeden geçilemeyecek husus, senaryoda bir savaşta son sözü söyleyecek Türk denizaltılarından hiç bahsedilmemiş olmasıdır. Pek çok maddi hata ve yanlış bilgi ile bu senaryo ve hal tarzının, hiç bir yerinde Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin kıta sahanlığını koruma kararlılığı ve hidrokarbon kaynakları mücadelesine yönelik gönderme yapılmaması da çok ilginçtir. Halbuki bugün için asıl mesele Ege’deki durumdan çok daha önemli olan Doğu Akdeniz enerji kaynakları mücadelesidir. Bir bakıma kurguda, Türkiye’yi Ege sorunlarına çekerek, Doğu Akdeniz yetki alanı paylaşım mücadelesini ikinci plana atmasını arzulayan bir mesaj verilmeye çalışılmıştır. Senaryoda Türkiye’nin Avrasya’ya ve özellikle Rusya’ya tamamen yönelmemesi için de tedbirler alındığını görüyoruz. Örneğin Türk Amfibi gücünü önlemek için çok fazla can kaybına neden olacağından denizaltıların kullanılması ya da ana karaya hava saldırısı istenmiyor. Yani Türk kamuoyunu kazanmak için açık kapı bırakılıyor.

 

YUNANİSTAN’A VE RUMLARA GÖREV

 

Diğer yandan Yunanistan ve Güney Kıbrıs’a bu senaryo ile aslında bir görev verilmektedir. “Türkiye’nin askeri gücü çok artmıştır, siz şimdi ön alırsanız, bizim de desteğimizle Türkiye’yi yener, karada ve denizde siyasi hedeflerinize ulaşırsınız.” Geçmişte emperyalizmin benzer teşvikleri ile kendi başlarına “Küçük Asya” felaketini getirmiş olanların, bu ucuz ve çok tehlikeli senaryoda yer alıp almayacaklarını bilemeyiz.

 

BİLGE DEVLET ADAMLARI NEREDE?

 

Diğer taraftan bazı Amerikalıların İkinci Dünya Savaşının bilge amirallerinden ders alması gerekiyor. Mesela Amiral King ve Amiral Leahy başta Başkan Truman olmak üzere karşı cephenin yoğun baskısına rağmen 1945 yılında Japonya’ya karşı nükleer silahların kullanılmasına açıkça karşı çıkmıştı. Bugün de ABD devlet sisteminde savaş çığırtkanlığı yapanları dizginleyecek akil devlet adamlarına ihtiyaç var. Sadece denizde kısıtlı kalacağını hayal ettikleri Türk Amerikan savaşının söz konusu koşul sağlansa bile yaratacağı deprem ve kıracağı fay hatlarını Amerikalılar düşünemiyor mu? Türkler ve Türk Donanması, anavatan ve mavi vatanın bir karışını vermez.

 

Bu uğurda güç kullanım tehdidi ve savaş ile caydırılamaz. Ege’de veya Doğu Akdeniz’de 1827 ve 1919 koşullarını geri getirmenin, mantık dışı senaryolarla Türkiye’ye mesaj vermenin zamanı geçmiştir. Zaman, deniz dibi kaynaklarının ve deniz yetki alanlarının kıyıdaşlar arasında hakça paylaşılması için müzakere edilmesi; Ege’de başta karasuları genişliği sorunu olmak üzere Yunan oldu-bittilerinin Türkiye’nin hayat alanını nasıl kısıtlayacağının anlaşılması zamanıdır. Zaman, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın ulusal güçlerinin ötesinde hayaller ile Türk mavi vatanından hırsızlık yapma teşebbüslerine son vermeleri zamanıdır.

 

CHURCHİLL DERSLERİ

 

Diğer yandan yazarlara, Birinci Dünya savaşında Türkler için kullanılan Abdül’ün yerini Mehmetçiğin aldığını hatırlatalım. Beğenmedikleri Abdül, Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşında Mehmetçiğe dönüştü. Churchill’in Lozan sonrası hatıratındaki ifadesi ile: “Türklerin yeniden Avrupa’ya girmeleri, müttefikler için en kötü aşağılanmadır... Müttefiklerin zaferi hiçbir yerde Türkiye’deki kadar tam olmamıştı. Şimdi galibin gücü hiçbir yerde Türkiye’deki kadar gösterişli bir şekilde aşağılanmamıştır.” Amerikalı meslektaşlarımızı tarih okumaya davet ediyoruz. Unutulmamalıdır ki, karşılıklı saygı ve anlayış üzerine inşa edilecek Türk - Amerikan dostluğunun küresel barış ve istikrara katkısı, bu ucuz senaryoların yaratacağı karmaşa ve yıkımdan çok daha değerlidir.

 

Başta Dışişleri ve Savunma Bakanlıklarımız olmak üzere devletimizin sorumlu makamları kuşkusuz bu senaryoyu ciddi şekilde değerlendirecektir. Ancak, Türk ve KKTC kamuoyu, devlet yönetiminde bulunanlardan, bu konuda yaptıkları/yapacakları resmi girişimler ve gösterdikleri kararlılıkla ilgili aydınlatıcı açıklamayı da beklemektedirler.

 

Emekli Tümamiral Cem GÜRDENİZ

 

 

KAYNAK: AYDINLIK

 

HABER GALATA

 

Beyoğlu'na bu görüntüler yakışmıyor...

 

Beyoğlu'nda meydan, cadde ve sokaklarda çöp sorununa çözüm bulunamıyor. Çöpü atanda, attıranda bir o kadar suçludur. Bu sorunların yaşanmasına neden olan bir gerçekte ilçenin göç vermesidir. Eski Beyoğlu'nda böyle sorunlar yaşanmaz medeni insanlar sorunlara anlık çözümler bulurlardı. Beyoğlu ileri gidiyor derken birileri ilçeyi nası geri götürürüz bunun derdine düşmüş gözüküyor. İlçe umurlarında değil. Cep telefonlarına gelen haber sitelerinden mesajları takip ediyorlar. İlçe gerçeklerinden ve insanından kopuklar. Eski yönetim kadrolarının acilen değişmesi gereklidir. Son 4 yılda benzer sorunları onlarca kez gündeme getirmemize rağmen sorunlara çözüm bulunmak istenmedi, böyle bir niyetlerininde olmadığını biliyoruz. (Perşembenin gelişi Çarşambadan bellidir) İstiklal cadddesi 15 milyon lira harcandı, Taksim ve Karaköy meydanlarına da milyonlarca lira harcandı. Milyonların üstüne patlamış çöp torbaları attırıyoruz, demek yönetim zihniyetinde bir sorun var. İlgili B. yardımcısına göre bu durum çok normal, insanlar çöplerini nereye atsınlar canım, atsınlar caddeye her saat toplatırız kafasında. Yeni başkanın göreve başlamasıyla umutlar yeşerdi, ancak ilgili müdürlükler ve yardımcıların gerçeklerden uzak olması sorunların devam edeceğinin işaretini veriyor. Bunar yeni başkanıda eleştirilere maruz bırakmak için ellerinden geleni yaparlar, geçmiştede böyle olmuştu...

 

Yapılan Müracaatlara verilen cevap: Belediyemize göstermiş olduğunuz ilgiden dolayı teşekkür ederiz. ÇÖP ŞİKAYETLERİ konusundaki istek veya öneriniz sonuçlandırılmıştır. Yapılan İşlem SÖZ KONUSU NOKTADA GEREKLİ KONTROLLER GERÇEKLEŞTİRİLMİŞ ÇÖP OLUMSUZLUK BELİRTİLEN SAATLERDE ÇIKARTILMAKTADIR KONTEYNER EMNİYET NEDENİYLE KOYULMAMAKTADIR BİLGİNİZE.

 

Yapılan müracaatın içeriği anlaşılmadığı gibi okunan başvurunun okunduğu ançak okuyarakta anlaşılmadığını görüyoruz.  Emniyet nedeniyle konteyner koyulmamaktadır; uyarısını Ankara ilgili kurumlar üzerinden biz yapmıştık, bunun cevabınıda kendilerinin nasıl verdiğinide hatırlamıyorlar. Akılları nerede? Avrupa - Amerika... 

 

Sözde tecrübeli eski Meclis üyeleri ne iş yapıyor? Günün her saati cadde ve meydanlarda yürüyenler bu gerçekleri neden göremiyor veya görmek istemiyor tartışılması gereken bir konudur. 

 

Yeni bir konu duyuldu, biz hizmet ediyoruz diyen bir kaç yönetici son zamanlarda çok fazla tartışılıyor. Hizmet ediyoruz diyenler maaşlarını alıyor, + ?  bunu hatırlatalım...Yani kimse bedavaya hizmet etmiyor, bizi konuşturmayın diyoruz...Kimseyi zorla göreve getirmiyorlar, seçim öncesi zaten ben göreve devam etmek istemiyorum diyenler tekrar koltuklara yapışmış durumda... zaman içerisinde özel işlerinden dolayı ilçe sorunlarına zaman ayıramayabilirsiniz. Bu durumu sonlandırmanın çok kolay bi yolu var, iftifa müessesi... Bu mesaj niteliğinde son yazımız olacaktır. Tüm yapılması gerekenleri ilgili kurumlara detaylarıyla anlatmıştık. Yapılan çalışmaları gözlemleyerek tüm gerçekleriyle sorunun kimlerden kaynaklandığı ve gerekçelerini ileri ki bir zamanda son araştırmalarımızla yayınlayacağız...

 

Çöp sorunlarına çözüm üreten belediyelerin bulduğu kesin çözümlerden bir kaç fotoğraf...Yanlış anlaşılmasın ftoğraflar Mars'ta çekilmedi, Türkiye'de bazı uygulamaların fotoğraflarıdır...Ayrıca Fatih ilçeside tarihi bir bölgedir, onlar uygulamada başarılı olmuşlar...

 

yeraltı çöp konteynerleri ile ilgili görsel sonucu

 

Ä°lgili resim

 

yeraltı çöp konteynerleri ile ilgili görsel sonucu

 

yeraltı çöp konteynerleri ile ilgili görsel sonucu

 

 

 

HABER GALATA

Yalnızca Topraklarımızda Değil, Kültürümüzde de Kök Salan Çiçek Lale

 

Yalnızca Topraklarımızda Değil, Kültürümüzde de Kök Salan Çiçek Lale

 

İstanbul Valiliği ve İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi işbirliği ile hazırlanan ''İstanbul Röportajları'' isimli çalışmada Doç. Dr. Özgü Yolcu sordu, Prof. Dr. Gül İrepoğlu'nun ''İstanbul'un Lale'lerini'' anlattı. ''İstanbul'un Lale'leri'' isimli bir söyleşi İstanbul Valiliğince yayınlandı. 

 

Prof. Dr. Gül İrepoğlu: Gül bizim çiçeğimiz ama aynı zamanda dünyanın çiçeği. Lale ise bizim çiçeğimiz böyle bir fark var arada.  istanbul'un böyle çalışmalara çok ihtiyacı var. Bu muhteşem röportaj ve video haberimizde.

 

Lale: Doğada, Tarihte, Sanatta” kitabının yazarı Prof. Dr. Gül İrepoğlu, lalenin Orta Asya’dan İstanbul’a ve tüm dünyaya nasıl yayıldığını anlattı. Prof. Dr. İrepoğlu, lalenin İstanbul’da Osmanlı İmparatorluğu döneminde yabani bir çiçek olmaktan çıkıp bahçe çiçeği haline getirildiğini dile getirdi.

 

 

 “Lale: Doğada, Tarihte, Sanatta” kitabının yazarı Prof. Dr. Gül İrepoğlu, lalenin Orta Asya’dan İstanbul’a ve tüm dünyaya nasıl yayıldığını anlattı. Prof. Dr. İrepoğlu, lalenin İstanbul’da Osmanlı İmparatorluğu döneminde yabani bir çiçek olmaktan çıkıp bahçe çiçeği haline getirildiğini dile getirdi. 

 

“Laleye pir-i sabadan bu nefes şimdi değil


Ezelidir bu heva vü heves şimdi değil”

 

Şair Remzi Efendi’nin de ifade ettiği gibi bu topraklarda lale sevgisinin kökenleri, çok eski zamanlara uzanıyor. Lale, Türklerle birlikte Orta Asya’dan yola çıkıp, İran’dan geçerek oradan Anadolu’ya ve İstanbul’a geliyor. Bahçelere, evlerin en güzel köşelerine, geleneksel el sanatlarımıza ve edebiyatımıza yerleşiyor.

 

 

Bu nedenle Prof. Dr. Gül İrepoğlu, laleyi “yalnızca topraklarımızda değil, kültürümüzde de kök salan bir çiçek” olarak tanımlıyor. Rengârenk lalelerin İstanbul’un en güzel parklarına,  bahçelerine ve yol kenarlarına yerleştiği bugünlerde “Lale: Doğada, Tarihte, Sanatta” kitabının yazarı, mimar ve sanat tarihçisi Prof. Dr. Gül İrepoğlu bizlere bu özel çiçeği anlattı.

 

Lale, İstanbul’a nasıl ve ne zaman geldi?


Lale zor iklimlerin çiçeği. Çok soğuk ve kayalık yerleri seviyor ve oralarda çıkıyor. Ben lale hakkında araştırma yaptığım zaman bu topraklarda lale ilk olarak ne zaman mevcutmuş diye baktım. Önce Bizans’a baktım. Bizans biliyor mu laleyi? Bizans’ta hiçbir sanat eserinde laleli bir motif yok, Bizans’ta bilinmiyor. Peki nasıl gelmiş? Çünkü ondan hemen sonra Anadolu Selçukluları’nda lale var. Yine araştırmalarla şunu gördüm ki; Orta Asya’dan Türkler çıkmış, İran üzerinden Anadolu’ya gelmiş, lale de onlara eşlik etmiş. Yani lale bizim eşlikçimiz bir çiçek ve bu topraklarda serpilmiş, büyümüş. Sonuçta şunu söyleyebiliriz ki; Türkler’in Anadolu’ya gelişiyle birlikte gelmiş olan bir çiçektir lale ve bizim çiçeğimizdir.

 

 

Anadolu Selçukluları laleyi sanat eserlerinde nasıl kullanmıştır?

 

Anadolu Selçukluları, o zamanlar yabani bir çiçek olan laleyi kendi sanat eserlerinde kullanmışlar. Nerede? Harikulade çinilerinde kullanmışlar. Orada gayet net bir şekilde görüyoruz lale motifini. Kubadabad Sarayı’ndan kalan çinilerde örneğin müthiş, sivri uçlu laleler var. İstanbul Lalesi değil, tamamen doğal olarak yetişen lalelerden bunlar. Tomurcuk lalelerle oluşturulmuş çinileri var veya bir Anadolu Parsı’nın bir ayağının dibinden biten lale motifi var. Lalenin o zaman da sevilen bir çiçek olduğunu biliyoruz.

 

Lale ne zaman yabani bir çiçek olmaktan çıkıp bahçe çiçeği haline gelmiştir?


Osmanlı bir imparatorluk haline geldiği zaman, yani 16. yüzyılda lale artık bir yabani çiçek olmaktan çıkarak bir bahçe çiçeği oluyor. Cinsleri seçiliyor, ehlileştiriliyor. Kanuni döneminde lale sevgisi artıyor, laleler çeşitleniyor. Herkes birbirinden görüyor. “Benim de güzel lalelerim olsun” diye hevesleniyor ve lale çeşitleri çoğalmaya başlıyor. O zaman İstanbul Lalesi dediğimiz o ince, uzun, uçları giderek bir tığ kadar incelen laleler ortaya çıkıyor. Yetiştirilerek ortaya çıkıyor bu laleler.  Bu lale soğanları çok değer kazanıyor elbette.


Osmanlı İmparatorluğu’nda lalenin bu kadar çok benimsenmesinin nedeni nedir?


Lalenin dinsel sembolik anlamları var. Lalenin yazılışındaki harfler ile Allah sözcüğünün yazılışındaki harflerin aynı olması muhakkak ki laleye verilen önemde büyük bir rol oynamış. Başka anlamlar da yükleniyor laleye. Lalenin esası kırmızıdır ve içinde bir karalık vardır. Bu, tasavvufta “bağrı yanık lale” olarak değerlendiriliyor. Tek bir sap üzerinde tek bir çiçek olarak açıyor. Bu da Allah’ın birliği ile özdeşleştiriliyor. Ancak yalnızca bunlardan ibaret değildir lale. Lalenin pek çok sanat yapıtında kullanılması aynı zamanda onun zarafetinden de kaynaklanır. Tasarıma çok uygun bir biçimdir bu gerçekten. Her türlü malzeme üzerinde çok güzel kullanılabilir. Bir de çok çeşitleri olabilen bir çiçek türü. Yüzlerce çeşit var lalede.


En ünlü şairler kullanmış laleli benzetmeleri. Sevgiliye benzetilmiş. Bir de lale, renginden dolayı kan olarak da kullanılmış anlam olarak. Lale ile ilgili pek çok mitolojik söylence de var. Kavuşamayan âşıkların kanı toprağa döküldüğünde, oradan kırmızı laleler çıkar. Pek çok birbirine benzeyen öykü var bu şekilde.

 

 

Osmanlı İmparatorluğu’nda lale, bahçeler dışında hayatın ve kültür-sanatın hangi alanlarında görülmektedir?

 

Minyatürlerde laleli bezemeleri bol bol görüyoruz. Bazı sahnelerde lale bahçesi görünüyor. Bir de iç sahne görünüyor. Orada vazo içinde laleler var. Yani lalenin bahçede oluşu yetmiyor. Muhakkak iç mekânda da isteniyor lale ve çiçek. Çiniler zaten bir çiçek bahçesi. Selçuklular’dan, Anadolu Selçukluları’ndan o muhteşem çinilere, İznik Çinileri’nin hiç solmayan lalelerine bol bol değinmeliyiz. -Güzel laleli çiniler görmeyi istiyorum, nerede göreyim- derseniz Rüstem Paşa Camii’ne gidin derim veya Sultanahmet Camii’ndeki çinilere bakın. Topkapı Sarayı Haremi’nde de bol bol büyük bir neşeyle ve zevkle kullanılmış. Yalnız çiniler değil. Kumaşlara, padişah kaftanlarına bakın. Oradaki o güzelim lalelere bakın. Maden üzerine de işlenmiştir lale. Alemlerde lale vardır. Taş işçiliğinde bol bol görürüz laleyi. O çeşmelerin yüzeylerinde vardır laleler.

 

Sultan III. Ahmet’in Çeşmesi bence Lale Devri denen dönemi en güzel özetleyen sanat yapıtıdır. Onun üzerinde taşta laleler görürüz. Yalnız bu değil, mezar taşlarına bakın. Mezar taşlarında harikulade laleler vardır. Ahşap işçiliğinde de bol bol lale kullanılmıştır. Aklınıza gelen her türlü sanat eserinde, sanat dalında kullanılmış bir motiftir lale. Edebiyatta da çok kullanılmıştır. Fuzuli’nin, Baki’nin şiirlerini okuyun. Ben bu araştırmaları yaparken Divan Şiiri’ni bir kere daha sevdim. Ama yalnız Divan Şiiri’nde olduğunu zannetmeyin. Günümüzün şiirlerine kadar uzanan çağdaş şiirde de lale bir metafor olarak çok sevilerek kullanılmış.

 

Lale, Osmanlıdan Avrupa’ya nasıl gitmiş?

 

Kanuni döneminde, o zamanlar Avusturya’dan gelen elçi Busbecq Kanuni ile görüşmeye geliyor. Yolu üzerinde bütün gördüklerini not ediyor. İmparatorluk sınırlarına girmesinden başlayarak gördüğü çiçek sevgisine şaşırıyor, diyor ki: “Türkler aslında hiçbir şeye para harcamazlar, çok mütevazı yaşarlar ama iş çiçeğe gelince buna para verirler. Yalnız bahçede değil, kesme çiçeği de çok severler hatta bunu alıp başlarına takarlar.” Dönerken birkaç tane lale soğanını da başka birçok şeyle beraber götürüyor Avrupa’ya. İlk önce Viyana’ya götürüyor ve orada botanikçi bir arkadaşına hediye ediyor. Sonra o botanikçi arkadaşı, Hollanda’ya Leiden’de bir saraya çağırılıyor çalışmak üzere ve işte lalenin Hollanda’ya gidişi o gidiş.

 

Çok seviliyor Hollanda’da ve baş tacı ediliyor. Hatta 17. yüzyılda “Tulipomania” dediğimiz bir lale çılgınlığı yaşanıyor Hollanda’da. Öyle ki; büyük bir çeyiz sadece değerli bir lale soğanından oluşabiliyor. Ya da evler el değiştiriyor birkaç lale soğanına. Lale bahçeleri yapılıyor, çok değerli olduğu için çiçeklerin arasına aynalar yerleştiriliyor çok görünsün diye. Birden bire lale borsasında bir düşüş yaşandığında korkunç iflaslar yaşanıyor sadece laleye bağlı olarak. Lale çılgınlığı bu şekilde bitiyor ama laleye olan sevgi ve ilgi devam ediyor. Biliyorsunuz Hollanda günümüzde en büyük lale yetiştiricisi ve ihraç ediyor bunu her tarafa. Ben Hollanda’ya gittiğimde tabii bu konuyu da konuşuyoruz, onlar lalenin buradan gittiğini her yere söylüyorlar, yazıyorlar. Bunu asla inkâr etmiyorlar. Lale buradan gitmiştir, orada çoğaltılmıştır ve değeri bilinmiştir. Bunu da söyleyelim. Tabii şimdi dünyanın birçok yerinde, Kanada’da da örneğin çok lale yetiştiriliyor ve çok seviliyor ve şimdi biz laleyi tekrar kucakladık.

 

 

Lale Devri’nde lale çeşitlerinin sayısı iki bini buldu


Prof. Dr. Gül İrepoğlu, kitabında esasen yabani bir çiçek olan lalenin, 16.yy.’da Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’da ıslah edildiğini ifade etmektedir; Lale-i Rumi (Osmanlı Lalesi/ İstanbul Lalesi) diye isimlendirilen bu laleleri ilk yetiştiren kişi, Kanuni Sultan Süleyman’ın şeyhülislamı Ebussuud Efendi olmuştur. 18. yüzyılın başlarındaki “Lale Devri”nde lale çeşitlerinin sayısı iki bini bulmuştur. Lale devrinin ani ve kanlı sonu ile birlikte laleye olan büyük ilgi de ortadan kaybolur ancak lale sevgisi uzaktan da olsa devam eder. Laleye olan ilgi son yıllarda yeniden canlanır ve İstanbul’un dört bir yanı lale bahçeleri ile dolar. (Görseller: Pembe lale ve mor menekşe, Ali Üsküdarî, Gazeller, İÜK / Turuncu lale ve hercai menekşe, Ali Üsküdarî, Gazeller, İÜK)

 

Kitaplarda gördüğümüz, Osmanlı İmparatorluğu zamanındaki İstanbul Lalesi ile bugün parklarda ve yol kenarlarında gördüğümüz laleler arasında fark var mı?

 

Arada çok fark var. Yazık ki; İstanbul Lalesi dediğimiz, 18. yüzyılda zirveye çıkmış olan lale sevgisiyle birlikte çeşit çeşit yetişmiş olan ince uzun laleler resimlerde kaldı. Günümüze ulaşmadı. Arada bir kopukluk var. 18. yüzyıl dedik, Lale Devri, sonradan adlandırılan bir dönem. Bir sembolik isimdir aslında tarihçiler tarafından zaman zaman kullanılan bir şey bu. Çünkü Sultan III. Ahmet Döneminde, 18. yüzyıl başlarında laleye olan düşkünlük, yaşamın tadını çıkarmak, yaşamdan keyif almakla paralel giden bir şeydi ve o dönemde gerçekten büyük eğlenceler yapıldı. Ama bundan ibaret bir dönem değil bu. O döneme haksızlık etmeyelim kesinlikle. Sanatta, pek çok sanat dalında pek çok ilerlemeler kaydedilen bir dönem, yeniliklere açık bir dönem üstelik.

 

Ama bir simge olarak lale var o dönem için. O dönem bittikten sonra da yine 18. yüzyıl boyunca lale sevgisi devam ediyor. Sonra 19. yüzyıl, artık beğenilerin iyice değiştiği bir zaman ve bahçelerdeki zevkler de değişiyor. Pek çok Avrupalı bahçıvan geliyor yeni bahçeleri düzenlemek için. O zaman yeni ağaç türleri, yeni çiçekler yer alıyor. Lale giderek unutulmaya yüz tutuyor. Tamamen unutuldu diyemeyiz belki ama işte o bütün türleri azalıyor ve günümüze gelmiyor bu yüzden. Bahçelerdeki zevk farklılığı yüzünden arada bir boşluk var dedim. Şimdi tekrar lalelerin bizim kültürümüzdeki önemini gördüğümüz için laleyi yeniden yetiştirmeye çalışıyoruz. Ama henüz o laleler yok ortada yani ona gelinememiş. Bugün gördüğümüz laleler bütün dünyada gördüğümüz lale çeşitleri, belki daha kolay yetişen laleler. Buna bağlıyorum ben bunun nedenini. Ama ne olursa olsun lale, ruhumuza neşe veren bir çiçek.

 

Beyaz lale saflık, mor lale soyluluk anlamına geliyor.

 

 


Prof. Dr. Gül İrepoğlu “Lale demek aşk demektir. Lalenin orijinal rengi kırmızıdır. Aşkın yakıcılığındadır.” diyor. Prof. Dr. Gül İrepoğlu, kitabında ayrıca lalelere farklı renklere göre verilen anlamları şöyle sıralıyor: Beyaz lale saflık ve masumiyet, mor lale soyluluk ve romantizm, sarı lale hem neşe hem de umutsuz aşk, siyah lale ulaşılmazlık ve ender bulunurluk, çizgili lale “güzel gözlerin var” anlamında kullanılıyor.

 

Araştırmalarınızı yaparken sizi en çok etkileyen laleler hangileri oldu?

 

Bunu seçmek gerçekten kolay değil ama belki bir-iki tane söyleyebilirim. Benim kişisel görüşümü istiyorsanız lalenin en çok yakıştığı malzeme çini. Hürrem Sultan Türbesi’ndeki laleler ve Edirne’de Selimiye Camii’ndeki laleler, içimi titreten laleler. Ama bir yandan da o hani ilk laleler, Anadolu Selçukluları’nın, günümüzde bir parçası kalmış, çininin devamı da yok ama bir pars ayağının dibinden serbestçe çıkan o lale galiba en sevdiğim lale.

 

Bilimsel araştırmalarınızın yanı sıra romanlarınız ve tasarım çalışmalarınız da var. Bu çalışmalarınızda lalenin yeri ve önemi nedir? Günümüzde laleyi hayatımızı zenginleştirmek için nasıl kullanabiliriz?

 

Laleyi ben her alanda kullanıyorum. İlk romanımın -ki şimdi altıncısı yayınlandı- ismi “Gölgemi Bıraktım Lale Bahçelerinde”, Lale Devri’nde geçen bir romandı. Birkaç yıl önce bir porselen firması bir Osmanlı serisinin danışmanlığını istemişti bizden, orada o porselenlerle kahve fincanlarında, yemek takımlarında laleyi birçok biçimiyle kullandık ama tamamen günümüzün yaşantısına uygun biçimde tasarımlardı onlar. Bir de benim sanat tarihinde çalıştığım bir diğer konu mücevher tarihi, biliyorsunuz “Osmanlı Saray Mücevheri” diye de bir kitabım var. İki yıldır Osmanlı esinli mücevher tasarımlarına danışmanlık yapıyorum, birlikte tasarlıyoruz mücevherleri ve burada da mutlaka lale motifini büyük bir sevinç ve memnuniyetle kullanıyorum.

 

Mücevhere çok güzel yakışıyor lale. Zaten eski mücevherlerde de örneğin sorguçlarda, broşlarda ve baş takılarında da lale kullanılmış. Elmasın biçimini lale biçimi gibi yontarak da kullanmışlar veya mineli işçilikle kullanmışlar. Bugün ben de onu günümüzün kullanımına taşımaya çalışıyorum. Öyle çok alanda kullanılabilir ki lale. Masanıza bir tek lale koyarak da bunun zevkini alabilirsiniz, çalışırken bir vazo laleyi yanınıza koyarak bunun keyfini sürebilirsiniz. Lale, çok incelikler barındıran bir çiçek ve hani gülün kokusu vardır, müthiş bir koku… Lalenin kokusu yoktur zannedilir ama öyle değil. Lalenin çok ince bir kokusu vardır ama onu algılayabilmek için, koklayabilmek için önce sizin onun önünde eğilmeniz gerekir.

 

İstanbul denilince ilk akla gelen çiçek lale. Lalenin yanı sıra kültür ve sanatımızda ön plana çıkan diğer çiçekler ya da ağaçlar hangileridir?

 

 

 

 

Şunu da unutmayalım, bizim kültürümüzde büyük bir çiçek sevgisi var. Büyük bir çiçek kültürümüz var. Yalnızca lale değil, bütün çiçekler baş tacı edilmiş. Örneğin; gül. Gül konusunda da bir araştırma yapmıştım. Özetle şunu gördüm; gül, bizim çiçeğimiz ama aynı zamanda dünyanın çiçeği. Lale ise bizim çiçeğimiz. Böyle bir fark var arada. Gül ile İstanbul ayrılamaz. Aynı şekilde İstanbul şiirlerinde de her zaman gül vardır, edebiyatta da hep gül vardır. Pek çok sanat dalında vardır.

 

Gülün şöyle bir özelliği var; gül yalnızca bir süs çiçeği değil aynı zamanda yenilen, içilen bir çiçek. Gül suyu, gül yağı, gül şerbeti, gül reçeli şeklinde… Topkapı Sarayı’nın hemen altında Gülhane bahçesi var biliyorsunuz. Gülhane bahçesi sarayın gül ihtiyacını karşılamak için yapılmış bir bahçe. O yetmemiş, Edirne’de de bir Gülhane yapılmış. O kadar çok gül tüketiliyor sarayda. Bir de gül, şifalı bir bitki. Baş ağrısından ruhsal bunalıma kadar iyi gelen bir çiçek. Onun için gülü de bu kültürün bir parçası olarak görmeliyiz.

 

Tabii hemen erguvan ağacından bahsetmemiz gerekir. Erguvan kadim bir ağaç, bu toprakların ağacı, bizden önceki kültürlerin de ağacı. Erguvan, renk olarak da zaten İstanbul’a çok yakışan bir renk.

 

Sümbül çok seviliyor. Anadolu’dan sümbüller getiriliyor İstanbul’a ekiliyor. Karanfil de aynı zamanda yenilebilen ama esas olarak o kokusuyla ve zarafetiyle büyüleyen bir çiçektir.

 

Hanımeli hep var burada, zambak var. Topkapı Sarayı’nda bulunan I. Ahmet’in Arifiye Tahtı bana göre Osmanlı mücevherinin en güzel örneğidir. Bağa üzerine sedef çiçekler vardır üzerinde. O çiçeklerin üzerinde de yakutlar, zümrütler, firuzeler vardır. Orada bütün bu saydığım çiçeklerin arasında hanımeli de vardır. 17. yüzyıl başı, ki 16. yüzyıl Osmanlısının o zirveye çıkmış bütün sanat dallarının bir özeti gibi 17. yüzyılın başı ve Sultanahmet Camii’nin mimarı Sedefkâr Mehmet Ağa’nın tasarladığı bir tahttır.  Müthiş oranlarıyla ve her şeyiyle… Ve işte onun üzerinde gonca güller, açmış güller, laleler ve hanımelini de görürüz. O da bir İstanbul çiçeğidir.

 

Bence mor salkım da İstanbul’la birlikte rengiyle, kokusuyla, zarafetiyle anmamız gereken bir çiçektir.

 

Röportaj: Doç. Dr. Özgü Yolcu 

KAYNAK: İstanbul Valiliği

 

Röportaj İstanbul'a moral ve motivasyon kaynağı oldu. İstanbul Valimiz Ali Yerlikaya, Prof. Dr. Gül İrepoğlu, Doç. Dr. Özgü Yolcu  ve İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesine teşekkür ederiz.  

 

 

HABER GALATA 


 

 

Deniz Kuvvetlerinin Amiral Gemisi TCG ANADOLU denize iniyor...

Türkiye’nin ilk Helikopterli Çıkarma Gemisi  TCG Anadolu, 4 Mayıs 2019 Cumartesi günü denize iniyor.

 

Türkiye’nin ilk Helikopterli Çıkarma Gemisi L400 bordo numarası taşıyacak olan TCG Anadolu gemisi 4 Mayıs 2019 Cumartesi günü denize inecek. C4Defence’in edindiği bilgilere göre gemi için şimdilik denize inme töreni planlanmadı. 

 

 

Geminin denize inmesi de bilinen kızaktan denize inmek şeklinde gerçekleşmeyecek. TCG Anadolu hâlihazırda bir kuru havuzda “Takarya” adı verilen takozlar üzerinde dengede duruyor. Geminin içinde bulunduğu kuru havuz suya batacak ve gemi denizle tanışacak. Ancak bu işlemden sonra TCG Anadolu tekrar kuru havuza alınacak. Gemi inşa edildikten sonra sistemlerin entegrasyonuna geçilecek. Bu sırada geminin ağırlık noktası değişecek. Geminin denize inmesi ile yeni ağırlık merkezine göre takozların yeniden yerleştirilmesi mümkün olacak.

 

Öte yandan geçtiğimiz günlerde gemide çıkan yangının programa hiçbir etkisi olmayacak. Edinilen bilgiye göre geminin planlanandan önce kuvvete teslim edilmesi için çalışmalar hızlandırıldı.

 

Sedef Tersanesinde inşa edilen geminin 2021’de Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda hizmete girmesi hedefleniyor. Çok Amaçlı Amfibi Hücum Gemisi olarak kullanılması planlanan TCG Anadolu, 1 amfibi taburunu normalde gerekli olan haberleşme, muharebe ve destek araçlarına ihtiyaç duymadan istenilen bölgeye çıkartabilecek.

 

Gemi tek başına önemli bir askeri gücü binlerce kilometre uzağa taşıyabilecek.

 

 

ÇOK MAKSATLI AMFİBİ HÜCUM GEMİSİ

 

Türk Deniz Kuvvetleri'nin amiral gemisi olarak nitelendirilen gemi 232 metre uzunluk, 32 metre genişliğe sahip.

 

 

58 metre yüksekliği bulunan Anadolu'nun bin 410 metrekare tank, konteyner gibi ağır araçlar için ağır yük garajı mevcut. Gemide ayrıca bin 165 metrekare gemi havuzu, bin 880 metrekare hafif yük garajı, 6 iniş alanı ile bir uçuş rampasına sahip 5 bin 440 metrekare uçuş güvertesi, 900 metrekare hangar yer alıyor.

 

Anadolu, ayrıca 6 adet F35, 4 adet Atak helikopteri, 8 adet orta yük nakliye helikopteri, 2 adet seahawk genel maksat helikopteri ve 2 adet insansız hava araçlık kapasiteye sahip bulunuyor.

 

TCG Anadolu, Türk Deniz Kuvvetleri'nin efsane gemisi Yavuz’dan bu yana en büyük savaş gemisi olacak. TCG Anadolu, Türk Deniz Kuvvetleri’ne Karadeniz ve Doğu Akdeniz’de eşi benzeri görülmemiş amfibi saldırı yeteneği sunacak. 

 

Türkiye’nin ilk Helikopterli Çıkarma Gemisi  TCG Anadolu, 4 Mayıs 2019 Cumartesi günü denize iniyor.

 

KAYNAK: C4 Defence - Video: MSB - AJANSLAR

 

HABER GALATA

 

Habercilerimiz sizler için çalışıyor onlara destek vermek için sosyal medya hesaplarımızı takip edebilirsiniz.

TERÖR ÖRGÜTLERİNİN KORKULU RÜYASI SABRİ UZUN GÖZALTINDA

E. Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun, gözaltına alındı. Sabri Uzun'un işlemleri Ankara Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlarla Şube Müdürlüğü'nde devam ediyor. Terör örgütlerinin korkulu rüyası E.İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun'un neden gözaltına alındığına dair resmi makamlardan bir açıklama yapılmadı. 

 

Basına yansıyan haberlerde Sabri Uzun'un gözaltına alındığına dair yapılan haberlerde çok ciddi bilgi kirliliği ve dezenformasyon olduğu görülüyor. Bazı medya organlarında terör örgütü suçlamasaıyla gözaltına alındığı yayılıyor ancak Sabri Uzun'un Organize Suçlarla Şube Müdürlüğü'nde olduğu biliniyor, yanıltıcı haberler buradan başlıyor. Terör suçları kapsamın da gözaltına alınması durumun da terör birimlerince gözaltına alınmış olurdu. Terör örgütleriyle amansız mücadelede bulunan Sabri Uzun'un gözaltına alınmasının nedenlerini kamuoyu sabırsızlıkla bekliyor.

 

Sosyal Medyadan gözaltı kararına tepkiler:

 

 

 

 

 

 

 

Emin Arslan ODATV'ye açıklamalarda bulundu. 

 
 

 

Emin Arslan ODATV'ye açıklamalarda bulundu. 

 

HABER GALATA

 

 

Kültür
Yurdum İnsanı: Bu kafe müşteri değil 'misafir' ağırlıyor


Eskişehir'in tarihi Odunpazarı bölgesindeki iki katlı binada faaliyet gösteren kafeye girmek isteyenler, ev ziyareti yapar gibi zile basıyor. Kapıyı ev sahibi gibi açan işletmeci de müşterilere "misafir" gibi davranıyor.

 

Masa sayısının 30 olduğu işletmede yer olmadığı takdirde gelenlere "Bugün müsait değiliz, başka zaman bekleriz." deniliyor.

 

"Serpme" yerine "seçme kahvaltı" adı verilen menü ile müşterilerin dilediğini yeme imkanı bulduğu işletmede, 3-63 liraya kahvaltı edilebiliyor. 

 

İşletmenin sahibi okul öncesi öğretmeni Emine Erdoğan (33),  yaptığı açıklamada, kendisi ve ailesi için oluşturduğu mekanı sonradan işletmeye çevirerek, "misafir" ağırlamaya başladığını söyledi.

 

Erdoğan, geniş bir aileye sahip olduğu için çocukluktan bu yana misafir ağırlamayı sevdiğini dile getirerek, "Hizmet etmek, insanları mutlu etmek zaten genlerimizde var. Dışarıdan gelen tanımadığımız, çoğu işletmenin 'müşteri', bizim ise 'misafir' dediğimiz kişiler gerçekten ortamı gördüğünde çok garipsiyor. Kendilerini evlerinde gibi hissediyorlar." dedi.

 

 


Zile basılması fikri benimdir


Kafeye gelenlerin zile basıp "Evde misiniz, gelebilir miyiz?" diye konuşmalarını çok sevdiğini anlatan Erdoğan, şöyle devam etti:

 

Zile basılması benim fikrimdir. Eşimden dolayı bir ayağım İstanbul'da, diğer ayağım Eskişehir'de. Sık sık gidip geldiğimiz için de aslında kafede rahat etmek istemiştik. Gelelim, dinlenelim, huzur bulalım diye.

 

Neden 'Müsait misiniz?' denilebilen bir yer olmasın diye düşündüm ve bunu gerçekleştirdim.

 

Burada misafirime hizmet eder gibi hizmet ediyorum zaten. Kışın soğuk olduğunda kendime ıhlamur demlemişsem, kimseye sormadan onlara da ikram ediyorum. Kafemize geldiyseniz, bir çay içip saatlerce oturabilirsiniz çünkü burada kendinizi evinizde gibi hissetmeniz öncelikli kural.

 

Erdoğan, işletmede kredi kartıyla ödeme yapılamadığının altını çizerek, "Siz evde kredi kartı kullanıyor musunuz? Burada da geçerli değil. Yer sofranızı kuruyoruz örneğin. Ailenizle gelip size ait bir odada kahvaltı edebiliyorsunuz. Sanırım kalabalık kentler, yoğunluklar beni biraz da bu işe yönlendirdi. Eski samimiyetleri, bir arada olmayı özlediğim için bu yola başvurdum." ifadelerini kullandı.

 

 

Kestaneni alıp gelebilirsin


Bahçe içine dizayn ettikleri kuzinede yaz kış çay demlediklerini aktaran Erdoğan, "Bizim kestanemizi beğenmemiş olabilirsin. O halde kestaneni alıp gelebilirsin. Yanında bir şeyler getirmene bozulmuyoruz. Aslında gerçekten olması gerekeni yapıyoruz. Elimize bir büyük bardak kahve tutuşturuyorlar.

 

Parasını da peşin alıyorlar, sonra da bir daha ilgilenmiyorlar. Buna çok bozuluyorum. İşletmemizde bazen misafirlerimiz 'Abla bir ayağımız yıkamadığın, sırtımıza minder koymadığın kaldı.' diyorlar. Bunu duymak bile çok güzel. Sonuçta çocuk yetiştiriyorum. Bir eğitimciyim. Geleceğe kültürümüzü, güzelliklerimizi bırakmak en önemli hedefim." değerlendirmesinde bulundu.

 

Kafeye kızı ile gelen 53 yaşındaki Abdil Keskiner ise ortamı çok sıcak bulduğunu aktararak, "Beş yıl önce yurt dışından Türkiye'ye kesin dönüş yaptım. Tarihi bir mahallede böyle bir kafe görmek çok güzel. Bize gerçekten misafirmişiz gibi davrandılar. Avrupa'da böyle samimi, ziline basılarak girilen kafeye hiç rastlamadım. Çalışanlar güler yüzlü ve samimi." diye konuştu.

 

 

25.'si düzenlenen İstanbul Caz Festivali başladı

 

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından bu yıl 25.'si düzenlenen İstanbul Caz Festivali'nin "25. Yılda Nesiller Boyu Türkiye Cazı" başlıklı açılış konseri Zorlu PSM Ana Tiyatro'da gerçekleştirildi.

 

Konserden önce, festivalin 2002 yılından bugüne caz üstadlarına verdiği Yaşam Boyu Başarı Ödülü, bu yılki sahiplerine takdim edildi.

 

Kontrbasçı Nezih Yeşilnil, piyanist ve yorumcu Şevket Uğurluer ve "Balarısı Ahmet" olarak bilinen ağız armonikası sanatçısı Ahmet Faik Şener, ödüllerini İKSV Genel Müdürü Görgün Taner'in elinden aldı.

 

Taner, törende yaptığı konuşmada, ilk yıldan bu yana çok güzel festivaller hazırladıklarını söyledi.

 

İstanbul Caz Festivali'nin uzun bir seyahat olduğunu belirten Taner, "25'ten sonra bu 50'ye kadar gidecek. İstanbul Caz Festvali'yle iki kuşak büyüdü, daha çok kuşaklar büyüyecek. bu müzikler, janrlar, disiplinler zenginleşecek, çok çeşitli gruplar gelecek." dedi.

 

Konserde Türkiye'deki caz tarihi anlatıldı


Taner, her yıl büyük bir özveriyle hazırladıkları festival kapsamında gençlere kapı açmaya devam edeceklerini sözlerine ekledi.

 

Festival Direktörü Pelin Opcin de caz müziğinin doğallığının, canlılığının ve kucaklayıcılığının festival tarafından içselleştirildiğini dile getirdi.

 

Farklı ülke ve geleneklerden gelen sanatçıların festival kapsamında sahne aldığını aktaran Opcin, "İzleyicileri cazın yeni ufuklarını keşfetmeye teşvik etmek, şehrin farklı mekanlarını cazla başka bir şekilde tecrübe etmemizi sağlamak, bu müziğin coşkusunu kentin belki hiçbir zaman akla gelmeyecek alanlarına taşımak gibi gayelerimiz oldu hep." diye konuştu.

 

Ödül töreninin ardından başlayan konserde ise festivalin 25 yılına ışık tutan, Türkiye caz sahnesinin en önemli solist ve toplulukları performans sergiledi.

 

Hülya Tunçağ ve Yekta Kopan'ın, yer yer Türkiye'deki caz tarihini anlattığı konserde sanatçılar, Kamil Özler şefliğindeki TRT Hafif Müzik ve Caz Orkestrası eşliğinde çeşitli yapıtlardan oluşan bir repertuvarı cazseverler için seslendirdi.

 

17 Temmuz'a kadar 50'nin üzerinde konser


Konserde Ali Perret, Ateş Tezer, Ayşe Gencer, Ayşegül Yeşilnil, Ayşe Tütüncü, Deniz Dündar, Emin Fındıkoğlu, Kerem Görsev, İlham Gencer, Neşet Ruacan, Nezih Yeşilnil, Nilüfer Verdi, Okay Temiz, Önder Focan, Sibel Köse, Şenova Ülker, Tuna Ötenel, Volkan Hürsever ve Yahya Dai gibi usta isimler sahne aldı.

 

 

Cazın farklı türlerinin sergilendiği konserin, ilerleyen yıllarda gelenekselleşecek özel projelere öncülük etmesi planlanıyor. 

 

25. İstanbul Caz Festivali'nde, 17 Temmuz'a kadar 27 mekanda, 250'yi aşkın yerli ve yabancı sanatçının ağırlanacağı 50'nin üzerinde konser gerçekleştirilecek.

 

Festivalde, Nick Cave, Robert Plant, Benjamin Clementine, Melody Gardot, Caro Emerald, Dave Holland, Zakir Hussain gibi efsane isimler ve "BADBADNOTGOOD", "R+R=Now", Avishai Cohen ve Omar Sosa gibi merakla beklenen güncel müzisyenler müzikseverlerle buluşacak.

 

 

HABER GALATA

Türk-İslam bilim insanlarını balmumu heykellerle tanıtıyorlar

Eskişehir'de Anadolu Üniversitesi Türk Dünyası Bilim Kültür ve Sanat Merkezi'nde Türk-İslam bilim dünyasından 40 kişinin balmumu heykeli sergileniyor.

 

Eskişehir'de "Farabi, Piri Reis, Mimar Sinan, İbn-i Sina, Ömer Hayyam" gibi Türk-İslam bilim dünyasından 40 kişinin balmumu heykelinin sergilendiği Anadolu Üniversitesi Türk Dünyası Bilim Kültür ve Sanat Merkezi, bilim adamları ve eserleri hakkında bilgi vererek, geçmişe kapı aralıyor.

 

 

Türk Dünyası Bilim Kültür ve Sanat Merkezi Müdürü Doç. Dr. Mehmet Topal, 15 bin metrekarelik kapalı alana sahip merkezin 5 bin metrekarelik alanının bilim dünyası, sergi ve fuaye alanı ile anfi tiyatrodan oluştuğunu belirti.

 

Topal, merkezin alt katında bulunan 10 bin metrekarelik bir alanında ise bilim, kültür ve sanat okulu, kütüphane ve musiki tarihi salonunun yer aldığını söyledi.

 

Merkezin tamamen bir kültür kompleksi olduğunu ifade eden Topal, şunları dedi:

 

"Merkezin üst katındaki bilim dünyasında 19. yüzyıl Osmanlı sivil mimarisi, Selçuklu dönemine ait eyvanlı medreseler üslubu, Anadolu taş mimarisi ve Osmanlı klasik dönemine uygun yapılmış dört farklı birimimiz var. Bu dört birimde Türk-İslam dünyamızın matematik, astronomi, tıp, fizik gibi alanlardan öne çıkmış bilim insanlarının balmumundan 40 heykeli bulunuyor.

 

 

Aralarında Farabi, Zehravi, Sabuncuoğlu Şerafettin, Piri Reis, Mimar Sinan, İbn-i Sina, Ömer Hayyam, Matrakçı Nasuh, Uluğ Bey gibi Türk-İslam dünyasının bilim insanlarının bulunduğu heykellerimiz Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Üyesi Mutluhan Taş ve ekibi tarafından hazırlandı.

 

 

Heykellerin sanatsal değerinin çok yüksek olduğunu söyleyen Topal, "Heykellerle Türk-İslam dünyasının medeniyet olma aşamalarını anlatıyoruz. Balmumu heykellerimizi canlı sananlar oluyor. Ziyaretçileri çok beğenip fotoğraf çektiriyor" dedi.

 

Her bilim insanı için belgesel hazırlandı

 

Birimlerde heykellerin yanı sıra çeşitli tanıtım özelliklerinin de bulunduğunu anlatan Topal, "Ziyaretçiler heykellerin yanı sıra Türk-İslam dönemi bilim adamlarımızın o dönemde kullandığı aletleri de görme imkanına kavuşuyor.

 

 

Heykellerimizin yanında birer televizyon var. Bu ekranlarda TRT stüdyolarında hazırlanmış bal mumu heykellerin ait olduğu bilim insanlarının bilgilerini içeren belgeseller bulunuyor. Bilgilendirme panolarının yanı sıra rehberlerimiz de Türk-İslam büyükleri hakkında bilgiler veriyor" şeklinde konuştu.

 

 

Topal, ücretsiz gezilebilen merkezi, kurulduğu günden bu yana 150 bin kişinin ziyaret ettiğini söyledi.

 

HABER GALATA

Gezginler Türkiye'nin güzelliklerini gökyüzünden keşfetti

 

Rallye Aero France Sportif Havacılık Rallisi kapsamında 18 uçakla Fransa'dan havalanan pilot ve 45 gezgin, Türkiye'nin önemli turizm merkezlerinden Kapadokya bölgesini ziyaret etti.

 

Fransa Cuers'da bir araya geldikten sonra yolculuğa bağlayan ve aralarında çeşitli ülkelerin yanı sıra Türkiye'den de katılımın olduğu Cessna tipi 18 uçaktan oluşan ralli ekibi, Slovenya, Hırvatistan, Sırbistan ve Bulgaristan üzerinden Türkiye'ye geldi.

 

 

Üç gün İstanbul'da konaklayan ekip Kapadokya bölgesinin doğal ve kültürel zenginliklerini yakından görmek için Kapadokya Tuzköy Havalimanı'na iniş yaptı.

 

Burada, havalimanı yetkilileri gezginleri karşıladı. Daha sonra gezginler uçaklarını görevlilerin yardımıyla kendileri için ayrılan alana park etti. Daha sonra tur otobüsü ile Göreme beldesine geçen heyet, Paşabağı mevkisi ve Derbent vadisinde peribacaları arasında gezinti yaptı.

 

Türkiye'ye ilk seyahat

 

Rallye Aero France Koordinatörü Jean Michel Collineau, 1995 yılından beri her yıl bir araya gelen pilotlarla farklı ülkelere seyahat düzenlediklerini, Türkiye'ye yönelik seyahatin ilk kez organize edildiğini söyledi.

 

Havacılık rallisinin gönüllü gezginler ile gerçekleştirilen bir organizasyon olduğunu belirten Collineau, programın pilotların başka ülkelerdeki uçuş meraklıları ile tanışmasını sağlandığını vurguladı:

 

23 yıldır sürdürdüğümüz havacılık rallisi ile pilotları bulundukları yerden dışarıya seyahat etmelerini sağlıyoruz. Diğer ülkelerdeki pilot ve uçma meraklıları ile tanıştırıyoruz. Ülkelerin politik, ekonomik, çevresel gündem ve durumlarını takip etmek amacıyla seyahatler düzenliyoruz.

 

 

Güzergahın bu yıl Türkiye ve Gürcistan olarak belirlendiğini anlatan Collineau, İstanbul'u ve Kapadokya'yı ilk kez gördüğünü ve hayran kaldığını belirterek, şöyle konuştu:

 

Bu yıl Türkiye ve Gürcistan ziyareti planladık. Bu organizasyonun Türkiye'ye ilk seyahati gerçekleşmiş oldu. İstanbul ve Kapadokya çok güzel. Her ikisini de ilk kez gördüm. İstanbul'dan buraya kadar olan uçuşta da havadan tarımsal alanlar ve diğer yerler çok güzel görünüyor. Türkiye çok güzel bir ülke.

 

İstanbul Boğazı ve Kapadokya'yı görmek istediler

 

Türk pilot Turgut Kulaçoğlu ise uçaklarıyla farklı ülkelere seyahat etmelerine imkan sağlayan organizasyonda yer almaktan dolayı mutluluk duyduğunu söyledi.

 

Organizasyonun Türkiye ayağındaki ikinci durak olan Kapadokya’nın doğal yapısının kendilerini ve konukları etkilendiğini belirten Kulaçoğlu, Konuklarımız Türkiye'de olmaktan büyük keyif alıyorlar.

 

Gelmeden önce Türkiye'yi araştırmışlar, havadan görmek istedikleri iki yer vardı İstanbul Boğazı ve Kapadokya. Gökyüzünden iki manzarayı da görme imkanları oldu, çok beğendiler. Daha önce fotoğraflarını gördükleri yerlerde geziyor olmaktan dolayı çok mutlular" dedi.


Heyetin Türkiye'deki gezisinde rehberlik yapan Levent Kınır, 18 Haziran'da başlayan yolculuğun Türkiye'den sonra yapılacak Gürcistan seyahati ile devam edeceğini ve daha sonra başlangıç noktasına dönüş için yola çıkılacağını vurguladı.

 

İki gün süreyle bölgedeki farklı turistik merkezleri ziyaret edecek konuklar, daha sonra Gürcistan'ın Batum şehrine ulaşmak üzere yeniden uçaklarıyla gökyüzüne yükselecek.

 

 

HABER GALATA

Kadıköy Sahaf Günleri başladı

 

Kadıköy Belediyesi ve Beyoğlu Sahaflar Derneği iş birliğiyle yapılan Kadıköy 1. Sahaf Günleri, kitapseverlerle buluştu.

 

Sanatçılar Sokağı olarak bilinen Ali Suavi Sokak'ta başlayan etkinlikte, nadir bulunan kitap, dergi ve plaklar, eski belge, evrak ve haritalar, Osmanlıca kitap ve mecmualar, imzalı, birinci baskı kitaplar ve her bütçeye uygun ikinci el kitaplar satışa sunuldu.

 

Beyoğlu Sahaflar Derneği Başkanı ve Hermes Sahaf'ın sahibi Ümit Nar, Ankara ve İstanbul'dan 42 sahafın etkinliğe katıldığını söyledi.

 

Etkinlik 9 gün sürecek

 

Etkinliğin, bayramın son günü de dahil 9 gün açık kalacağını belirten ümit Nar, her gün 10.00-22.00 arasında ziyaret edilebileceğini ifade etti.

 

Ümit Nar, internet ile çeşitli diğer etkenler dolayısıyla kitap satışlarının düştüğüne işaret ederek, "Yaz döneminde kitap satışları hepten zayıflıyor. Bunları biraz engelleyebilmek ya da göğüsleyebilmek için bu tip etkinlikleri yapıyoruz. Yayınevleri de aynı kaygıdadır eminim. Bu tür, dışarı çıktığımız etkinlikler, bizim için nefes aldığımız alanlar oluyor" dedi.

 

Bu işi hakkıyla yapmalı ve iyi okumalısınız

 

10 yıldır sahaflık yaptığını dile getiren Nar, şunları anlattı:

 

Ben de iyi bir okurum. Zaten hep de bunu savunuyorum. İyi bir sahafın öncelikle çok iyi bir okur olması gerekiyor. Çünkü buraya gelen insanların bir kitabevine giden insanlardan edebiyat okuru anlamında bir farkı var. 

 

Bizim okur kitlemizin içinde ağırlıklı olarak üniversitede ödev hazırlayandan yüksek lisans ve doktora yapanlara kadar geniş bir yelpaze söz konusu. Dolayısıyla bu insanlara hakkıyla hitap edebilmek için bu işi hakkıyla yapmalı ve iyi okumalısınız. İyi bir okur olmak ilk şart.

 

Nar, sahaflarda son derece değerli kitapların da bulunabileceğinin altını çizerek, "Bu aralar benim elimde yaklaşık 200 yıllık Platon'un Diyaloglar'ının bir kısmı var. Almanya'da, Yunanca basılmış. Dip notları da Latince. Güzel bir kitap. Elimdeki en kıymetli ve en eski kitaplardan biri" dedi.

 

Sahafın Osmanlıca bilmesi gerekiyor

 

İngilizce ve Osmanlıca bildiğini dile getiren Nar, şunları söyledi:

 

Sahafın Osmanlıca bilmesi zaten gerekiyor. Aldığı kitabın ne olduğunu bilmesi için yabancı dillere hakimiyetinin de az çok olması gerekiyor. Bir de bizim toprağımızda yaşayan halkların dillerini bilmek gerek. Karamanlıca diye özel bir alfabe var. Niğde civarında yaşayan Hristiyan Türklerin yazdığı kitaplar var. 

 

Karşınıza geldiğinde bunların ne olduğunu az çok anlayabilmeniz için okuyamasanız bile azıcık bilmeniz gerekiyor. Karamanlıcayı ben az çok okuyabiliyorum. Latince için de bir niyetim var çünkü gerekiyor. Gelen kitabın dilini fark etmeniz gerekiyor. Kiril alfabesi mi yoksa Arap Alfabesi midir? Arap alfabesiyse Farsça mı yoksa Osmanlıca mıdır? Bunu anlayabilmeniz gerekiyor.

 

Sahte eser satmaya çalışanlar var

 

Ümit Nar, bazen sahte eserleri satmaya çalışan kişilerle de karşılaştıklarına dikkat çekerek, "Mesela 3 bin yıllık dini bir kitap var diye insanlar zaman zaman geliyor. Ama bunlarla muhatap olmuyoruz çünkü her şeyden önce yapılan yanlış ve yasal olarak suç. Bir de muhtemelen sahte olması çok mümkün. Her halükarda ustalarımıza danışıyoruz" değerlendirmesini yaptı.

 

3 sergi ziyaret edilebilecek

 

Edebiyat, tarih, kültür söyleşileri ile sergilere de ev sahipliği yapan etkinlikte ayrıca "Osmanlı'dan Günümüze Kitapçı Etiketleri ve Exlibrisler", "Nazım Hikmet 116 Yaşında: Kendi Eliyle İlk Baskı Kitapları", "Ali Suavi ve Jön Türkler" adlı 3 sergi ziyaret edilebilecek.

 

Kadıköy Belediye Başkanı Aykurt Nuhoğlu'nun da ziyaret ettiği etkinlik, 17 Haziran'a kadar açık olacak.

 

AA

39 Müze ''Müzeler Günü''nde gece 23.00’e kadar açık olacak

 

Kültür ve Turizm Bakanı Numan Kurtulmuş Müzeler Günü nedeniyle açıklamalarda bulundu. Bakan Kurtulmuş,  “Türkiye en erken dönemlerden günümüze değin bu topraklarda var olan sayısız uygarlıkla yoğrulmuş binlerce yıllık tarihin anavatanıdır. Müzelerimiz bu tarihin kültürel hafızasını nesilden nesile aktaran en önemli kurumlardır.”

 

Her yıl olduğu gibi bu yıl da 18 Mayıs Müzeler Günü'nde Türkiye'nin birçok yerinde müzeler geceye kadar açık olacak. 

 

Kültür ve Turizm Bakanı Numan Kurtulmuş, 18 Mayıs Uluslararası Müzeler Günü dolayısıyla bir mesaj yayımladı. 

 

Bakan Numan Kurtulmuş, mesajında Türkiye’nin en erken dönemlerden günümüze değin bu topraklarda var olan sayısız uygarlıkla yoğrulmuş binlerce yıllık tarihin anavatanı olduğunu, müzelerin de bu tarihin kültürel hafızasını nesilden nesile aktaran en önemli kurumlar olduğunu vurguladı.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı 198 müze, 125 türbe ve 139 ören yeri ve yine Bakanlık denetiminde faaliyet gösteren 240 özel müzenin gelişim sürecini hızlandırmak ve modern sunum teknikleri kullanılarak yeniden düzenlenmek üzere bakım, onarım ve teşhir-tanzim işlemlerinin sürdüğünü aktaran Bakan Numan Kurtulmuş, şu ifadeleri kullandı:

 

Türkiye en erken dönemlerden günümüze değin bu topraklarda var olan sayısız uygarlıkla yoğrulmuş binlerce yıllık tarihin anavatanıdır. Müzelerimiz bu tarihin kültürel hafızasını nesilden nesile aktaran en önemli kurumlardır. Bakanlığımızca çağdaş müzecilik hizmetini sunmak üzere tasarlanan ve yaşayan müze tanımına uygun yeni müzelerin inşası için de çalışmalar yoğun bir şekilde devam etmektedir.

 

Gün vesilesiyle bu topraklara ait kültür varlıklarının evlerine dönmesi için uluslararası hukuk ve diplomasi çerçevesinde her türlü gayreti göstereceğimizi bir kez daha vurgulamak isterim. Çabamız yalnızca ülkemiz adına değil dünya geleceği adınadır.

 

Bu topraklardaki dünya mirasının korunması ve sağlıklı şekilde geleceğe taşınmasında ülkemize ve tüm insanlığa hizmette bulunan müze çalışanlarının ve bu alanda emeği geçen herkesin 'Müzeler Günü'nü en içten dileklerimle kutluyorum.

 

Müzeler Gecesi Etkinliği

 

Kültür varlıklarının tanıtılması, eserlerin korunması ve sağlıklı şekilde gelecek kuşaklara aktarılabilmesi konusunda bilinçli bir kamuoyu oluşturulması amacıyla her yıl 18-24 Mayıs tarihleri arasında kutlanan Müzeler Haftası bu yıl da dopdolu geçecek.

 

Konferansların, müze gezilerinin, atölye çalışmalarının düzenleneceği haftada ayrıca 18 Mayıs Cuma günü ‘Müzeler Gecesi’ etkinliği gerçekleştirilecek. Etkinlikle birçok müze gece 23.00’e kadar açık olacak ve normal kapanış saati sonrasında da ücretsiz gezilebilecek.

 

Müzeler Gecesi etkinliğinin gerçekleştirileceği müzelerin listesi, şöyle:


1- Adana Müzesi
2- Amasya Müzesi
3- Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi
4- Ankara Etnografya Müzesi
5- Antalya Müzesi
6- Alanya Müzesi
7- Side Müzesi
8- Demre Likya Uygarlıkları Müzesi
9- Aydın Müzesi
10- Burdur Müzesi
11- Bartın Amasra Müzesi
12- Çorum Müzesi
13- Edirne Müzesi
14- Edirne Türk-İslam Eserleri Müzesi
15- Eskişehir Eti Arkeoloji Müzesi
16- Gaziantep Arkeoloji Müzesi
17- Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi
18- Hatay Arkeoloji Müzesi
19- İstanbul Arkeoloji Müzeleri
20- İstanbul Ayasofya Müzesi
21- İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi
22- İzmir Arkeoloji Müzesi
23- İzmir Atatürk Müzesi
24- İzmir Efes Müzesi
25- İzmir Ödemiş Müzesi
26- Kahramanmaraş Müzesi
27- Kastamonu Müzesi
28- Kocaeli Müzesi
29- Konya Mevlana Müzesi
30- Konya Karatay Çini Eserler Müzesi
31- Mardin Müzesi
32 -Mersin Müzesi
33- Muğla Fethiye Müzesi
34- Muğla Marmaris Müzesi
35- Niğde Müzesi
36- Sivas Müzesi
37- Sinop Müzesi
38- Şanlıurfa Müzesi
39- Şanlıurfa Haleplibahçe Mozaik Müzesi

 

HABER GALATA

Sayfalar
Anketler
Turizm'de sorunlarımız nelerdir?